Varlık özden önce mi gelir? Yoksa özümüz Tanrı tarafından çoktan bize verilmiş midir? Tüm yaşamımız bu özü aramakla mı geçer? Arasak bulur muyuz?
Tasavvuf “Hakikat aramakla bulunmaz lâkin bulanlar hep arayanlardır.” der.
Öze doğru çıkılan bu keşif ise mutlaka ama mutlaka yalnızdır. Yolculuğun adı yalnızlıktır.

Özgürlük Esaretindir
“(İnsan)Özgürdür, çünkü yeryüzüne geldi mi, dünyaya atıldı mı bir kez, artık bütün yaptıklarından sorumludur.”
Jean-Paul Sartre
‘Dünyaya fırlatılmış insan’, Sartre’ın insanı, Tanrısız ve yapayalnız; tamamen özgür ama anlamsız. Bu anlamsız hayatın içinde kendi anlamını yaratmaktan meshul. Çünkü Sartre’a ve tüm varoluşçulara göre ‘varlık özden önce gelir.’ Ne demek peki bu? İnsan dünyaya geldiğinde bir özü yoktur, yaşayarak kendi özünü bulur. Felsefede varoluş terimini kullanan ilk filozof Søren Kierkegaard, varolmak birey olmaktır der. Fakat bu olmuş bitmiş bir şey değildir. Daimi bir çaba gerektirir. Sürekli değişim içinde olan insan varoluşu bir kalıba girmez. İnsan devamlı bir oluş halindedir, tamamlanmaz. (İnsan olan değil, olmakta olandır.) Böylece insan varoluşunu anlayamaz. Varoluş bireyseldir. İnsan seçimleriyle kendi varoluşunu yaratır. Sartre gibi Kierkegaard da varlık özden önce geliri savunur. Bu anlamda varlık yolculuğu yalnız ve özneldir. Fakat Sartre’dan farklı olarak Kierkegaard’ın insanı terkedilmiş/yapayalnız değildir. Tanrı’nın varlığı, inancı insanın kurtuluşudur. Kendini gerçekleştirmek isteyen insan varlığını Tanrı’ya teslim etmelidir. Kaygılı ve korkulu durumdan ancak Tanrı ile kurtulabilir.
Sartre ‘varoluş kendini saklar’ diyerek, varoluşun asla tamamıyla anlaşılamayacağını, varoluşu düşündüğümüzde dahi boşlukla karşılaştığımızı söyler. Hegel’in varlık-yokluk diyalektiği burada da bize selam verir. Sartre Kierkegaard’ın aksine Tanrı’ya inanmaz, ateisttir. Bu yüzden Sartre’ın insanı yapayalnızdır, terk edilmiştir. Yaratılmamış insan (doğal) yapısı nedeniyle kaderden yoksundur, özgürdür. Bu özgürlük zorunluluktur. Sığındığı bir Tanrı, din, inanç, geçmiş, toplum, gelecek gibi hiçbir anlam kapısı kalmayan insan için varoluş saçma bir hal almıştır artık, her şey anlamsızdır. Özgürlük kaygı ve bulantıyla birlikte gelir. Daimi bulantı insanın içinde hiç sönmez bir kor gibi, özü sarar ve belki de tüketir.
İnsan Yapılması Gereken Seçimdir
Ne yapacak peki insan? Tanrısız ve anlamsız? Elbette kendi özünü (anlamını) yaratacak, tüm eylemlerinin sorumluluğunu da üzerine alarak. Kendini var etmek insanın sorumluluğundadır, der Sartre. “İnsan, yapılması gereken bir seçimdir.” Fakat insan sade kendisinden değil, eylemleriyle tüm insanlıktan sorumludur diye de ekler. Çünkü Sartre’a göre insan kendini var ederken, insanlığı da var eder ve “insan kendini nasıl yaparsa öyledir”. Böylece tüm insanlık da kişinin kendisi gibidir.
“Özgürlük verimli ve uyarıcı bir sözcüktür. Bir şeye karşı koyuyorsak onun verdiği coşkuyla koyuyoruz. Öyleyse, kağıtları açalım artık: hayat umutsuzluğun öbür yanında başlar.”
Jean-Paul Sartre
Sartre’ın insanı, dünyaya fırlatılmış insan, her zaman her durumda yapayalnızdır ve kendi başına var olmak zorundadır. Kim olduğunu seçmek insanın sorumluluğundadır. Her eylemi ile tüm insanlığı temsil etmez yalnızca, etkiler de. Kierkegaard için de öz varlıktan sonra gelir. Fakat O üç aşamalı bir ‘oluş’ tasavvur eder. Bu aşamaların sonunda insan mutlaka kendini Tanrı’ya adamalıdır. Böylece özgürlüğün yarattığı anlamsızlıktan kurtulacaktır. Hem Sartre’da hem Kierkegaard felsefesinde insan yalnızdır.
Dünyaya fırlatıldığım ilk otuz sene içinde Tanrısız ve yalnızdım. Yapayalnız. Varoluşumun anlamını arayıp, eylemlerimle özümü inşa etmeye çalışırken iyice anlamsızlaştım. Çünkü Sartre haklıydı. Hem vardım, hem yok. Varlık ve yokluğu bir araya koymaya çalıştıkça, iyice yok oluyordum, yokluğum varlık kazanıyordu. İçimde geçmek bilmez bir bulantı, ne metpamid ne kudret narı, faydasızdı. Dünyaya yabancıydım. Özgürlüğüme hapsolmuştum. Tüm bağlarımdan kopmuş, ve kendi tasarladığım bir dünyanın ortasında kendimden başka bir şey ne aramış ne de bulmuştum. Yığınların arasında bir yabancıydım. Tıpkı bir sabah uyanıp okula gitmekten vazgeçen ‘uyuyan adam’ gibi ben de, uzun uzun hiçliğin ortasında kendi varlığımı yok etme çabasıyla, özgürlükle yoğrulmuştum.
Hepimiz Koyun Daseinız
Aydınlama çağı, metropollerin inşası, sanayi devrimi, modernleşme süreci ve en sonunda hakikat-sonrası: yığınlar arasında kaybolan, anonimleşen insan; sürüde bir koyun-dur artık. Fakat bu koyun ait olduğu otlakta gezmez, kentin kanalizasyon kokan sokaklarında doğasından çok uzaktadır. Teknolojinin esir aldığı, modernleştikçe ilkel duygularına uzaklaşan ‘düşünen bir koyun’dur. Descartes’in insanı, düşünür, düşünür, düşünür. Zihni içinde, dünya dışında. Dünyaya fırlatılmış insan için ne geçmiş vardır artık, ne yarın; koyun-insan yabancıdır.

Dünyaya fırlatılmış insan sadece var olan değil, kendini varlığının bilincinde olan tek varlıktır der Alman filozof Martin Heidegger. Dasein diye adlandırdığı bu varlığın temel özelliğinin ise “dünya içinde olmak” olduğunu savunur. Dasein, yani insan dünyanın içinde ve dünya ile vardır. Dasein kendi varlığını keşfeder, anlamlandırır ve gerçek varoluşunu inşa eder, zamanla. Zaman, Heidegger’in varlığı ‘dasein’ için önemli bir unsurdur. Çünkü dasein zaman içinde sürekli olarak kendini tasarlar; geçmiş, bugün ve gelecek varoluşun tümünü etkiler. Fakat düşünen koyun uzaktadır artık evinden, çayırları terk etmiş gökdelenlere erişmiştir. Topraktan uzaklaşıp göğe yaklaştıkça, özü ve özgünlüğü de kaybolur. Üstelik artık zaman doğal akışında akmaz insan için. Binlerce yıl öncesiyle dün ve bugün şimdi şu an bir aradır, bir ekrana sıkışmıştır ve dasein denilen insan her zamankinden daha yalnızdır. O sonunda Instagram Dasein’ıdır.
Algoritma içinde bir veridir artık dünyaya fırlatılmış insan, güvenli sanal banka kartları kullanır. Kişiselleşmiş kimlikleri, kim olduğunu kendinden daha iyi bilen şirketleri ve nihayetinde personalarını bölüp tüketen dünleri ve yarınları vardır. Zaman, Heideger’in insanının inşasında en önemli faktörlerden biri olan zaman artık -bugün- anın bütünlüğünü parçalara bölerek, insanın çağlarca alışkın olduğu yekpare bir akıştan, olan, olmakta olan ve olacak olanın aynı anda olduğu, bütünlüklü bir bölünmüşlük ziyafetinde insanı şimdiye aç bırakır.
şimdinin zamanından bir kesit:
Benim olmayan bir anın hatırasını izliyorum, benimmiş gibi duran ama benim olmayan bir anımda. Aynı anda; bir serçe yeni dökülmüş asfalttaki su birikintisine yöneliyor, bir araç önünde ağır hareket eden başka bir aracı çok sesli uyarıyor, bir kadın iki fincan çay istiyor, ördeğe benzeyen bir bulut gökdelenin tepesinden geçiyor; bir ördek suların arasından sekiyor, mantis tutmuş bir el çimlerin üzerinde duruyor, bir latte bir kitap ile okunmayı bekliyor, bir kadın oldukça pahalı spor taytıyla yoga yapıyor, lazer ışıklarıyla rengarenk bir gece kulübü, insanlar eğleniyor, makarna sipariş ediliyor, el yapımı bir kolye bir ağaca asılıyor, Kafka böceğe dönüşmesinin böcekle hiçbir ilgisi olmayacağını söylüyor, bir kadın saçları nedeniyle öldürülüyor, bir kedi yuvarlak gözleriyle yaş mama istiyor, bir kuş uçuyor ve sempatik bir animasyon kendimizi sevmemiz gerektiğini hatırlatıyor, termik santraller nedeniyle kuruyan derelerde artık ördek yüzmüyor, dijital çağda demokrasi mücadelesi bir yerlerde yeniden başlıyor.
Gece ve gündüz ve gece ve yine gündüz, saatsiz, ışıksız, onlarca mekan, aynı anda gözümde! Burada ama değil. Şimdi ama aslında dündü. İlkel beynimize cinnet ziyafeti! Parçalanıyoruz. Paramparça parçalardan yeni cinnetler, kimlikler, tanımlar ve hatıralar çoğaltıyoruz. Diablo oyununda pofidik zombilerin öldürülünce parçalarından doğan sürüngenler gibi. Neyin ne zaman olduğunu hatırlamak mı? Kötü bir şaka olmalı.

Tüm Hayatımızı Çocukluğumuz Yönetiyor
Varlığına ait olmayan her ‘an’ın hatırasını, kendisiymiş gibi yaşayan insan, artık her zamankinden daha da yalnızdır. Çünkü bu dünya ona hem tanıdık hem de yabancıdır. Jean Baudrillard‘ın simülasyon teorisinde savunduğu gibi artık dünya doğal gerçekliğinden kopmuştur, sanaldır. Hakikat, gerçekliğin temsiliyle sınırlanmış ve gerçeğin gölgesi hakikatin yerini almıştır. Doğal dünyasından kopan, gerçeklik yerine temsiliyle muhatap olan, teknolojinin nimetlerinden faydalandıkça standartlaşan insan, hem özgünlüğünü kaybetmiştir hem de özgürlüğünü. Üstelik yalnızlığı bile artık ‘gerçek bir yalnızlık’ değildir.
Engin Geçtan İnsan Olmak kitabının “yalnızlık” bölümüne “Her şeyden önce, yalnızlık öylesine acı veren ve ürkütücü bir duygudur ki, İnsanlar bu duyguyla yüzleşmemek için her türlü çabayı gösterirler.” diyerek başlar. Psikiyatristlerin bile konuya gereğince ilgi göstermediklerini söyleyerek devam eder. Her insanın kendine özgü karmaşık bir yapısı olduğunu, bunun bireyleşme denilen gelişim süreci sonucunda oluştuğunu belirtir. ‘Her bir insanın bireyleşmesi de aynı oranda olmaz” der. Toplum normlarını herhangi bir değerlendirmeden geçirmeden olduğu gibi kabul eden birinin yeterince bireyselleşmediğini ama yine de toplum tarafından kabul edilmenin birey olmak için önemli olduğunu söyler. Eğer kişi toplum tarafından kabul ediliyorsa, suçluluk ve yalnızlık duygularını yaşamaz, der. Ve ardından birey olabilmek için çocukluğun erken dönemlerinden itibaren bakıcı ile kurduğu ilişkinin önemini açıkça ortaya serer.
Narsisist misin?
Dünyaya gözümüzü açtığımız ilk andan itibaren, kendi benliğimizi inşa ettiğimiz ya da başkasına muhtaç olmadan öz bakımımızı sağlayabildiğimiz döneme kadar, bakıcımız (anne ya da başkası) tarafından ne alırsak, gelecekteki ilişkilerimize de onu aktarırız. Geçtan, erken dönemdeki insan yavrusunun bakıcısıyla kurduğu ‘kaygılı, sorunlu, fazla korumacı vs’ gibi ‘sorunlu’ ilişkinin, kişinin hem yalnızlıktaki hem de birebir ilişkilerdeki tutumunun kaynağı olduğunu söyler.
Çocukta ‘ben’ kavramının gelişebilmesi için yaşamın erken dönemlerinden itibaren ‘dengeli’ bir ilişki kurulması gerektiğinin altını çizer. Çünkü “Birlikte olduğu insanı vaktiyle anne ya da babasının kendisini «sevmiş olduğu biçimde» sever” der. Eğer çocukta sağlıklı bir ‘ben’ kavramı gelişmezse ‘o’ ve ‘onlar’ kavramlarınında da gelişmeyeceğini söyler. Ne demek bu? O ve onlar yani? Selim Işık’ın Onlar’ı mı? Hem evet, hem hayır. Kişi ben’i inşa edemediği gibi ‘onlar’ı da ‘ben’in bir uzantısı olarak görür: Türkçe meaili ile diğerlerini de kendine ait ihtiyaçları olabilen varlıklar olarak düşünmez. Dünyaya yalnızca ‘ben’ penceresinden bakan kişinin maalesef narsisist birey olmaktan başka alternatifi de kalmaz.
“‘Ben’ ve ‘ben’ ilişkisi maskelenmiş bir yalnızlığın anlatımıdır ve narsisizim sözcüğü ile anlatılır.”
Engin Geçtan
Geçtan, narsisizm (bencillik, alıcılık vs) gibi kişilik durumlarında, bireyin ilişkide olduğu insanlar içinde ve hatta o insanlara rağmen kalıcı bir yalnızlığı yaşadığını söyler. Çünkü ikili ilişkilerin devamlılığının sağlanabilmesi için gereken ‘işbirliği’ narsisist tarafından gerçekleştirelemez. Nasıl gerçekleştirilsin ki? Narsisist ‘ben’ penceresinden başka bir manzara bilmez ve karşısındakinin penceresinden bakabilmek için çaba göstermez. Tam da bu nedenle narsisitlerin genelde kendileri gibi insanlarla beraber olduğunu söyler Geçtan. Çünkü bireyleşmiş insanın böyle bir ilişkiyi sürdürmesinin imkansız olduğunu hatırlatır. Benzer bir söylemi Youtube’da İnsan Halleri kanalında dile getirir Psikiyatrist Dr. Gülcan Özer.
“Döllenmiş yumurtanın bir insan yavrusuna dönüşmesinde olduğu gibi, psikolojik yönden de birey, yaşamına ayrımlaşmamış bir bütün olarak başlar.”
Engin Geçtan
Kendi Başına Olma Kapasitesi
Engin Geçtan’ın da bahsettiği çocukken inşa edilmesi gereken şey Psikanalist Donald W. Winnicott teorisi olan ‘kendi başına olma kapasitesi’dir. Winnicott’a göre çocukluğunun erken dönemlerinden itibaren kişi kendi başına kalmayı olumsuz bir deneyim olarak yaşamazsa, yalnızlık yıkıcı bir deneyim olmaktan çıkar ve ‘yaratıcı’ bir deneyime dönüşür. Bu kapasite ilk çocukluk çağlarından itibaren bakım verenin davranışlarıyla belirlenir. Eğer bakıcı çocuğa yalnızlık dönemlerinde saygı duyup, müdahale etmiyorsa çocuk yalnız kalma kapasitesi edinebilir. Fakat eğer ki bakıcı sürekli karışan, çocuğa müdahale eden, aşırı korumacı tutum sergilerse çocuk yalnız kalmaktan korkan ya da tamamen yalnızlığa gömülen bir birey haline gelir.

Yalnızlığın Klinik Boyutları
Hanife Kahraman Klinik Bir Olgu Olarak Yalnızlık: Yalnızlık ve Psikolojik Bozukluklar isimli makalesinde Winnicot’un bu söyleminin ‘bağlanma kuramına’ ve ‘nesne ilişkileri kuramına’ da temel oluşturduğundan bahseder. (Bağlanma kuramını Hitler’in Bağlanma Sorunu ve Know You Are Loved yazımda uzun uzun anlatmıştım, merak edenler bakabilir.) Aynı makalede Kahraman çocuğun bakıcısı tarafından ihtiyaçlarının ‘derhal’ karışlanmasının ‘hatırlamada süreklilik’ sağlanabilmesi için oldukça elzem olduğunun altını çizer. Nedir bu ‘hatırlamada süreklilik’? Çocuğun bakım veren yanında olmadığında da bakım vereni hatırlaması ve içsel bir şekilde canlandırabilmesi demektir. Bebekliğin ilk 16-18 ayına kadar, hatırlamada süreklilik sağlanırsa, çocuk yalnız kaldığında bu yalnızlık onun için ‘tehlikeli’ değil, yaratıcı bir sürece döner. Özetle: Annem gitti ama dönecek, yalnız kaldığım şu birkaç dakikada hangi sandığı kurcalasam, nereyi keşfetsem? Ya da annem gitti acaba dönecek mi? Karnım şimdiden acıktı beni kim besleyecek? Anne memem nerede? Inga…
Eğer ki hatırlamada süreklilik sağlanamaz ve çocuk yalnızlık deneyimini tehlikeli olarak kodlarsa, yetişkinlikte bu durum kişilik bozuklukları şeklinde ortaya çıkabilir. Güçlü bir yalnızlık duygusuyla birlikte ortaya çıkan kişilik bozukluklarının yıkıcı etkilerini ve yalnızlığa ilişkin deneyimlerini Kahraman’ın ilgili makalesinden okuyabilirsiniz. Benim empat yüreğimin vakaları okurken sıkıştığını ve bir miktar gözlerimin yaşlandığını belirterek, duygusal olanların dikkatli olması gerektiği uyarısını yapmalıyım.
Cemaatin Cemaati İnsan
Modern insanın kalabalıklar içindeki yalnızlığı, post-modern insanın yalnızlık içindeki kalabalığına dönüşür. Çılgın kalabalıklardan uzak kalmak için sığındığımız evimizde, çılgın kalabalıkların sesleri bir türlü susmaz, artık hiçbir zaman yalnız değilizdir. Kişi korktuğu yalnızlıktan kaçınmak için daha fazla sese, hatta gürültüye ihtiyaç duyar. Avuç içi kadar bir ekranın gerçekliği büken yansımasından, binlerce yüzün yüzüne bakmasını ve onu görmemesini izler. Yalnız kaldığı tüm saatlerde, yalnızlığını unutturan sosyal ilişkiler kurar, sosyal medya aracılığıyla. Ahmed Arif’in ‘yine bir cehennem var yastığımda, dön artık’ dediği soğuk yalnızlık saatlerinde bile uykuya bulaşır kalabalık, yatağa sızar. Zygmunt Bauman, bireyci çağımızın büyük korkusunun yalnızlık, terk edilmişlik olduğunu söylerken haklıdır.
“Kimlik doğduğun bir şey olmaktan çıktı ve bir göreve dönüştü: Kendi cemaatini kendin oluşturmak zorundasın. Ama cemaatler yaratılmaz, bir zümreye ya aitsindir ya da değilsindir.” der Bauman. Sosyal ağların alternatif cemaatler gibi kişinin aidiyet ihtiyacını karşıladığını söyler. Fakat cemaat ve ağ arasında bir fark vardır diye devam eder Zygmunt Bauman; “Sen bir cemaate aitsindir, ama ağ sana aittir. Dizginler elindeymiş gibi hissedersin. Dilersen arkadaş eklersin, dilersen silersin.” Böylece korkulan yalnızlıktan kaçar insan. Facebook’un 16 milyar dolarlık değerinin bu yalnız kalmama ihtiyacına dayandığını söyler. Aynı röportajında tanımladığı ‘akışkan aşk’ sorununu da şu şekilde açıklar: Öte yandan, biriyle ilişkiye girme ve bağlanma taahhüdünden dehşet duyuyoruz. Kaybetmekten korkuyoruz. Güvenli bir sığınak için can atıyoruz ama yine de ellerimizi serbest bırakmak istiyoruz.
İnzivasız ve Yalnız
Bauman dünyadan göçer ve geriye kalan hatıralarından birini aktarır bize Antropolog Irfan Ahmad: “Facebook kullanıp kullanmadığını sorduğumda verdiği cevap manidardı: “Bir kimsenin Facebookta yüzlerce arkadaşının olmasını anlayamıyorum. Seksen yaşını aşmış biriyim ve sekiz tane arkadaş ismi dahi sayamam.”
Dikey akışlardan zihnimize görüntüler sızmaya devam eder. Artık kimse yalnız kalmak istemez. Zaten yalnızlık denilen şey lüks bir alandır. İnziva kamplarında benlik arayışına girmek isteyen bireyin, bir asgari ücret tutarında ödemeyi tek çekimde yapması ön şarttır. İnsan yalnızlığında huzur bulmak ve diğerlerinden uzaklaşmak için çaba harcamalıdır. Üstelik yalnızlığında keşfettiklerini mutlaka kalabalıklara aktarmalı, gerekirse yalnızlık koçluğu yapmalıdır. Oysa dünyaya fırlatılmış insan en başından sonuna, zaten hep yalnızdır. Ne kadar kaçsa da her zaman yalnızlıkla karşılaşacaktır. Fakat ironi ki, bu yalnızlık için bile insanın başkalarına ihtiyacı vardır. Ayrıca Gasset’in de hatırlattığı gibi inziva bile başkalarına karşı alınan tavırdır. Çünkü ‘insan toplumsal bir hayvandır’. İnsan toplumdan kaçabilir, fakat bu kaçışta bile toplumu içinde taşır.

İnsan Kökten Yalnızdır
Varoluşçu İspanyol filozof José Ortega y Gasset’in ‘yaşam’ felsefesine göre ‘insan kökten yalnızdır.’ Gasset Descartes’in insanın yalnız düşünceden ibaret olduğu fikrine karşı çıkar. İnsanın ‘diğerleriyle’ ‘ötekiyle’ ‘çevresiyle’ var olduğunu söyler. Onun felsefesinde varlık ‘ben, kendim ve çevrem’dir. Ben diğer benlerle vardır, bu nedenle hakikatin ‘yaşam’ olduğunu savunur. Ego ve çevrenin karşılıklı etkileşimi ile yaşam oluşur. Çevremizde var olan şeyler olmadan biz olmayız, der Gasset ve ekler biz olmadan da şeyler olmaz. İnsan yaşadığı evrenle beraberdir ve o yaşamın ortasındadır. Diğerleriyle birliktedir diğerleri kadar yalnızdır. “Tanrı’nın bile, bizim Tanrımız olmak için, bizi varlığından haberdar etmek için bir şeyler yapmak durumunda olması” gerektiğini hatırlatır.
İlk bakışta bir paradoks gibi gözüken bu durumun aslında oldukça basit bir açıklaması vardır. Gasset insan sadece kendi yaşamını bilebilir, yaşayabilir, görüşünü savunur. Öteki/diğerleri ve çevremizde olanlar hakkında yalnızca ‘fikrimiz’ olabilir. Deneyimlediğimiz ‘yaşam yalnızca kendimizinkidir’. Bu nedenle insan derken yalnızca kendisinden söz ettiğini belirtir. “İnsan kökten yalnızdır” ifadesini bu düşünce temeline oturtur. Ben’in öteki hakkında edindiği bilgiler ‘gösteriden ibarettir’. Kişisel deneyimler başkasına aktarılamaz.
Senin Elman Sana Benimki Bana
Arkakapak’ta Mehmed Ali Çalışkan bu durumu elma örneği ile açıklar: Havva’nın sunduğu elma ile Adem’in yediği elma aynı değildir. Şeyler bizim onlarla kurduğumuz ilişki biçiminde var olurlar. Bir elma görebilirim (elmanın etrafında dönsem de her seferinde yalnızca benim tarafımı görürüm). Bu da bizi Gasset’in perspektivizmine getirir. Sürekli değişen insan ve çevre, yani ‘birey ve dünya arasındaki dinamik diyalog’ bir bütün halinde birbirini yaratır. Herakleitos’un ‘insan aynı nehirde iki kez yıkanamaz’ sözü böylece yine haklı çıkar. Yaşam birey için her zaman yalnız deneyimlenen ve sürekli değişen öznel bir deneyimdir. Yalnızlığın paylaşılması imkansızdır ve dünyaya fırlatılmış insan için yalnızlığının biricik bir tanımı vardır.
Gasset’in felsefesinde de insan doğumundan itibaren ‘ben’ değildir. Öteki ile ilişki kurduktan sonra ‘ben’ inşa eder. Fakat Sartre’ın aksine insanı ve toplumları geçmişsiz düşünemez Gasset. O ‘insan geçmişidir’ diyecek kadar bütünüyle değerlendirir yaşamı. Varoluşçu diğer filozofların savunduğu gibi Gasset de insanın kendi eylemlerini seçme sorumluluğu olduğunu söyler. Dünyaya fırlatılmış insan kendini bu ‘kökten yalnızlık’ ortamında buluverir. Fakat dünyadaki seçimlerini yapmak şansı yine insanın elindedir. Sartre ile bu noktada kesişir: yaşamını inşa etme özgürlüğünün insanın elindedir. “Yaşam bir yanıyla özgürlük, diğer yanıyla kader olarak karşımıza çıkar” der. Fakat Sartre için insan Tanrı olmadığı için “yalnız ve mazeretsiz kalmıştır”
Aradığın Seni Bulur
Bu halde Sartre’nın “Cehennem başkalarıdır.” sözü insanın sonsuz yalnızlığının özeti olabilir mi? Çağlar öncesinden ve bambaşka bir coğrafyadan Hallâc-ı Mansur da aynı şekilde seslenir insana: “Cehennem acı çektiğinizi kimsenin duymadığı yerdir.” Sonrasında Rumi de Hallâc-ı Mansur gibi “Sen ne söylersen söyle söylediğin karşındakinin anladığı kadardır.“ der. Hem doğunun alimleri hem batının filozofları aynı yerde buluşur böylece. İnsan yalnızdır, kökte yalnızdır hem de. Hele ki anlayanı yoksa veyahut dinleyeni. Dünyaya fırlatılmış yapayalnız insan ne yapacak peki? Anlamsızlığında sürüp giden bir yaşamın boşa akmış zamanını mı sayacak? Zaten yoksa hiçbir mana, maddenin soğuk yalnızlığına mı sarılacak?
“Kierkegaard’a göre, insan bir sentezdir. Sonsuz ile sonlunun, geçici ile ebedinin, özgürlük ile zorunluğun/esaretin bir sentezidir.“ der Prof. Dr. İlhan Yıldız. Akla tutunurken inançtan, inanca sarılırken akıldan vazgeçmemek gerektiğini hatırlatır Kierkegaard’ın gözünden. Varoluşçuluğun hangi penceresinden bakarsa baksın insan dünyaya fırlatılmış olsa da, terkedilmiş olmak zorunda değildir. Sartre’nın önerdiği gibi, kendi anlamını bulma zorunluluğu ve sorumluluğu varlığın kendisindedir. Aramakla bulamasa bile, bulmak istiyorsa hakikati aramak gereklidir.
Dünyaya fırlatılmış insanın yolu kendi elindedir. Ya yapayalnız geçer gider bu dünyadan, tek ve kimsesiz veyahut kendini bütünün içinde bulur, bir ve sonsuz olur. Neyi arıyorsa insan onu bulur.
“Can konağını aramadaysan, cansın; Bir lokma ekmek arıyorsan ekmeksin, bir damla su arıyorsan susun, zulmün peşindeysen zalimsin, aşkı arıyorsan aşıksın, gönlün neye kapılmışsa O’sun sen. Şu nükteyi biliyorsan, işi biliyorsun demektir: Neyi arıyorsan O’sun sen.”
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî
Aradığını bulman dileğiyle…

Kaynak ve İleri Okuma
Yalnızlık ve Dayanışma, Ali Osman GÜNDOĞAN
İnsan Olmak, Engin Geçtan
Klinik Bir Olgu Olarak Yalnızlık: Yalnızlık ve Psikolojik Bozukluklar, Hanife KAHRAMAN
Yalnızlık ve Birliktelik Arasında İnsan İlişkileri, Yrd. Doç. Dr. Mustafa Günay
Ben ve Öteki İlişkisinde İnsan ve Diğerleri – Naci İSPİR, Gülhanım KÜÇÜKALKAN
Jean Paul Sartre’ın İnsan Anlayışı, Nejat BOZKURT
Mevlana ve Varoluşçuluk, Prof. Dr. İlhan Yıldız
Ortega y Gasset, İnsan ve Herkes
J. P. Sartre ve S. Kierkegaard’ın Varoluşçuluk Düşüncelerinin Karşılaştırılması, Vedat ÇELEBİ
Dosya Hakkında:
İlham: Yalnızlık Gönül Boyu
Şarkılardan şiirlerden geçip içimize işleyen yalnızlığı, tercih ve tecrit arasındaki farkı, yalnızlığın felsefesini ve üstümüze vazife gibi psikolojisini arıyoruz.
İyi okumalar
Katkı sunmak veyahut soru sormak için:
ecemengine@gmail.com
Basılı yayıncılığın derinlemesine inceleme kültürü şimdi simülasyonda, DOSYA‘da.
Her satır bir keşif, her başlık yeni bir hikayenin kapısını aralıyor, soruyoruz. İlham veren fikirlerin ve radara takılan teknolojilerin izinde, arıyor, tarıyor, cevapları DOSYA’ya ekliyoruz.
Henüz sessiz ama her an gürültü yapmaya hazır!
Sen de hazırsan, DOSYA‘yı açıyoruz.
Sen!
Yolculuğa hazır mısın? Yeni hikayeler için:

“Dünyaya Fırlatılmış İnsan” için 2 yanıt
[…] Dünyaya Fırlatılmış Yalnız İnsan, Ecem Engin […]
[…] Methiye: Dünyaya Fırlatılmış Yalnız İnsan: varoluş sancılarıyla, kalabalıklar içindeki kent […]