“Fenâda kaybolan kuşlar yeniden bekâya dönüp, yokluktan varlığa ererler.”
Kendimi bildim bileli, sene içinde gelmesini beklediğim tek bir gün olmuştur: Hıdrellez. Ne doğum günleri, ne bayram ne de yeni yıl arifesi. Kaz Dağları’nda geçen bir çocukluk için en güzel en tatlı hatıraların sahibi hep Ederlez idi. Yaşım 32’ye vardığında ise, hıdrellez günü sahiden de doğum günüme evrildi; öldüğüm ve doğduğum gün. Tıpkı Hıdrellez mitini bize hediye eden Inanna gibi. Yandım ve söndüm. Bir nevi, öldüm ve doğdum kendimden. İnançsızlığımın ölümü, aşkın doğumudur yangınım.

Aradan dört sene geçmişken sanırım artık yanmak üzerine konuşabilirim. Neden üzerinden demedim de aradan demeyi tercih ettim? Çünkü üzerinden geçen şey zaman. Böyle deneyimlerin üzerinden geçmiyor da arasından geçiyor yıllar. Oysa şimdi, burada yaşanandan başkası yok, burası aşikar.

Yandım, Söndüm, Hamım Ham
Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşımın hikayesinde sufinin yolculuğu ve yanmak ile ilgili bir şey gördüm. Asıl mesele ateşin üstünde yürürken yanmadan geçebilmekte ya da nasıl geçtiğinde minvalinde bir aforizma. Ben yanmadan ateşin üstünden geçtim, söndüm diyerek. Üstelik ne mecaz ne kafiye var bu anlatıda. Hakikat özünden tatlı acı bir lahza devranda, hem sonsuz hem de hep şimdi burada.
O günlerde bu deneyimin hayatımı değiştireceğini ve yangısının hiçbir zaman unutulmayacağını biliyordum. Frodo sağ olsun. Dokuzların zehirli bıçak yarasının acısı göğsünden hiç geçmemişti. Bunu Gollum Sam’e söylemişti bataklıktan geçerken. O yara asla iyileşmez. Evet yaraların iyileşmeyenleri de vardır. Ama nihayetinde sevgilim canım Rumi yine haklıdır; ışık yaradan sızar. Aydınlık bir yaradan da mecburen güneş doğar.
“Güneşe Benzeyen Bu Dergah Aynadır”
Yangından doğdum, küllerimden, yeniden. Anka olmayı nasip etmiş Yaradan, daha ne ister bir kul Allah’tan? Tam bunları yazarken başlayan öğle ezanı ile çok şükür yine; “şimdi buradayım, olmam gereken yerde ve zamanda, tevafuktayım.”



Post-modern Inanna Pişiyor
Üstelik yeryüzünde en sevdiğim şenlik gününde, ederlez’de, hızır ve ilyas buluşmuşken, Inanna ve Dumuzi kavuşup sevişmişken, toprağa havaya suya ve ateşe bahar düşmüşken, ben yangına bulaşmışım. Alemlerde gezerken uğranacak bir durak, dans edip ateşle yanmışım, sönmüşüm, Hıdrellez’de ölüp yeniden doğmuşum, bir manada post-modern Inanna olmuşum.
Yine bahar gelmiş. Güzel bu bahar da hamile. Üç renk kedilerin güzelliğini getirecek dünyaya yine. Adı Sümbülüm olan leylak patlamış mor pembe, kökleri metrelerce uzanmış malta artık sürgün vermiş, asi gül ağacı yabani kararlarla arapsaçı dallarına yenilerini eklemiş, çöpler çoğalmakta ve mevsimsel anormallikler yayılmakta.


Kostak’ın 2022 Hıdrellez sabahında kapımıza varıp, kendini yuvamıza armağan etmesi kaderin tatlı bir cilvesi ve binlerce şükran sebebidir. Şimdi yine bahar kokusu havada. Kalbimin tomurcuklanmasından anlıyorum bunu. Doktorlar hipomani diyecektir. Ben evrimsel mirasın pürüzsüz yankısı demeyi seçiyorum. Yalnızca homo sapiens kudurmuyor baharda -hipomanik atak geçirip- tüm doğa çıldırmış bir mani halinde. Sen hadi gel adı Ecem olan yaprağı güzel çiçeğime söyle lityum içmelisin diye.
“Hislerin de yol, histerin de yol, yol”
Yanmak da var sönmekte. Sönmek de var yanmakta. Yanmak da var sönmek de nihayetinde. Hiçbir yangın sonsuza kadar sürmez sonuçta -vicdan yangını dışında-. Yandım ve söndüm. Yaralarım kabuk bağlarken etim gerildi. Derim katman katman çekildi, şişti, kabardı, etim ağladı. Yanık yarası iyileşirken de çok acır. Hiç bitmeyen bir yanma deneyimi gibi, deri yenilenmek için dökülürken ağrır da ağrır. Bir an unutturmamak için yandığını sanki koro halinde tüm bedeninde itfaiye sirenleri çalışır.
Ben bu acıları anımsıyor ama hatırlamıyorum. Varlığımı uyuşturmak için başvurabileceğim bütün kapıları çalmış, misafirlikte de yatıya kalmıştım. İsmi lazım değil kırmızı reçeteli dostlarıma reçetesiz kokteyller hazırlatmıştım. (Yatırım tavsiyesi değildir.) Bulutumdaki arşivde arada karşıma çıkan yanık bacağımın görüntüsünü her gördüğümde ilk kezmişçesine şaşırmam, belki de bundandır.



Bedenime de acıma da varlığıma da yabancılaşmıştım. İnsanın kendine ait bir beden parçasını deforme haliyle görmesinin yaratabileceği yıkıcı etkiyi anlamak için psikolog olmaya gerek yok. Çocukken düşüp de bacağını kanattığında yaşadığın şokun hatırası hala bedeninde kayıtlı nasılsa. Yeri gelir de geri gelirse, hatırlarsın. Ama yine de bu acı verici hatırıları dondurmak daha az masraflıdır. Organizman hayatta kalmak için maliyet bütçesini doğru ayarlamalıdır. Bu yüzden çoğunlukla hayatta kalmak için unutmak daha karlıdır. Fakat unutmamak gerekir ki; hayatta kalmak yaşamak değildir. Unuttuğunu sandıkların da bedeninde, hep seninledir.
Küllerinden Değil, Yaralarından, Doğ Yol’da
Bedenimle yeniden buluşmam için yangının ardından aylar ve hatta yıllar geçti. Çünkü yaramı iyi edebilmem için önce yarama bakabilmem gerekliydi. Öyle bir yaraya gözümü çevirmem için bile zamana ihtiyacım oldu. Yandığımı kabul etmem dahi yılları buldu. Henüz hala üzerimden dumanlar çıkarken “söndüm, söndüm” diye bağırıyordum. Yanıyorsun Ecem çığlığını duymam ve söndüm diye haykırmam arasında dakika yoktur. Söndüm diyip, yandığımı inkar ederek hayatta kalmayı seçen organizmam, benden daha arif yollar biliyordur. Kendisine saygım sonsuzdur.



Bedenin tehlike ile karşılaştığı durumda stres tepkisi vermesi homo sapiens olma yolculuğumuzda en kritik evrimsel araçlardan biri. Sinir sistemim bu araç sayesinde donarak beni hayatta tuttu. O anlarda, yani yandığım halde söndüğümü haykırdığım sırada sevenlerim üzerime şişe şişe su boca ediyordu. Her şişe açılışıyla beraber çısss sesi ve etimden yüzüme yayılan dumanı gördükçe daha da yüksek sesle söndüm haykırışları içimden geliyordu. Yine de ağlamadım. Gözümden bir damla yaş gelmedi.
“Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş”
Dağ başındaki yangın konumundan en yakın hastaneye ulaşmak için aşmaya çalıştığımız Kerbelanın ortasında arabanın tekerleği de patladı, yolda kaldık. Ambulansın gelmesi bin asır sürdü. Yanığa müdahale edilmez, bilirsiniz. Bu yüzden hastanelerde yanık birimi ayrıdır. Hatta bu nedenle yanık tedavi hastaneleri ayrıca vardır. O dağ başındaki hastanelerdeki deneyimlerimiz bile başlı başına TSSB garantili anlatılardır.



Yandım ve söndüm. Şimdi düşününce üzerine daha fazlasını söylemeye bile ihtiyaç olmadığını görüyorum. Yanmak ve sönmek, bu iki eylem termodinamiğin ikinci yasasını kanıtlıyor ve zaten kendi içinde kitaplarca anlam barındırıyor. Yine de hakkında konuşmak zorundalığı hissediyorum. harita BEN için, bu anlatının sorumluluğum olduğuna inanıyorum.
Çiçeğim Jung yazılmış her cümlenin nihayetinde yazarından ayrılamaz bir öz barındırdığını söyler. Her birimiz aslında yalnızca kendimizi anlatabiliriz der. Modern sinirbilim araştırmaları da bilişsel farkındalığın özgün deneyimlerle inşa edildiğini ispatlıyor. Babalık görse haklılığıyla nasıl başa çıkardı acaba?
“Bekledin bi’ yerde, haritan yanmış”
harita BEN‘in görsel tasarımlarıyla uğraştığım dönemdi, 2024 Kasım ya da Aralık olmalı. Su seanslarımdan birinde (hamam session diyebiliriz) Gazapizm şarkısındaki bir cümle ile Jung aydınlanması yaşadığım anı hala dipdiri yaşıyorum. Tarihi belirsiz olsa da hissi etimde canımda. Yol şarkısında “haritam yanmış” dedi, duydum, yanan bacağım akan suyun altında yandı, etimden buharlar çıktı. Bu sefer “yandım, yandım” diyerek ağladım, çok çok ağladım.
Bütün beden sıvılarım kortizolu dışarı taşıma telaşıyla büyük bir çaba içindeydi. Ağlamadığım her yanık acısı için, ağladıkça ağladım suyun altında. Benim de haritam yanmıştı çünkü. Bunu nasıl yok saymıştım? O günler gönül yangınım da beden yangınımı aratmıyordu zaten. Trajik biçimlerde sevdiklerimi arka arkaya kaybetmiştim. Yasla yüklenen karanlık boşluğun içinde acım pusula olmuştu, ışık tutmuştu geceme, yanan haritamda yolumu bulmuştum.
Bedenlenmiş Metakognisyon Çıktısı Olarak harita BEN
Romantize etmeden söylemek gerekirse – ki madem yandım en azından anlatırken romantize edebilmeyi seçerim- sinir sistemim ciddi bir hayatta kalma mücadelesinin ardından sağ salim çıkmayı başarabilmişti. Bunun her kula nasip olmayacak nadidelikte bir durum olduğunu anlayabilmem için ise travmadan sonra bedende neler olduğunu teorik olarak öğrenmem gerekti. Ciddi mesai ve bütçe yatırımı ile girdiğim masterclasslar sayesinde, hayatta kalma formüllerimin bilimsel bir temeli olduğunu fark ettim böylece. harita BEN de kendini doğurdu kendimden. Bak yine romantik cümle sıkıştırıverdim içine.
“Doktrin de yol “Siktir et” de yol, yol”
İnsanın en verimli yeteneği ne diye sorarsanız bana adaptif olması derim. Evet evet zaten Darwin asırlar önce söylemişti bunu. Yine de her birimiz kendi keşiflerimizle inşa etmiyor muyuz yolumuzu?

Bosna’da keskin nişancıların açtığı delikli duvarların ortasında ak pak kolalı perdeleriyle pencerelerden sızan yaşamı görünce keşfettim. Adaptasyon yeteneği sayesinde insan dünyanın hakimi olmuştu. (Evet iletişim becerilerimiz ve hikayeciliğimizi de unutmuyorum.) her doksanlar çocuğu gibi benim de çocukluğum tüplü televizyonların bombeli ekranında karşıdan karşıya geçerken aniden yere düşen insan görüntüleriyle doluydu.
Yirmili yaşlarımın sonuna doğru majör depresyondan sıyrılıp varabildiğim Bosna’da karşıdan karşıya geçerken araçlar yayaya yol veriyordu. Sokaklar cıvıl cıvıl kuş ve çocuk sesleriyle doluydu. Konya Belediyesi tramvayını aniden kent sokağında görünce simülasyonda haritamın karıştığını bir an için düşünmedim değil. Hayır kurşun izli duvarlar kaybolmadın buradasın diyordu. Bosna’daydım, zengin Avrupalıların parayla çatılardan insan avladığı caddelerde şimdi kurşun izleri, kolalı perdeler ve rengarenk grafitiler vardı. Börekler şahane ayranlar tatlıydı.
Her şey aynı anda oluyor.
Yanmak, sanki bedenimin ve ruhumun acı içinde kıvrandığını fark edebilmem için yaşanmış bir tecrübe gibi şimdi. Ben zaten yanmıştım, yanmazdan evvel. Fakat ruhumu küle döndüren o yangınları da söndüm söndüm diyerek tuman altı ettiğimi sanmıştım kanımca. Yanınca, yanmaktan kaçamıyorsun nasılsa. Yana yana sönmenin yolunu açtı işte böyle yanmak da bana.
Şahane Talihsizliklerden Bir Demet
Şahane talihsizlikler diyor Boris Cyrulnik böyle durumlara. Evet yaşam talihsizliklerle dolu. Yine de o kırıkların arasını ne ile dolduracağımız biraz da bizim elimizde. (Hatta yalnızca bizim elimizde.) ben yaralarımı nurdan altın saçaklarıyla aşkla doldurmayı seçtim. Seçimler eylemleri zorunlu kılar, kırıklarımın arasına yaşam tohumları ektim. Suladım, besledim, baktım, budadım, büyüttüm, bahçelere varması için tohumun emek verdim. Bugün çiçeklendi dalları, meyveye dönecek ve çürüyecek sonra, yeniden dökülüp yeniden uzayacak, yaşam bahçem, ben yaşadıkça. Döneceğim toprağa sonra, toprak olunca.



“Anlamak da yol ağlamak da yol, yol”
Yangından sonraki ormanlar gibiyim. Yıkım ve vahşetin yanında, orman yangınları habitatin sıfırlanması için önemlidir. Üzerine villa konutları ve oteller inşa etmeyip kendi halinde nekahete bıraksak toprağı, hatta yangın ekoloji için oldukça değerlidir. Ben otuz sene yangınlarımın üzerine gecekondu mahalleleri, panayır yerleri ve uzun kuleler inşaatıyla meşgul olmayı seçtim. Bilinçli bir tercih miydi? Yoksa yaşamda kalma metotlarımın alışkanlıkları mı? Ne desem manasız şimdi. Balyozlarla daldığım duvarlar yıkılıp da ardında yanık toprağın nemli kuytusundan başını uzatan mantarlarla tanışabildiğim için şanslıyım. Görmeyip üzerine basıp da geçebilirdim. Mantarların değil, kendimin, otantik benliğimin.
Müthiş Bir Şahane Talihsizlik Örneği Olarak Nöroçeşitlilik
Çocukluğumdan itibaren nörolojik & psikolojik olarak araştırılmaya değer durumlar yaşadım. Bugün 36 yaşımdayım ve onlarca uzman doktordan onca farklı tanı aldım. Her şeyi anlamlandırmak ve bağlam kurmak arzusuyla kavrulan nöroçeşitli beynim için bu tanılar & durumlar araştırılacak yeni ilgi alanları oldu. “Bozukluklarım” sayesinde beynim üzerinde çalışmaya başladım, okudum, taradım, izledim, araştırdım. Uykusuz gecelerim makale kaynakçalarında daldan dala konmakla geçti. Insomniama eşlik eden sevgilim Faithless ve Bach bir de soğuk sıkım lavanta yağı ile Şans’ın 300 desibel mırıltısı idi.

Sincap o günlerde özgürdü. Sokaklardan sıkılıp da eve düştüğü vakitlerde de güzelliğiyle başımı döndürüp depresyonuma söylenirdi. Ağlama anlarımda etrafımda fır dönen çaresizliğini şimdi düşününce bir annenin çocuğuna yaklaştığı gibi bana sokulduğunu fark ediyorum. Şükranla doluyor kalbim çünkü Sincap kendi evlatlarına dahi annelik yapmaktan pek hoşlanmamıştı.. Oksitosin bağımızın derinliğiyle sevinmekten başka ne yapabilirim bugün ben de? İnsan depresyon günlerini bile sevinçle anabiliyor işte böyle. Bu dönüşüme Nöroplastisite diyor beyinciler. (Çok hoş bir sıfat mutlaka öyküde bir karakter olacaktır, kalsın canım.)
Laboratuvarım Beynim
Çok okuyarak beynimdeki “bozuklukları” düzeltebileceğim, bilinç devremi yerinden söküp yeniden takabileceğim yanılgısı içinde yıllar geçirdim (a decade). Alanında uzman hekimlerin gözetimi altında düzenli takipli bir psikiyatri hastası olarak sorumluluk sahibiydim. Her ay gidip kan verdim. İlaçlarımın bedenimdeki yankılarını not ettim. Etkilerini ve tepkilerimi gözlemledim. Kendi üzerinde deneyler yapıp raporlayan bir bilim insanı gibi titizdim. Laboratuvarım beynimdi.
Bu sırada laboratuvar duvarlarının yıkıldığını hiç fark etmemiştim. Yani bedenimi. Duvarlar çatlamış rutubetten kabarmış sıvaları dökülmüş ve kolonları yamulmuştu. Neredeyse camdan, tuzdan buzdan gibi kırılgandı. Bu yüzden ufacık bir sarsıntıda tüm yaşamım alt üst olup duruyordu. Ben elimdeki cam tüpler kırılmasın diye uğraşıyordum. Şimdi bugün hayal ettiğim bu sahneyi Charlie Chaplin’in canlandırdığını fark ediyorum. Görüyorsunuz insan beyhude çabalarla geçen senelerle bile alay edebilir. Mizah yaşamda kalmak için en pratik araçlardan biridir.
Travma Evrensel, Tedavi Sınıfsal
Her tedavi kişiseldir, parmak iz gibi demişti doktorum. Araştırmaya devam edeceğiz. Ve ayrıca söylediğine göre varoluşsal krizlerimin de çözümü yoktu. İnsan yalnızca kendi yolunu kendi keşfedebilirdi. Yaşamanın bir yolunu bulacaksınız Ecem Hanım. Evet bulduğumu görüyorum bugün. Üstelik tıpkı söylediği gibi, her yol kişiye özeldir. Tasavvuf alimleri de böyle diyor, özümüzde olan özümüzdür.
”Kalbimdeki Kuş Kadar Delikte Kuşlar Şakıyor”

Farklı tanıların çeşitli medikal tedavi kombinasyonları ve bunların düzenli takibi için, bugün iyi bir semtten iyi bir daire aldırabilecek bütçeler ayırması gerekti ailemin. Şanslıyım. Yaşamımdaki kritik sağlık sorunları için başvurduğum hekimlerin çoğunun muayenehanesi Nişantaşı’nda. Bunu kalp ve damar sağlığımın yaşımın kat kat ilerisinde olduğunu söyleyen ünlü kardiyoloji profesörünün muayenesine neredeyse bir asgari ücret öderken fark ettim.
O günlerde yanımda olduğu için şanslı hissettiğim ve harita BEN’in doğumuna vesile olan eski sevgilim, sınıfsal öfke krizi geçirdiği için oymalı mermer kapılı binanın önünde sigara içiyordu. Bense “kalbinizde kuş kadar delik var”, tanısının ne kadar şiirsel olduğunu düşünüyordum. Bir de biraz sonra kahvecide sıcak denk geleceğine emin olduğum kruvasanın gluten neşesine aş eriyordum. Her şey sınıfsaldır.
Beden Kayıt Tutar
Depresyon ve şifa yöntemleri de öyle. “bozukluklarımı” perçinleyip ruhumu hasta eden de bu sınıfsallıktır, sanmıştım. Bozuk olanın ben değil de sistem olduğuna ikna olduktan sonra, bozuk değil de hasarlı olduğumu görmek durumunda kaldım. Ecem hanım nasılsınız, size iyi bakacağız merak etmeyin elim çok hafiftir. Cerrahım anestezi uzmanına Ecem hanım değerli bir yazardır diyerek beni güvenli bir operasyon baygınlığına hazırlarken, yine şanslı olduğumu düşünüyordum. Bir zaman sonra bileklerimden kasıklarıma kadar dolanmış sargı bezleriyle bacaklarımı oynatmaya çalışırken gözümü açtığımda, buzhaneyi andıran ayılma odasının mayhoş tedirginliğini bu nedenle pek de yaşamamıştım.
kişisel notlar;
26 Şubat 2025
15:44
Boğazım çok acıyor. Yutkunurken zorluk çekiyorum. Az sigara içmem gerekirdi, yine de azaltmadım. Bol pekmez yiyerek tolere etmeye çalışıyorum. Ameliyattan sonra herkesin böyle oluyor dedi Memo, hortumdan, takarken değil de çıkarırken tahriş ediyor. Bacaklarımdaki zonklamalar düne göre yok denecek kadar az. Sabah varis çorabını giyerken epey zorlandım, canım yandı. Bacaklarımda morluklar ve kesikler vardı. Sargı bezlerini çıkardık, yara bandajlarını ellemedik. Sonra varis çorabı giymek denilen işkence süreci başladı. Birkaç damla gözyaşı döktüm. Dün Irmak tuvalette ellerimi yıkarken yanmak bunun 20 katı falandı herhalde dimi dedi, bu sana koymaz şimdi. Baksana haline çok iyisin. Maşallah dedik.
İster istemez bacaklarımdaki sargılar ve dün yürüme kabiliyetimdeki eksiklik yandığım dönemi hatırlattı. Ne zordu. Çok zordu. Ağrıyı ve acıyı hatırlamıyorum diyordum, dün ameliyattan çıkınca sol üst bacağım ağrıyınca anımsadım. Beyin unutsa beden unutmuyor demek, kendim de anladım. Beden kayıt tutar dememişler boşuna. Hafif bir yorgunluk ve aa dün ameliyat oldum dimi şaşkınlığı dışında pek bir şey hissetmiyorum. Akşam kibariye ve buika konseri var, geçen hafta iptal olan. Demek böyle gitmek nasipmiş. Onur Hoca tavsiye etmeyiz tabi ama yarım saatte bir yürümek kaydıyla gidebilirsin dedi. Narkozdan hemen önce de başımda “ecem hanım çok başarılı bir yazarımız, ona iyi bakalım” ya da üzmeyelim gibi bir şeyler söylüyordu. Bulanık bir an, hafif bir yanma duyabilirsiniz endişelenmeyin ve yok.
Hepimiz her birimiz güvende hissetmek istiyoruz. Otto Rank‘in yayınladığıma pişmanım dediği Doğum Travması başlıklı makalesiyle bile sebebini açıklamak mümkün. Yanmak ise organizma için güvensizlik yaratacak en etkili uyaranlardan biri. Böyle bir deneyim yaşadıktan sonra kişinin dönüşmeme ihtimali yok. Ne biçimde nasıl bir dönüşüm? Bu da kişisel bir deneyim işte.
Unutmak ve Hatırlamak işte Bütün mesele bu
Benim kişisel deneyimimde yanmak ölüp de doğmama vesile oldu. Şükranla doluyum. Sol bacağımın yarısını kapsayan yanık beden dokusu ile uzun süre bakışmak zorunda kaldığımda, bedenimin diğer bölgelerindeki yaralar da görünürleşmeye başladı. Yanık izim iyileştikçe, kaçamayacağım kadar gerçek acıların hatıra izleri derinleşiyordu. Gözümü kaçırmama imkan yoktu. Ben bozuk filan değildim. Hasarlı, çok çok hasarlıydım. Rumi’nin gönlüme ışığıyla sızması da o zamanlarda oldu.
Işık yaradan sızar.
Şifalanmak için on yılımı beynime yatırım yaparak geçirdikten sonra bedenime sıra gelmişti sonunda. Yanan bedenim sesini duyurabilmişti bana, beni gör beni duy. Gördüm, duydum, sardım yaralarımı, sarıyorum aşk’la.
kişisel notlar;
5 Nisan 2025
Acı hakkında, travmadan iyileşme terapi ödevi
(Gabor Mate H.E.A.L programı)
…. Travmatik acılar listemde 11. Sıraya vardıktan sonra;
Ve artık sıkıldım. Acıdan bahsederken, kendi acılarımdan, acıları anmaktan sıkıldım. Bitiyor mu böyle? Bitmez. Gördüklerim ortak olduklarım var bir de. Paylaşılan acılar. Oralardan geçmek bile istemiyorum. Tenimdeki acı acıyor: bedenim acıyla pişiyor. Ruhuma dikilen acılardan oluyorum her an. John Berger‘in Remrandt‘ın bedenle bağını irdelediği yazısında rastlayınca acının izine ve tabi Frida’dan bahsedince sonra: ne diyordu acıyı tenine işlediği resimleri, tenini boyar gibi boyadığı. Acı katlanılamaz olduğunda intihar ediyor diyor Berger. Haklı. Yaşasın hayat yazacak kadar ölmeden önce resminin üzerine, yaşama bağlı.
Ama acı, acı böyledir. Bencildir. Olduğu yerde acıdan başka hiçbir şeye yer yoktur. Acı tüm gerçekliği yıkar, acının yadsınamaz hakikati dağılır her yere. Yaşamın her yerinden sızar. Yaşasın hayat der ve yine de intihar edersin. Acı vericiyse sesler susturmak için kulağını kesersin. Acı tüm sinirlerine saldırır. Ömrü kronik acıyla geçmiş tüm sanatçıların resimlerinde acının tezahürü acıdan vuku bulur. Bu yüzden izleyicinin tenine de batar resim. Ama iyi ama kötü. Acıyla yazmış yazarların, şairlerin kelimeleri bu yüzden acıtır. Acı mutlaka acıyı yansıtır. Acının tek başına var olması mümkün değildir. O varsa değdiği her yerde de acı olacaktır.
O halde ben, acıdan ibaret ve acıyla olan ben, yaşasın hayat, diyeceğim. Mutlaka yaşamak için acıya direneceğim.
Acı İnsanı İnsanlaştırıyor
Travmadan iyileşme terapi sürecinden sonra bir seneyi devirmişken, acıya direnilmeyeceğini, acıyla yaşamayı değil acıyı yaşamayı öğrenmek gerektiğini fark ediyorum. Acı yaşanıyor, hem de nerede cereyan ederse etsin insan hep bedeninde, etinde duyumsuyor. Antonio Damasio kendini ispatlıyor benim acımda. Acıyı yaşarsan direnç kendiliğinden geliyor, zaten. Elmas telafisi oluyor yaşadığın katran karası acının. Direnç kazanıyorum acıya böylece. Ve artık acıyor demekten korkmadan ağlayabiliyorum canım acıdığında.



Hasar tespit raporumla yüzleşip bozuk değil de yaralı olduğumu keşfetmeme vesile olan yanık yarama, şifam olduğu için teşekkür ediyorum bugün. Dermanı yaraya koyan Rabbime şükranla.
26 Nisan 2026
Acid Garden,
Telefon ekranından başımı göz hizasına kaldırdığımda iki beyaz kanatlı kelebeğin dans ederek portakal ağacı ve sümbül ağacının arasından malta eriği ve çam fonunda göğe yükseldiğini gördüm. Birkaç saniye belki daha uzun süre göğe dansları sürdü ve mavi gök fonuna vardıklarında ikisi de ayrı yöne uçtu. Erik ağacına yönelen kelebeği takip ettim, yeşil dalların arasında kayboldu.
Tanık oldum; önce iki olan bir oldu sonra yok oldu.
Her oluş tamdır.
Ne eksik ne de fazla.

*yaradan kelimesi Yaradan (Rab) ve yara (kesik, bere) anlamlarıyla birlikte kullanılmıştır.
** varlığı hakikattir, Irmak Mete.
*** 📸 yarama yoldaş olan Levent Somuncu, ‘yandık, söndük’ şükranla.
**** 🗿 eşsiz işçilik için taş ustası hocam Pebble Edis‘e teşekkürler.

