Anne Memem Nerede?

Emek olmadan yemek olmuyor. Duyduğumuz, duydukça alıştığımız, alıştıkça anlamını yitiren o nefis sözlerinden atalarımızın. Bir nevi hayatın özeti olduğunu bugünlerde yeni yeni fark ediyorum. Her ne istiyorsak, arzumuz, talebimiz, beklentimiz ne ise yaşamdan, kendiliğinden gelmiyor. Önce arama cesaretini göstermek, aranılanı bulunca da işlemek için emek vermek gerekiyor. Şans yüzümüze gülmedikten sonra ne fayda denilebilir ya; o şansı, talihi yani kendiliğinden gelen mucizeyi tanımak da çaba istiyor. Bilmek gerekiyor şu ağaçtaki şu meyve, şöyle yenilirse daha çok enerji veriyor. Böyle öğütürsem buğdayı, kışa da kalıyor. Ateşle pişirirsem avı, bak günlerce tok tutuyor. Önce emek diyor doğa, sonra yemek. Ve eğer şanslıysan mevsimden yana, al sana güneşin gölgesinde, çiçekten bir döşek.

Kilodan yana fazlası olanlar, bir sabah uyandıklarında kendilerini o ‘ideal’ olan kiloda bulmayı hayal etmiştir, en az bir kere ve çoğu gece. Taşıyabileceğimden çok kilom varken benim de kolaycı hayallerim oldu. Çok zayıf olmaktan şikayetçi bir arkadaşım da aynı düşü kendi ideal kilosu için kuruyordu. İdeal kilo, beden estetiği ve güzellik üzerine kurulu koca bir sektörün de pazarladığı bu: en kısa sürede en güzel olana ulaşmak. Neden en kısa süre? Neden yirmi sekiz gün sürecek en uzun diyet? Altı ayda mı bulacağız aynada aradığımız o tanrıça gibi erkeği, kadını? Sadece üç yıkamada kırıkları azalan daha parlak saçlarımız, otuz gün ve gecenin ardından ışıltısına inanamayacağımız yaşlı ama yaşını göstermeyen cildimiz, portakal kabuğu görünümünden bizi derhal uzaklaştıran o mucize egzersizlerle aman tanrım ne de şahane kalçamız olacak. Biz bir aya varmadan görüyorum ki, görenleri şaşırtacak, düşman çatlatacak, istediğimiz her kimsek işte o olacağız. Şu kitabı okuyacağız ve hayatımızın anlamını bulacağız. Tabi elbette o anti depresanla ve xanaxla depresyonumuzdan sıyrılacak, kaygıları ve bozuklukları camdan aşağı atacağız. En hızlı yoldan, en kestirme neresi ise oradan varacağız ideal olana, yaşasın, kendimizden kurtulacağız!

Tüm dolandırıcılık hikayeleri de böyle başlamıyor mu? Kısa yoldan köşeyi dönmek isteyen cahilliğe bulanmış bir iyi niyetin, daha kısa yoldan duvara yapışmasıyla son bulan, birbirinin aynı senaryolar. Adliye koridorları bu ‘temiz kalpli’ tongaya düşürülenlerin dosyalarıyla dolu, bürolardan taşmış pembe mavi kartondan mağduriyetler. Piyango vurmak denilen bir şey var şu canını sevdiğim dünyada, bir anda gelen o müthiş zenginlik! Hiç emek vermediğin, zaman harcayıp didinmediğin halde, kocaman bir hediyesi sana evrenin. Yaşayan hemen hemen herkesin tek hayali, yerde içi para dolu bir çanta bulmak. Ba bam! Dünya aynı senaryoda onlarca film, hikaye, felsefi soru ve yaşam öyküsüyle dolu. O bulunan parayla ne yapılacağı da kişinin kim olduğunu belirliyor elbette. Bu başka bir sorgulamanın konusu. 

Z kuşağı bir önceki nesillerden daha da tez canlı taleplerinin temini söz konusu olduğunda. Her mesaja saniyesinde cevap almak, en az çaba gerektiren bir iş bulup, en hızlı moda olacak tarzı yakalayabilecek ürünler satın almak ve bu harika ürünleri hemencecik heyecanlı takipçilerle paylaşmak. Metaforik bir dil kullandığımı, z kuşağını sosyal medya bağımlısı tek yönlü davranışlar döngüsüne sıkışmış bireyler olarak hayal etmediğimi ayrıca belirtmem gerekir. -ironi mi içerir?- Hıza, hızlı tüketime ve nihayetinde hızla biten ömre gözlerini açmış bir kuşaktan başka ne beklenir? Tüm genellemeler gibi bu da, gereksiz bir özgüven içerir. Z kuşağı kendisiyle ilgili en doğru kararı yine kendi verir. -koca z kuşağı tek bir birey midir?-

Hızlandıkça hızlanan ve pandemiyle birlikte iyiden iyiye tek tuşla kapıda beliren mucizelere bürünen tüketim alışkanlıklarımız, ilişkilerimizi de benzer bir ivmeye çekiyor artık. Belki biliyor ve umursamıyoruz. Daha fenası mı, farkında bile değiliz. Hızlı yaşıyor ve hızlı ölüyoruz her yeni ilişkinin içinde. Kendimizde aradığımızı bulamadan başkalarında kayboluyoruz. Romantik ilişkiler kadar, kankalıklar, iş ortaklıkları ve aile bağları da bir an parlayıp, her an sönüverecek gibi püfür püfür her yerden hava alıyor maşallah. Kurduğumuz bağlar, insanla, doğayla ve insan dışında her canlıyla; zayıflıyor, çoğu kez kopuyor ve biz kaybettiğimizin ne olduğunu anlayamayacak kadar hızlı geçiyoruz bu bulanık bağlardan. Kendimize karşı sorumluluklarımız peki? Kendimiz için de, bu kadar hızlı mı sonuç bekliyoruz? Ha Ha diyor bir kedi, soru anlamını yitiriyor. 

Hıza olan tutkumuzun temelinde ne var bir bakmak adına , ihtiyaçlarımızın derhal karşılanması için cıyak cıyak ortalığı inlettiğimiz bebeklik günlerine geri dönebiliriz. Dünyayla kurulan ilk bağda, açlığımızı gideren, ısıtan ve nihayetinde oldukça güven veren meme arzusunun tüm yaşam döngüsü olduğu günlerden kalan bir iştahla belki de bugün aynı şekildedir doyum beklentimiz. Hemen sonuca ulaşmak istiyoruz, yolun sonuna. Acıktım. Karnımı doyur! Elbette. Yemek seçerken parmaklarımızın ucuyla küçücük ekranlardan, canımızın ne çektiği kadar ne kadar hızlı önümüze geleceğine de dikkat ediyoruz muhakkak. Sevgi istiyorum ama şimdi şu anda ve sonra aynı hızda bitmesini. Pekala, sana yakın adaylar; beğenirsen sağa beğenmezsen sola kaydır. Peki neler kaçırıyoruz koşarak geçtiğimiz bu yolda? Anne memem nerede?

Emek olmadan yemek olmuyor. Bu cümle uyandığımdan beri zihnimde, dolanıp duruyor. Bazı günler bazı cümlelerin büyüsüne kapılıp, her harfinin incelikli manasını bulup tutup, savuruyorum aklımın ardına, oradan oraya ve şuraya, ne kadar yolu varsa. On dokuzuncu yüzyıl aylak filozofları gibi yaşıyorum bazen, sorulardan ve sorgulamalardan geçiyorum, anlamın ve anlamamanın içinden. Arıyorum, manasını, maddeyi tamam da, ötesinde ne ola ki? Ben tamam, buyum işte aynadaki, peki ardında kim var, görebilir miyim ki? Çaba harcıyorum, çokça zamandır. Yaşadığım dünyayı, olduğum insanı, aklı ve sınırlarını anlamak için. Deniyorum en azından, bir kapıdan geçince başka bir kapıda daha var biliyorum. Sonra hemen unutuveriyorum bildiğimi, yeniden bildiğimi öğreniyorum. Bir ağaç görüyorum söz gelimi, onu tanımak için çaba harcıyorum. Kabuğunu değil sade, köklerine kadar mantarlara spor taşıyan, ve dallarını kuşlara yuva olan, ve çiçek çiçek tomurcuklarını bal olacak, ve gazelini mutlaka zamanı hatırlatacak. Anlamaya çalışıyorum, bir ağaçla kurabileceğim bağı, kurabilir miyim görmek, denemek, bir ağaça sarılıp köklenmek istiyorum. Ağaç da benim gibi, sarılıyor bana, sular taşıyoruz yerin yedi kat altına. Gel gör ki, insan denilen hayvanla kurulan bağlar aynı özeni göstermiyor. Hatta bazen o bağlar daha kurulmadan kopuveriyor, belki aslında en başından hiç bağımız olmuyor. Bilmiyoruz. Denemiyoruz da. Korkutuyor bizi bu uzun soluklu işe kalkışmak şimdi, onca emek, kime verilecek?

Dost demek, cana yoldaş, yol arkadaşı, yar demek, kurduğumuz o tükenmez bağları temsilen kelimeler sade. Sıfatların anlamı, insanın kategori sevdasından. Bir insan bulup, aynadan gayri, bağ kuracaksak yürekten, dekorsuz ve samimi; belki bir ömür emek vermemiz gerekecek çıkarsız. Kendimizden verip, kendimizi bulmamız gerekecek. Değişmemiz, gelişmemiz, pişmemiz, pişirmemiz. Deneyeceğiz sürekli, en iyisini. Kendimiz için de elbette, bunu söyleme gereği bile duymadım nedense. Hülasa emek vereceğiz, kendimize, ilişkilerimize, evimize, evrenimize. Kilo vermek istiyorsak terleyeceğiz önce. Karnımızı doyuracaksak istediğimiz gibi, önce pazara gidecek parayı kazanacak, tezgah tezgah dolaşacak, mutfaklara doldurup sonra özenle seçtiklerimizden tencereler kaynatacağız. Tabağa gelene kadar bir zeytin hangi yollardan geçiyor, anlayacağız. Deneyeceğiz en azından, denemeliyiz. 

Annem çocukken O’na sorduğum soruları yanıtlamaz, beni ansiklopediye yönlendirirdi. ‘Yok öyle armut piş ağzıma düş Ecemcim’ diye de eklerdi. Öğrenmek için çaba harcamak gerektiğini, çocuk kafamdan ağır Meydan Laorusse ciltlerinin haşır huzur sayfalarını karıştırırken öğrendim. Annemin bir çocuğa öğretilebilecek en gerekli alışkanlıklardan birini, belki bilinçli belki sadece içgüdüsel fakat tam da olması gerektiği gibi verdiğini yeni yeni anlıyorum. Bu benim talihim ya bu şansı işleyip parlatan da harcadığım çabam. Bak yine geliyor muyuz aynı yere? Emek olmadan yemek olmuyor annecim. Teşekkür ederim.

İlerlemek istiyorsak yürümemiz gerekiyor. Yürümek için de önce adım atmak. Adım atabilmek için ayağa kalkmak, ayağa kalkmak için de bir ayağın olduğunun bilincine varmak gerekiyor. 

Sonra gelsin manzarasına doyum olmaz o güzelim yollar, dağlar, yıldızlar. 

Yürü kalbim yürü.

“Anne Memem Nerede?” için bir yanıt

Bir Cevap Yazın

Ecem Engin sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin

Ecem Engin sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin