
Yeryüzü dediğimiz bu gezegende ilk kez gözünü açan ve hava diye yeni bir şey solumaya başlayan insan yavrusu ne hisseder? Elbette bu belirsiz ve yeni ortamdan korkar. Aylardır güvenli biçimde varlık sürdürdüğü o kapalı, sıcak ve sıvı ortam, sancılı bir geçişle açık, soğuk ve gaz haline dönüvermiştir. Ne yapsın insan yavrusu, ağlayacak, ortalığı yıkacak elbet. Nerede benim güvenli alanım? Dünyaya gözünü açtığı andan itibaren sevgi arayan bir insan yavrusunun, know you are loved (sevildiğini bil) cümlesini duyabilmek adına yaptıklarını izledim. Bodies isimli Netflix yapımı, zamanda seyahat konulu, distopik bir evrende geçen polisiye gerilim dizisi. Kaygılı bağlanan bir çocuğun erişkinliği dahil tüm yaşamında kurmaya çalıştığı o sevgi bağının yokluğunu anlatıyor. Bence alternatif bir Hitler parodisi. 2. Dünya Savaşı’nda kendisinden bahsedilmesi tesadüf mü yoksa?

Netflix aboneliğim paylaşımlı kullandığım diğer aile üyeleri için yedek konumunda, uzunca zamandır. O kadar para ödüyoruz girip bir bakayım dediğim her sefer, izleyecek bir şey bulamayıp kendi güvenli dizilerime dönmemle son bulan tarama rutinim var. Uzunca bir süredir (pandemiden beri) ‘yeni’ bir şey izlemekte zorlandığımı da hesaba katarsak, ekran serüvenim bilindik limanlarda gezmekten ibaret. Hep tatlıya bağlanan gündelik sorunların, insana güven veren kahkaha efektleriyle süslenmiş, sıcak dostluk ilişkileri; yani elbette klasik sit-com. Güldürü şovlarının bana ve birçok insana neden güvenli geldiğine dair taslakta bekleyen bir yazı da var hatta. Ama sonra.
Sevgisizlikten Doğmuş Bir Dünya

Bugünün konusu Netflix’e ödediğim paranın karşılığını aldığımı hissettiren yapım; BODIES. 2023 İngiliz yapımı, IMDB puanı 7.4 olan sekiz bölümlük mini seri. Dört farklı zaman diliminde, 1890, 1941, 2023 ve 2053, dört farklı polisin aynı cesedi bulmasıyla başlayan olaylar dizisi. Her dönem için toplumsal krizin bireysel hayatı doğrudan etkilediği bir atmosfer kurgulanmış. Şöyle ki;
- 1890: 1. Dünya Savaşı
- 1941: Hitler Belası
- 2023: Terör tehlikesi
- 2053: Tiranlıkla yönetilen sözde idealize edilmiş bir ‘distopya’
En ilgi çekici zaman dilimi, benim açımdan elbette, 2053 distopyası. Elias Mannix isimli 15 yaşında ergenlik bunalımı yaşayan ‘sorunlu’ bir çocuğun, binlerce insanın ölümüne sebep olan bir terör saldırısı sonucunda inşa ettiği mükemmel toplum. Burada herkes birbirine know you are loved diyor. Herkes seviliyor yani, kimsecikler toplumdan dışlanmıyor. Nükleer kalıntılar nedeniyle sakat doğmuş olanlar tedavili ediliyor, yürüyemeyenler yürüyor. Böylece kimse ‘dışarıda kalmıyor.’ Tabi otoriteye başkaldırmadığı sürece. 2053’ün bu sevgi ütopyasında da sınıfsal ayrımı görmek mümkün. Barınma alanları, görüyoruz ki herkes için eşit değil hala. Demek ki birileri daha fazla seviliyor. Bu düzenin ‘sevgi’ üzerine kurgulanmış olması şaşırtıcı değil. Çünkü bu düzeni kuran baş komutan, sevilmemiş bir çocuk ve kaç yaşına gelirse gelsin hala annesinden şefkat bekliyor. Sevgisiz büyümüş bir çocuğun neler yapabileceğini izliyoruz sonra.
Know You Are Loved Lacan
Bodies, İngiliz yazar Si Spencer’ın aynı isimdeki çizgi roman serisinden uyarlanan bir bilimkurgu yapımı. Zamanda seyahat teması dede paradoksu üzerine kurgulanmış. Zaman üzerine tasarlanan her yapım gibi tutarsız sayılabilecek hataları için, ilgilenenler eksisozluk‘e bakabilir. Ben zaman gibi boyumu aşan bir konudan uzak durup, kendi ilgi alanımda at koşturacağım. Elias karakterinin duygu dünyasını etkileyen travmalarına bakacağım; yine elma meselesine: Objet petit a ve arzunun eksik nesnesi. Elias’ın bebekliğinin ilk yıllarında başta sevgi olmak üzere yeterince karşılanmayan doğal ihtiyaçlarının, tüm hayatını nasıl inşa ettiği, zamandan daha gerçekçi bir mesele. Yani bence. Ayrıca hatırlatalım; know you are loved Lacan’cığım.
Mahkumlar, kendi suçlarıyla ilgili yasaları ve bu yasaların açıklarını herhangi bir hukukçudan daha iyi bilir. Mental rahatsızlığı olanlar için de bu durum geçerlidir. Kendini anlamak için öyle çok okur ki akıl hastası, günün sonunda tespitleriye kendi psikiyatristini şaşırtabilir. Benim konumum da benzer. Duygu durum dengesizliğimi anlamlandırmak adına cevap aradığım sorular sayesinde, bugün Elias Mannix isimli kurgu bir karakterle empati kurabiliyorum. Bu karakterin yüzbinlerce kişinin ölümüne sebep olan bir bombayı hangi korkuyla yaptığını anlayabiliyorum. Sevgisizlik, yalnızlık, şefkatsizlik ve anlaşılmama kaygısı. Herkes birken, tek olma korkusu. İnsana binlerce kişiyi öldürtüp, yeniden bir ülke kurdurtur. Tüm vatandaşlara da know you are loved demek zorunda bırakır.
Harlow’un Maymun Deneyi

Tüm hayatımızı çocukluğumuz yönetiyor, yazmışım notlarımda ‘andan’ klasörüne. Kendi çocukluk hatıralarımdan biriyle ansızın karşılaşmış olmalıyım bunu yazarken. İnsan doğasının karmaşık yapısını çözmek için çocukluğa dönmek boşuna değil. Dünyadaki ilk deneyimlerimizin tüm hayatımız üzerinde geniş etkisi olduğunu anlatan onlarca araştırma, deney, method ve gözlem var. Ortak paydada buluşulan konulardan biri doğumdan sonraki ilk altı ayın önemi ve bebeğin anne ile ilişkisi. Tam burada izlediğimde beni oldukça etkileyen ve açıkçası biraz da ağlatan bir deneyden bahsetmek istiyorum: Harry Harlow’un maymun deneyi.
Anne Sevgisi Tehlikelidir
Sevgi diye tanımladığımız şey üzerine araştırılması güç, oldukça ucu açık bir konsept. Fakat elbette imkansız değil. Anne ve çocuk arasında kurulan sevgi bağının temelinde ne olduğu ise Freud’dan beri ve belki de öncesinde, psikologların favori ilgi alanlarından biri. 1950-60’lı yıllarda (araştırmaların bugüne nazaran daha ilkel koşullarda yürütüldüğü) bir dönemde, fikir ayrılıkları vardı. Tüm anlaşmazlıklara rağmen o dönem için yaygın kanı, bebeklerin anne ile kurdukları samimiyetin ve muhtaçlığın temelinde beslenme ihtiyacı olduğuydu. Anne yavruyu besliyordu ve böylece, bebek tarafından sürekli arzulanması normaldi. Beslenme dışında kurulacak bir bağ tehlikeli bile olabilirdi. Bu nedenle özellikle Amerika kıtasında, annelerin çocuklarına beslenme dışında pek de yakınlık gösterilmemesi salık veriliyordu. Aşırı duygusal yakınlığın çocuğun gelişimine olumsuz etkisi olabileceği savunuluyordu.
“Çocuğunuzun başını okşamak istediğinizde şunu hatırlayın, anne sevgisi çok tehlikeli bir alettir”.
Davranışbilimci John B. Watson
Annesizlik Daha Tehlikelidir
1930’lardan beri primatlarla çalışan ve davranışlarını inceleyen Harry Harlow ise aksini iddia ediyordu; her memeli gibi insan yavrusunun da şefkate ihtiyacı vardı. Harlow bunu ispatlamak adına, bağlanmanın temelinde beslenme ihtiyacı olmadığını ortaya koyan bir deney yaptı. Yeni doğan rhesus maymunlarını iki ayrı gruba ayırdı ve iki sahte anne verdi. İki sahte anneden biri gıda veriyordu ama metaldi ve soğuktu. Diğer anne ise sadece yumuşaktı ve yemek vermiyordu. Yukarıdaki videoda da görebileceğimiz gibi, her koşulda yavru maymunların tercihi peluş anneden yana oldu. Yani sonuç ortadaydı; dokunma konforu, beslenmekten daha fazla arzulanıyordu.
Harlow’un bu zalim deneyi gibi benzer sonuçlar veren başka deneyler de var. On beş yıl izole edilmiş, depresyona girmiş ve ölüm nedenine duygusal anoreksiya yazılmış onca maymun… Bu deneylerin hayvan hakları ihlali ve etik sorunları nedeniyle günümüzde tekrarlanmıyor oluşundan mutluyum. Fakat bu alınan sonucun kıymetini azaltmıyor. Bebekler için anneleri tarafından sağlanan besinden ziyade, sıcak ve yumuşak bir temasın daha önemli olduğu sonucu bugün bizi Elias Mannix’e getiriyor.

Anne Ben Geldim
Sosyal Hizmetler tarafından dört yaşında annesinden kopartılmış bebek Elias, daha dün gibi hatırlıyor o anı. Annesi tarafından reddedilen çirkin ördek yavrusu Elias, yıllar boyunca aynı rüyayı görüyor. Kabus diyebileceğimiz bu düşte Elias kucağında kendinden küçük bir çocuk tutuyor. Çocuğa zarar vermek istemiyor ama zarar vermesi gerektiği söyleniyor. Bu kararsızlık ve çaresizlik anlarında çocuğa sarılıyor ve ağlıyor Elias. Bu kabusu anlattığı bir bir videoyu izleyen ‘anne’ dedektif Hasan, çocuğun eksikliğini hissettiği şeyi duyumsuyor. Elias’a da bunu anladığını hissettiriyor. Böylece tüm dizi boyunca Elias’ın bağ kurabildiği tek karakter de Hasan oluyor.
“Anne ben geldim, oğlun hayırsızın” diyen Ahmet Erhan da Elias’la aynı yalnızlığı duyuyor belki. Bundandır “Dizlerin duruyor mu başımı koyacak?” diyor son kıtasında şiirinin. “Annem çok küçükken öldü, beni öp sonra doğur beni” diyen Cemal Süreya da Elias’ın duygudaşı. Şair olmasa bu adamlar tiran olurlar mıydı? Kaygılı ya da kaçıngan bağlanan tüm çocukların şair olduğu paralel evrenlerin birinde belki, Süreya Freud’la başkanlık için yarışırdı.
Nedir Bu Bağlanma Modelleri?
2. Dünya Savaşı sırasında John Bowlby tarafından sunulan bağlanma teorisine göre kişi dört biçimde bağlanabiliyordu. Bağlanma teorisine göre, kişinin doğduğu andan itibaren anne (bakıcı) ile kurduğu bağlanma modeli, yetişkinliğindeki ilişki biçimlerini belirliyordu. Kişi bebekken anne ile sağlıklı bir bağlanma ilişkisi kurabilirse, olgunluk çağındaki ilişkileri de sağlıklı oluyordu. Kuramazsa da Elias Mannix olup İngiltere’yi nükleer bombayla patlatıp, diktatörlüğünü ilan ediyordu. Hitler’in bağlanma modelini hepimiz tahmin edebiliriz herhalde.
- Güvenli bağlanma: Doğumdan itibaren bebek her ihtiyaç duyduğunda bakıcıya (anne ya da başkası) erişebilmektedir. Tüm ihtiyaçları anında karşılanan bebek, anneye (bakıcı) güvenli bağlanır. Böylece olgunluk döneminde kurduğu ilişkiler de ilk kurduğu ilişki gibi güvenli ve sağlıklıdır. Toplumun yaklaşık %55’inde bu tür bağlanma biçimi görülür.
- Güvensiz (kaygılı) bağlanma: Bebek doğumdan itibaren ihtiyaçları karşısında dengesiz geri dönüşler alır. Bakıcı (anne) bir var bir yoktur. Her ihtiyaç duyduğunda bakıcıya erişemeyen bebeğin bağlanma biçimi kaygılı olur. Erişkinliğe geldiklerinde de, benzer kaygıları yaşarlar. Hem kendilerine hem de ilişki kurdukları kişilere karşı tutarsızdırlar.
- Korkulu-Kaçıngan Bağlanma: Anne (bakıcı) bebeğin ihtiyaçlarına kayıtsızdır. Fark etse bile tepki vermez. İhtiyaçları karşılanmayan bebek bakıcıyla korkulu bir bağlanma biçimi geliştirir ve yalnızlığı benimser. Tek başına hayatta kalmak refleksi ile, duygularını gizler ve içine kapanır. Olgunluk dönemine geldiğinde de kimseye bağlanamayan ve sarma yerken “Ada ben ayrılmak istiyorum” diyen bir Issız Adam oluverir.
- Darmadağın-Reddedici Bağlanma: Bakıcı (anne vb) tarafından hem ihtiyaçları karşılanmaz hem de korkacakları tepkiler alırlarsa, bu bebekler Elias Mannix olur. İhmal ya da tacize tanık olmuş bebeklerin, ileride büyüyüp suç örgütü kurmalarının nedeni bu bağlanma biçimidir.
Annesiz ve Sevgisiz

spoiler alarmı
Elias’ın annesi çocuk yaşta (16) anne olmuştur. Madde bağımlısıdır ve ihmalkar bir karakterdir. Elias çocukluğuna dair annesinin tuhaf arkadaşlarını hatırlar. Bu hatıraların Elias için ne kadar ürkütücü olduğu, anlatırken başını hiç kaldıramamasından bile bellidir. Dedektif Hasan’ı etkileyen de çocuğun bu ürkek, tedirgin bakışları olmuştur. Yaşam çizgilerinden birinde Annesi O’nu görmek istemez ve bomba patlar. Bir diğerinde ise Annesinden beklediği o sıcak karşılamayı sonunda alır, sarılırlar ve bomba patlamaz. Ah Elias, sevgisiz korkak çocuk! Gör bak nasıl tiran olduk…
Elias Mannix sevmek ve sevilmek için, yüzbinlerce insanı öldürüyor. Zamanda seyahat ediyor. İnanılmaz işler yapan bir tarikat kuruyor. Kendi kendisinin büyük dedesi oluyor. Ve koca bir ülkenin komutanı olup, düzenin adını Know You Are Loved (Kyal) koyuyor. Hepsi bebekken ağladığında annesi O’nu görmediği için. O küçücük bedeniyle bu dünyadaki yolculuğuna yapyalnız başladığı için. İnsanı ‘bakamayacaksanız doğurmayın kardeşim’ sığlığına getiren tüm olaylar, bir çocuk sevilmediği için gerçekleşiyor. Yine aklıma Hitler geliyor. Hitler annesi tarafından sevilen, ağladığında meme verilen bir çocuk olsaydı acaba aynı Hitler olur muydu? Cevabını biz bilmiyoruz. Ama belki başka bir evrende o Hitler iyi bir ressamdır. Ve hatta Viyana Sanat Akademisi’nde kürsüsü vardır.
Senin Seçimin
Annesi tarafından sevilmeyen, ilgi görmeyen binlerce Hitler var aramızda. Patronumuz oluyor bu potansiyel Hitlerler, bazen sevgilimiz ya da apartman yöneticimiz. Belki biz de onlardan biriyiz. Fakat Elias’ın ya da Hitler’in kaderine mahkum değiliz. Sırf annemiz bizi sevmedi, emzirmedi veya yeterince ilgi göstermedi diye, tüm yetişkinliğimizi mahvedemeyiz. Çocukluğun travma yükünü, erişkinliğe taşımak bireysel bir tercih. (Korkaklık mı yoksa?) Sağlıksız bağlanılan ilişkilerin temelinde ne olduğunu bulmak ve sorunu onarmak ise başka bir tercih. Yol önünde; sevilmemiş olabilirsin ama sevmeyi öğrenebilirsin. Ya da sevilmedin diye, kimseyi sevmeden sevmeyi sevilmeyi öğrenmeden yapayalnız ölebilirsin.
Elias gibi, bu senin seçimin.
İstediğin kişi olabilirsin.
Unutmadan;
Love you are loved (sevildiğini bil)
Kaynak ve İleri Okuma:
Kaynak ve İleri Okuma:Bağlanma Teorisi ve Bağlanma Bozukluklarına Genel Bir Bakış, Eren Yıldızhan, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/266593
Bağlanma ve Psikopatoloji Attachment and Psychopathology, Sermin Kesebir, Semine Özdoğan Kavzoğlu, Mehmet Fatih Üstündağ,
https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/115119
Harlow’un Maymun Deneyleri: Annelerimize Neden Bu Kadar Bağlıyız?https://evrimagaci.org/harlowun-maymun-deneyleri-annelerimize-neden-bu-kadar-bagliyiz-8568
Sen!
Yolculuğa hazır mısın? Yeni hikayeler için:


İlham: Yalnızlık Gönül Boyu
“Cehennem acı çektiğinizi kimsenin duymadığı yerdir.”
Hallâc-ı Mansur
“Aslolan yalnızlık, nereye gidersen git. Gördüğün hiçbir şeyin önemi yok. Yaptığın her şey boşu boşuna. Aradığın hiçbir şey gerçek değil.
Tek var olan yalnızlık, her karşına çıkışında kendinle yüzleşiyorsun.”
2023’ü insanın kökten yalnızlığıyla yüzleşerek kapattık.
İyi okumalar
SON YAZILAR
- Gülçin Aksoy & Duvardaki Halı’nın Üstünde Kalanlar
- Daso Meine İçin Yazıyorum, Okursun
- Yengeç Kurdu Dolunayında Babannemle Buluşma
- Kendini Bil yada Karakter Sepeti ile Seç Kendini
- Olduğum gibi 2025



“Hitler’in Bağlanma Sorunu vs Know You Are Loved” için 3 yanıt
[…] Bağlanma kuramı ile ünlü çocuk psikiyatristi ve psikanalisti John Bowlby biraz daha radikal yaklaşır. “Başka insanlara yakından bağlanmalar, kişinin hayatının etrafında döndüğü merkezlerdir.” der. Kişinin gücünü ve yaşamdan duyduğu zevki bu bağlanmalardan aldığını iddia eder. Yalnızlığın Felsefesi kitabında Norveçli filozof Lars Svendsen de Bowlby’i bir anlamda destekler: “En yakın ve sevgili bulduğumuz birini kaybettiğimizde varoluşa verdiğimiz anlamın çoğu kaybolur. Hayata verdiğimiz anlamın ne kadarının onlarla ilişkilerimize bağlı olduğunu maalesef çoğu kez ancak onları kaybettikten sonra anlarız” hatırlatmasını yapar. Svendsen kaybın kişi üzerindeki etkisinin ne derece ağır olabileceğini de tüm hayatını birlikte geçirdiği annesini kaybetmiş Roland Barthes’ın Yas Günlüğü’nden şu pasajla gösterir: […]
[…] ve ‘nesne ilişkileri kuramına’ da temel oluşturduğundan bahseder. (Bağlanma kuramını Hitler’in Bağlanma Sorunu ve Know You Are Loved yazımda uzun uzun anlatmıştım, merak edenler bakabilir.) Aynı makalede Kahraman çocuğun […]
[…] Hitler’in Bağlanma Sorunu vs Know You Are Loved […]