“Yalnızlık Allah’a mahsustur.”
Mevlana Celaleddin Rumi
Post-modern dünyada kaleme alınmış ‘yalnızlık’ konulu hemen hemen her metnin ‘modern insan’ tanımlamasıyla başlaması tesadüf mü? Ben de yazıma, modern insanın kalabalıklar içindeki yalnızlığı gibi, milyonlarca kez söylenmiş fakat ne söylenmek istediği üzerine pek düşünülmemiş bir giriş yapmak isterdim. Yalnızlığın felsefesi hakkında konuşmak çok uzun, derin ve biraz da hummalı bir süreç, oysa. Neresinden tutsan başka bir kapı açıyor. Birçok düşünür ve psikiyatrist yalnızlığın tehlikeli olduğunu söylerken, bir o kadarı da ‘gerekli’ diyor. Ben de ‘kaliteli’ yalnızlığın modern insan için zehir değil, ekmek ve su kadar önemli olduğu görüşünü savunuyorum. En azından kaliteli ve tecrit sayılmayan bir yalnızlığın.

Yalnızlığa Borçlu Olduklarımız
“Bir insan yalnızken rahat değilse, başkalarıyla da rahat olamaz.” diyor Richard Sennett, 1981’de Michel Foucault’yla birlikte kaleme aldığı “Sexuality and Solitude” isimli makalesinde. Edebiyat dünyasının en meşhur yalnızlarından Franz Kafka da “olabildiğince yalnız kalmalıyım.” diyor ve devam ediyor: “Hayatta başardığım ne varsa, yalnızlığımın karşılığıdır.” Kafka’yla ortak hislerimiz zaman zaman içimi karartıp beni bir nebze ürkütse de, yine aynı noktada buluştuğumuza şaşırmıyorum. Bireysel yaşamımda ‘başarı’ olarak addedebileceğim birçok şeyi, yalnız olabildiğim ve düşünebildiğim zamanlara borçluyum. Çünkü insanın düşünmek için yalnız kalmaya ihtiyacı var. Psikiyatritst Alper Hasanoğlu, yalnızlığın normalliğinden bahsederken söylediği gibi “Yalnız kalın ve sevişin!”
Yalnız kalamadığı her gün gücünden bir şeylerin gittiğini söyleyen Charles Bukowski de, “yalnızlığımı alırsanız yemeğimi ve suyumu almış kadar olursunuz” diyerek sarılıyor yalnızlığına. Öyle haklısın ki alkolik moruk diyorum Bukowski’ye; aklıma istemeden aynı evin içine sıkıştığım tüm o ilişkilerim geliyor. Açlık, susuzluk gibi yalnızlığa duyduğum o müthiş özlem; nolur biraz yalnız kalayım diye yalvarışlarım ve asla kalamayışlarım. Bu yazıyı kaleme alırken ise yalnızım; yazdığım ve yazmaktan gurur duyduğum her kelimeyi yalnızken yazdım. Şimdi aklıma gelince yüzümde tebessüm bırakan birçok sokağı, kenti, caddeyi, denizi ve ormanı yalnız keşfettim. Beni yeryüzüne bağlayan ve yaşadığımı hatırlatan onca dansta, yalnız köklendim. Fakat hangi yalnız? Nasıl bir yalnızlık? Benim sarıldığım yalnızlığım ‘tek başınalık’ hali. Yani İngilizce’deki solitude kavramı, yalnızlık ne kadar olumsuzsa, tek başına olmak o kadar olumlu, hala.
Yalnızlığın Felsefesi : Aslolan Yalnızlıktır
Türk Dil Kurumu sözlüğünde ‘yalnız’ kelimesini arattığımızda karşımıza ilk sıfat olan yalnız çıkıyor: yanında başkaları bulunmayan. İkinci anlamda zarf var, tek başına olma hali. Ardından ‘sadece’ anlamına gelen bir diğer zarf ve böyle üç farklı anlam daha sıralanıyor. Oysa yalnızlıkla ilgili İngilizce literatür taraması yaptığımızda karşımıza olumlu ve olumsuz olmak üzere farklı türlerde yalnızlık çıkıyor. Loneliness denilen yalnızlık türü negatif yönleriyle yalnızlığı ele alırken, solitude ise tek başınalığın olumlu yönüyle değerlendiriliyor.
“Aslolan yalnızlık, nereye gidersen git. Gördüğün hiçbir şeyin önemi yok. Yaptığın her şey boşu boşuna. Aradığın hiçbir şey gerçek değil.
Georges Perec, Uyuyan Adam (Un homme qui dort)
Tek var olan yalnızlık, her karşına çıkışında kendinle yüzleşiyorsun.”
Felsefeci Dr. Rubin Gotesky yalnızlığı dört türe ayırıyor ve bu dört türün de kendine özgü biçimlerde öznel olarak deneyimlendiğini savunuyor. Gotesky’e göre nötr bir yalnızlık var; ne olumlu ne olumsuz olarak etkisi hissedilmiyor. Tecriti de kapsayan bir yalnızlık var ki bu kişide olumsuz deneyimleniyor. Bir de olumlu yalnızlık var; literatürde bu tür solitude (tek başınalık) olarak geçiyor. Benim, Bukowski’nin, Kafka’nın ve daha birçok yazarın sığındığı yer burası. Fakat insanı kahreden, içine düştükçe derinleşen yalnızlıklar da var. Aslolan ve asla kaybolmayan. İnsanın varoluşuyla yüzleştiğinde fark ettiği yalnızlık, kendi yalnızlığı.
Yalnızlığın Felsefesi İnsan, İnsanın Mayasında Yalnızlık Var
“Yalnızlık öz-bilincin asli yapısıdır. İnsan kendi içini görmeye kalktığında ‘boşluk, kimsesizlik ve yeis, yani kısaca yalnızlık’ bulur.”
Ben Mijuskovic, Loneliness in Philosophy
Varoluşçuluk ve yalnızlık konularında çalışan Amerikalı filozof ve yazar Ben Mijuskovic’in yalnızlık teorisine göre insan yalnızdır ve bu yalnızlık sonsuzdur. Yalnızlık felsefesi hakkında çokça düşünen Mijuskovic’e göre insan bilincinin temel özelliğinde içsel/varoluşsal bir yalnızlık vardır. Diğer insanlarla kurduğumuz bağlar veya sosyal etkileşimler, bireyin içsel yalnızlığına etki etmez. Çünkü insan bir başkasının öznel deneyimlerini anlama konusunda sınırlı yeteneğe sahiptir. En yakın ilişkilerde bile (örneğin kırk yıl süren evlilikler) bireyler birbirlerini tamamen anlayamazlar. (Beni hiç anlamıyorsun çığlıklarıyla ettiğimiz tüm o kavgaları düşünelim.) Mijuskovic de aslında İranlı şair Füruğ Ferruhzad ile aynı şeyi savunur; insanlar birbirlerini tam olarak anlayamazlar, ancak hissedebilirler. Felsefeci Mijuskovic, Farsça’nın büyülü kelimeleriyle konuşan Füruğ kadar romantik değildir. Mijuskovic bireyler arasındaki tüm etkileşime rağmen yalnızlığın içsel olarak hep devam ettiğini söylerken, üslubu serttir. Fakat bu yalnızlık kişinin öz benlik inşasında önemli rol oynadığından, kişisel gelişiminin yapı taşı olarak kullanılabilir.
20 yy düşünürlerinden Avusturyalı-Britanyalı filozof Ludwig Wittgenstein da Mijuskovic’in görüşlerini destekler biçimde ‘dilin doğal eksikliğini’ savunur. Wittgenstein’a göre dil bir şeyi anlatmaktan ziyade, sınırları belirlemenin aracıdır. Yani insanlar iletişim kurarlar, fakat birbirlerini gerçekten anlamaları olanaksızdır. Birey ne bir başkasının deneyimini anlayabilir, ne de kendisi anlaşılabilir. Hegel’e atfedilen ‘beni bir kişi anladı o da yanlış anladı’ sözü, Witthenstein’ın görüşünün özeti gibidir. (Bahsi geçen bir kişinin Marx olduğu söylenir.)
Yalnızlık Cezası
Fakat insan sosyal bir canlıdır ve kabileden ayrı kalmak ölümcül sonuçlar doğurabilir. Arkaik insan için bir başkası yaşamda kalmanın anahtarıdır. Çünkü ormanın sonsuz tehlikeleri karşısında kürksüz ve güçsüz insan, ancak diğerleriyle var olabilir, güçlenebilir, yemek yiyebilir ve güvenle uyuyabilir. Avcı-toplayıcı atalarımız kabile kültürünü, buğdayla tanışınca tarım kültürüne bırakır. Artık aslan avlamak yerine patates haşlasa da, o patatesi sofraya koyana kadar insanın insana ihtiyacı vardır. Tarlayı sürmek, ekini toplamak, yemeği pişirmek, kıyafet dikmek, çocuk yetiştirmek… Her şey iştir ve insan demek iş gücü demektir. Böyle bir dünyada ancak deliler tek başına yaşayabilir.
18 yy İskoç filozofu David Hume da insanların sosyal varlıklar olduğunu ve sosyal etkileşimlerinin kişisel gelişimlerini birebir etkilediğini söyler. “Tam bir yalnızlık belki de çekebileceğimiz en büyük cezadır” der. Din düşünürleri tarafından övülen inzivanın (evlenmeme, perhiz vb) tümüyle insan doğasına aykırı olduğunu savunur. Ayak İşleri dizisinin ikinci sezonunun birinci bölümünde inzivadaki Vedat’ı ziyaret eden Evren, Hume’dan şunları alıntılayarak aynı görüşü savunur:
“Doğanın tüm güçleri ve öğeleri tek bir insana hizmet etmek ve boyun eğmek için el birliği etseler; güneş onun buyruğu üzerine doğsa ve batsa, denizler ve ırmaklar onun dilediği gibi aksa ve toprak ona yararlı olan ya da hoş gelen her şeyi kendiliğinden sağlasa da, yine de ona en azından kendisiyle mutluluğunu paylaşacacağı ve saygısından ve dostluğundan yararlanacağı tek bir kişi verinceye dek o insan mutlu olmayacaktır.”
David Hume – Inquiries Conceming Human Understanding and Conceming The Principles of Morals
Duygudaşlık Yoksa, Yalnızsın
Bağlanma kuramı ile ünlü çocuk psikiyatristi ve psikanalisti John Bowlby biraz daha radikal yaklaşır. “Başka insanlara yakından bağlanmalar, kişinin hayatının etrafında döndüğü merkezlerdir.” der. Kişinin gücünü ve yaşamdan duyduğu zevki bu bağlanmalardan aldığını iddia eder. Yalnızlığın Felsefesi kitabında Norveçli filozof Lars Svendsen de Bowlby’i bir anlamda destekler: “En yakın ve sevgili bulduğumuz birini kaybettiğimizde varoluşa verdiğimiz anlamın çoğu kaybolur. Hayata verdiğimiz anlamın ne kadarının onlarla ilişkilerimize bağlı olduğunu maalesef çoğu kez ancak onları kaybettikten sonra anlarız” hatırlatmasını yapar. Svendsen kaybın kişi üzerindeki etkisinin ne derece ağır olabileceğini de tüm hayatını birlikte geçirdiği annesini kaybetmiş Roland Barthes’ın Yas Günlüğü’nden şu pasajla gösterir:
“Soğuk, gece, kış. Sıcak bir yerdeyim ama yine de yalnızım. Bu yalnızlık içinde doğal olarak var olmaya, harekete geçmeye, çalışmaya alışmam gerekeceğini anlıyorum. “Yok oluşun varlığı” eşliğinde, onun tarafından yakalanmış olarak.”
Roland Barthes – Yas Günlüğü
İnsanların doğuştan gelen bir empati yeteneğine sahip olduğunu iddia eden İskoç filozofu ve ekonomist (nam-ı diğer kapitalizmin babası) Adam Smith, tam tersini savunur. “Ahlaki Duygular Teorisi” kuramına göre, insanlar başkalarının duygusal durumlarını doğal olarak anlarlar ve bu durumlara duygusal tepkiler verirler. Roma’nın ünlü devlet adamı ve düşünürü Cicero MÖ 45 yılının şubat ayında biricik kızı Tullia’yı kaybettikten sonra yasın karanlık kuyularına düşer. Kızından geriye kalan tek dostu yalnızlık Cicero’yu sarar, dış dünyadan uzaklaştırır ve içine dönerek kendi benliğiyle yüzleşir. Cicero en önemli felsefi eserlerini bu yas döneminde kaleme alır. Kederiyle mücadele etmek için, kendisinden önce benzer durumları tecrübe etmiş kişilerin varlığına sığınır çünkü. “Birini harekete geçiren tutkular ne olursa olsun -gurur, hırs, açgözlülük, merak, öç ya da şehvet- tümünün ruhu ya da can veren ilkesi duygudaşlıktır.” diyen Adam Smith de haklı çıkar böylece. En azından yalnızlığın felsefesi konusunda.
Yas, yani bir kaybın ardından içine düşülen yalnızlık çukuru, kişinin er geç yüzleşmek zorunda kalacağı en ağır deneyimlerden biri olsa gerek. Şu sıralar içinde yüzdüğüm bu dehliz, yalnızlık üzerine uzun okumalar yapmamın ve böylece kaybımın gönlümde bıraktığı sızıyı unutmaya çalışmamın ana sebebi. Bu çabalarımın ne kadar etkili olduğunu söylemek güç ya; geçici yalnızlığım bizi yalnızlığın felsefesi nedir sorusundan türlerine getiriyor.

Yalnızlığın Türleri
Lars Svendsen kronik, duruma bağlı ve geçici olmak üzere yalnızlığı üç türe ayırır. Yalnızlığın felsefesi sorulduğunda Yalın Alpay da Yanlış Okumalar programında Svendsen’le aynı pencereden bakar yalnızlığa. Dünyanın var olan sistemine ait hissetmeyen bir ayrık otu olarak tanımlar Alpay konuşmasında kronik yalnızı. Svendsen ise kronik yalnızlığı daha edebi bir ifadeyle ‘insanın kendinden kökleniyormuş gibi’ şeklinde tanımlar. Bu yalnızlık içseldir, dış etkiler değişse bile bireyin yalnızlığı değişmez. Duruma bağlı yalnızlık ise dışsal sebeplerden kaynaklanır. Ölüm, ayrılık veya göç gibi durumlarda ortaya çıkar. Genelde kaybın yokluğuyla yaşamayı öğrenmeye başladıktan sonra kendiliğinden yok olur. Geçici yalnızlığı ise, ‘ister kalabalık ister tek başına, ansızın bizi ele geçiren yalnızlık’ şeklinde tanımlar Svendsen. Hemen hemen herkesin hayatının bir döneminde bu yalnızlıkla tanıştığını söyler.
“Yalnızlık başkalarıyla ilişkimiz üzerine düşünebileceğimiz ve onlara gerçekten ne kadar ihtiyacımız olduğunu hissedebileceğimiz bir alan yaratır.”
Lars Svendsen, Yalnızlığın Felsefesi
Ünlü sosyolog Robert S. Weiss ise duygusal ve sosyal olmak üzere iki tür yalnızlıktan söz eder. Toplumla bütünleşmede duyulan eksiklik, bireyin sosyal bağlarının zayıflığı veya yokluğu sosyal yalnızlıktır. Bu yalnızlık beraberinde sosyal izolasyonu da getirebilir. Duygusal yalnızlık ise, bireyin yakın ilişkilerindeki eksiklik veya tatminsizliktir. Bireyin yakın ilişkileri ve iyi sosyal etkileşimleri bulunsa da, kişi duygusal olarak desteklenmiyor veya anlaşılmıyor hissedebilir. (bkz: Ferhan Şensoy yalnızlığı) Bu durumda duygusal yalnızlık, beraberinde yabancılaşmayı da getirir. Weiss, sosyal ve duygusal yalnızlık arasındaki bağın gücüne dikkat çeker ve genelde bu iki türün beraber ortaya çıktığını savunur. Sosyal izolasyon, zayıf sosyal bağlar, samimiyetsiz ilişkiler, duygusal tatminsizlik gibi durumlarda yalnızlık hissi hem sosyal hem de duygusal olarak kendini gösterir. Yalnızlığın felsefesi üzerine çokça üretmiş Weiss da her insanın hayatının bir döneminde yalnızlık yaşadığını iddia etmiştir.
Yalnızlığın Felsefi Tanımı: Umduğun ve Bulduğun Arasında
Kişilerarası ilişkiler konusunda önemli teoriler geliştirmiş psikiyatrist ve psikanalist Harry Stack Sullivan için yalnızlık insanlığın karşılaşacağı en acı duygulardan biridir. Sullivan yalnızlık ve terk edilme korkusunun doğuştan gelen bir kaygı olduğunu söyler. Sullivan’ın ikili davranış kuramına göre, bireyin davranışlarını başkalarıyla etkileşimlerindeki ikili dinamikler etkiler. Bireyin geliştirdiği sosyal ilişkiler ve toplumla etkileşimi, kişilik gelişiminde doğrudan etkilidir. Yani Sullivan’a göre kişilik bozuklukları ve ruhsal rahatsızlıklar, sosyal ilişkilerdeki sorunlardan/anormalliklerden doğar. Sullivan’a göre yalnızlığın felsefesi insan için zehirdir.
Doç. Dr. Hakan Sarıçam da Covid-19 sonrası yayımladığı makalesinde benzer bir görüşten John H. Berg ve Letitia Anne Peplau aracılığıyla bahseder: “Peplau ve Perlman’a göre yalnızlık, bireyin istediği ve beklediği sosyal ilişkileri ne derece başardığı ve ulaştığıdır.” Sonrasında ise yalnızlıkla ilgili okuduğum en güzel tanımlamalardan birini yapar: “Bir diğer ifadeyle ilişkide umduğu ile sahip olduğu arasındaki farka yalnızlık denir.” Bireyin sosyal ilişkiler kuramaması ya da var olan ilişkiden arzuladığı doyumu alamaması olarak tanımlar yalnızlığı. Hoşa gitmeyen bir deneyim olarak hatırlandığını iddia eder. Peki henüz kendisiyle sağlıklı bir ilişki kurmayı öğrenememiş insan, diğerleriyle nasıl olup da anlaşacaktır?
Buraya kadar gelmiş okurun, ne kadar dikkatli bir biçimde ‘varoluşsal yalnızlık’tan kaçındığımı fark ettiğini varsayıyorum. Biraz daha kaçacağım.
Yalnızlığın Felsefesi Değil Fiziksel Etkisi Ölümcüdür
Varoluşçulardan kaçınmam boşuna değil. Yabancılaşmanın tehlikeli çukuruna düşmeden, yalnızlığın felsefesi hakkında konuşmak oldukça güç. Hele ki yalnızlığın iyi halinden. Çünkü çoğu durumda yalnızlık ölümcül bir soruna da dönüşebilir istemeden. Oğuz Atay Tutunamayanlar’da “Kelime ve yalnızlık hayatın tadı tuzu” dedirtir Selim Işık’a, Dün, Bugün, Yarın destanında. Sonra açıklatır mısrayı: “Önce kelime vardı diye başlıyor Yohanna’ya göre İncil. Kelimeden önce de Yalnızlık vardı. Ve kelimeden sonra da var olmaya devam etti Yalnızlık..” Yalnızlık büyüyüp dayanılmaz olduğunda ise kendini öldürür Selim, yalnızlıktan. Modern insan yalnızlığının da, kabilesinden dışlanan arkaik insan kadar öldürücü olabileceğini gösterir böylece bize Atay. Üstelik haklıdır da.
Yalnızlığın felsefesi değil, etkileri bazen yıpratır. Çünkü özkıyıma varan depresyonu beslemezse yalnızlık, başka şeyler yapabilir insana. COVID-19 pandemi süresince tüm dünya deneyimledik bunu. Sosyal izolasyonla birleşen duygusal yalnızlık, öldürebilir insanı. Üstelik yalnızlık sadece ruhsal dengemizi bozmaz. Yalnızlığın mental yükü kadar, fiziksel riskleri de zararlıdır insana. Yalnızlık ve somatik etkileri üzerine özellikle COVID-19 ardından gerçekleştirilmiş birçok araştırma bu görüşün haklılığını gösterir, maalesef. Yalnızlığın Felsefesi kitabında Svendsen, intihara bağlı ölümler hesaba katılmadığı halde, yalnızlığın ölüm oranında güçlü bir ön gösterge olduğunu söyler. Yalnızlık ve sağlık ilişkisini inceleyen 148 inceleme üzerine yapılan çalışmadan örneklerle destekler görüşünü:

Yalnızlığın Fiziksel Etkileri
- Ölüm riski günde 10-15 sigara içmek, obezite ya da hareketsizlikle karşılaştırıldığında daha yüksektir
- Kan basıncına ve bağışıklık sistemine tesir eder ve stres hormonu artar
- Bunama riskini arttırır
- Tüm bilişsel yetileri zayıflatır
- Yaşlanma sürecini hızlandırır
- Eşit miktarda uyusa da yalnız insanın uyku kalitesi düşüktür ve sık uyanır.
Sarıçam da aynı makalede COVID-19 ardından yapılan araştırmalarda, sosyal izolasyonun dehşetli etkilerinden söz eder. Pandemi sonrası gerçekleştirilen çalışmalarda (2020-2021 yılları arasında), Finlandiya, Almanya, Birleşik Krallık, Kanada, Brezilya ve Türkiye gibi dünyanın farklı coğrafyalarındaki her ülkede, fiziksel ve ruhsal hastalıklarda artış görüldüğünü, tüm yetişkinlerin psikolojik sağlamlığını olumsuz etkilendiğini söyler. Durum yaşlılarda daha da vahimdir. Çalışmalar gösterir ki, COVID-19 pandemi sonrasında, yaşlıların yalnızlık oranında %7.2’lik artış vardır. Dünya her geçen gün biraz daha yalnızlaşır. Bayramda torun bekleyen yaşlılar, reklamlara inat hala yalnızdır. Gel de sen yalnızlığın felsefesi dediğimiz şeyi, sen bir reklama sığdır.
Yalnızlığın Felfesinde İyi Hal: Bir Gün Tek Başına

“Olumsuz yalnızlıktan, tecritten ayırt edilmesi zor olsa da, kuşkusuz ki yalnızlık, ruhun kökten ve hiç bitmeyecek bir gereksinimidir.”
Eugenio Borgna, Ruhun Yalnızlığı
Peki hep mi acı verir yalnızlık? Hiç mi yoktur iyi tarafı? Kişisel deneyimim bunun duruma göre değişkenlik gösterdiği yönünde. Gecenin bir yarısı, ateşten ve sıtmadan zangır zangır titrerken bir parola hasret bırakan yalnızlık kötüdür zannımca. Aynalardan geçip, kendini bulduğun ve sessizlikle yoğrulduğun yalnızlık ise kıymetlidir. O yalnızlığın adı inziva olur bazı, bazen dağlara kaçmaktır ya da kapanmaktır bir odaya. Rumi’nin kırk gün kırk gece çektiği çiledir. “Sessizlik taşlarıyla yapılandırılmış, yaratıcı her yalnızlığın” olumlu olabileceğini söyler Ruhun Yalnızlığı kitabında İtalyan psikiyatrist ve filozof Eugenio Borgna. “Yalnızlık sessizliğin, sessizlik de yalnızlığın metaforudur.” der ve iki olgunun birbirine bağlı ancak birbirlerinden ayrı olduğunu savunur.
Bütün hayatını Denemeler’i yazmaya adayan 16. yüzyıl Fransız filozofu Montaigne için yalnızlık ve sessizlik insanın kendi benliğini bulması için yegane koşuldur. Bu nedenle otuz sekiz yaşında kapandığı şatosunda tamamen inzivada, kitaplarıyla beraber insanın ruhunu anlama yolculuğuna çıkar. Yalnızlığın felsefesi hakkında uzun uzun düşünecek vakti olan filozof sonunda “Yalnız yaşamanın bir tek amacı vardır sanıyorum; o da daha başıboş, daha rahat yaşamak.” der. “Fakat her zaman, buna hangi yoldan varacağımızı pek bilmiyoruz.” diye devam eder. Majör depresyon nedeniyle istemsizce girdiğim uzun soluklu inzivamda, kelimelerin sessizliğe dönüştüğü o uzun yolculukta ben de hak verdim Borgna’ya. Fakat -belki de- şatom olmadığı için, Montaigne olamadım haliyle.
Yalnızlığın Felsefesinde Sakin Durak: Hele Şükür Sessizlik
Prof. Dr. Yavuz Kızılçim, Karşılaştırmalı Bir Çözümleme Denemesi (Montaigne -Rousseau-Baudelaire) isimli denemesinde üç yazarın benzerliklerine odaklanır. Çevrelerinde süregelen yaşamın ve toplumun duyarsızlığı karşısında iç dünyalarına yönelen üç farklı isim de aynı ‘yalnızlık şatosu’na hapsolmayı ve burada üretmeyi seçmiştir. Yalnızlığın felsefesi üç yazarın da yapıtlarında yoğun bir alan kaplar; “Yapıtların başlıklarından başlayarak en son tümceye dek, bu yalnızlık duygusu her zaman belirleyicidir.” der Kızılçim. “Aslında her şey yalnızlık duygusunun altını çizmek için yapılmış görünür.”
17 yy aydınlanmacı filozoflarından Jean-Jacques Rousseau, toplumsal düzenin ve yapay normların yarattığı yabancılaşma hissinden kurtulmak için doğal duruma ve basitliğe dönmek gerektiğini savunur. “Yalnızlığımda, onlarla birlikte yaşıyor olmaktan yüz defa daha mutluyum.“ derken Rousseau Cenevre’de doğanın içinde kendiyle baş başalığın üretken denizindedir. İçsel huzurun doğa ile birey arasındaki bağla sağlanabileceğine inanır çünkü. “Dünyayı tümüyle boşlayarak, mutlak bir inzivaya çekilerek yani toplumun patırtılarından etkilenmeden uzun uzadıya, rahat rahat derin düşüncelere dalarak” ermiştir buraya. Çünkü yalnızlığın felsefesi hakkında düşünebilmek için, önce ‘herkesin susması’ gerekir.
“Hele şükür! Yalnızım! Gecikmiş, yorgunluktan bitmiş birkaç arabanın uğultusundan başka bir şey duyulmuyor artık. Dinlenişe ermesek de sessizliğe ereceğiz birkaç saat boyunca. Hele şükür! İnsan yüzünün zulmünden kurtuldum, yalnız kendi kendimden çekeceğim artık.“
Charles Baudelaire
Sessizliğe bunca şükür eden, sözlerin sahibi 19. Yy Fransız şair Charles Baudelaire ise kent yalnızıdır. Paris’in modern şehir yaşamı doğayla arasına girer Baudelaire’in ve yabancılaşır şair. Ve belki de bu nedenle “hep bulunmadığı yerde rahat edecekmiş” hissiyle yaşar. Baudelaire’in yalnızlığını sanat sarar ama yine de “any where out of the world- dünyadan öte olsun da neresi olursa olsun” der.
Çölde Kalabalıklar
“Kendimizi sayılı insanın arasında ya da büyük bir kalabalık içinde yalnız hissedip de, çölde yalnız hissetmediğimiz olabilir.” diyor psikiyatrist Borgna kitabında. Fakat bunun için insanın bir ‘sabah yıldızına’ ihtiyacı olduğunu hatırlatıyor, yani “varoluşun eşlikçisi bir umuda”. İnancı tamsa ve Tanrı varsa kalbinde, asla o tüketen yalnızlığa düşmeyeceğini söylüyor insanın. Ve bazen bazılarıyla yalnızlıklarımızın uyuşabileceğini ve belki de karışabileceğini. Tecrit gibi insanın canına/aklına/ruhuna kast eden bir yalnızlık değil elbet söz ettiği.
Borgna’ya katılmadan edemiyorum ben de. Yalnızlığın felsefesi içine girdikçe daha da derine çeken, sessizleştikçe çığlıkları yükselen sonsuz bir konu. Fakat üzerine düşündükçe gerçek yalnızlığın ne olduğu sorusu belirsizleşiyor zihnimde. Borgna’nın hatırlattığı gibi bütünün parçası olduğunu hissettiğinde asla ‘tek’ olmayacağını ‘bir’ olacağını biliyor çünkü insan. Biliyorum ben mesela: birken tüm kainatla, nasıl tek kalırım bu dünyada? Allah var ve yalnızlık ancak O’na mahsus. Biliyorum, biliyorum çünkü otuz sene yapayalnızdım bu dünyada. Ne birdim Allah’la, ne bilirdim, kimsesizdim. Şimdi “yaşadığımız ve içinde öldüğümüz yalnızlığın” kalelerini fethederken tek tek, asla yalnız değilim. Allah var ve tüm varlıkla birim.
*Ruhun Yalnızlığı kitabında Eugenio Borgna’nın tanımı.
Sıradaki Methiye:
Dünyaya Fırlatılmış Yalnız İnsan: varoluş sancılarıyla, kalabalıklar içindeki kent yalnızlarına.
Özeleştiri: Yalnızca batı literatürünü hızlıca tarayacak fırsat bulabildiğimden, bu yazıya sentezlemek istediğim doğuda, özellikle tasavvufta önemli bir kavram olan ‘inziva‘ konusuna gönlümce değinemedim. Belki de içten içe üstünkörü geçiştirmemek istemedim. İleride inziva ve sessizlik üzerine başlı başına bir şeyler hazırlarım belki. Belki de sadece susarım. Kim bilir?
Kaynak ve İleri Okuma:
Yalnızlığın Felsefesi, Lars Svendsen
Ruhun Yalnızlığı, Eugenio Borgna
COVID-19 Sonrası Yetişkinlerde Yalnızlık: UCLA Yalnızlık Ölçeği Kısa Formunun (UYÖKF-6) Psikometrik Özellikleri, Doç. Dr. Hakan SARIÇAM
Karşılaştırmalı Bir Çözümleme Denemesi (Montaigne -Rousseau-Baudelaire) Yrd. Doç. Dr Yavuz KIZILÇİM
Cinsellik ve Yalnızlık: Cinselliğin Hükümranlığı ve Kimliği Belirlemesi Üzerine, Richard Sennett, Michel Foucault’ “Sexuality and Solitude” Çeviri: Elçin Gen
The Phenomenon of Loneliness in Schoenberg’s Erwartung, Mike Ford
Loneliness in Philosophy, Psychology, and Literature, Ben Mijuskovic
Yetişkinler İçin Sosyal ve Duygusal Yalnızlık Ölçeği’nin (SELSA-S) Türk Kültürüne Uyarlaması: Geçerlilik ve Güvenirlik Çalışması1 Araştırma Makalesi, Hanife Akgül
Cicero’da Ruh Halleri Üzerine Bir Çözümleme – Cana Vilken Çoraklı
kendime notlar:
UCLA yalnızlık ölçeği araması yaparken, aradığın-aramadığın-ne var-ne-yok bulma motoru bana ‘monofobi’ diye bir kavram hatırlattı. Pandemi süresince ve sonrasında da epeyce bir dönem yaşadığım ‘yalnız kalamama korkusu’. O dönem ailem, partnerim ve arkadaşlarım dahil kimseyle bu korkumu paylaş-a-mamıştım. Demek ki ‘duygusal yalnızlık illeti’ daha o vakitlerden yakama yapışmış, beni varoluşsal krizlere sürüklemiş de anlamamışım. Ananeciğimin ani kaybından sonra, monofobim iyice artmış, fakat duygularımı gizleme konusundaki uzmanlığım nedeniyle herkesten saklamayı başarmıştım. O dönem için sadece psikiyatristimle konuyu konuşma cesareti gösterebilmiştim. Bu bile uzun uzun neden böyle hissettiğimi düşünüp, kendimce bir açıklama bulabildikten sonra gerçekleşmişti. Doktorum bulduğum gerekçelere hak vermiş, bilişsel davranışçı terapi önermiş ve ilaçlarıma bir yenisini daha eklemişti.
Monofobi, genel olarak yalnız kalamama korkusu. Fiziksel olarak yalnız kalma durumunda kişinin olabileceklerden duyduğu irrasyonel endişeler neticesinde serpilip gelişiyor. Yalnız kaldığımda geçirdiğim disforik atağın ardından, bedenime fiziksel zarara kadar giden ve neredeyse canıma mal olacak bir kriz sonrasında, evde yalnız kalamadığımı fark ettim, pandemide. Bu korkumun temelinde hayatta kalma içgüdüm vardı. Kendimle baş başa kaldığımda, kendime yapabileceklerim beni endişelendiriyor ve açık açık delirmekten ve sonrasında elbette ölmekten korkuyordum. Bipolarla el ele veren dikkat dağınıklığının dürtüsel mekanizmaları, insana bir anda dünyayı yaktırabilir. Bilen bilir, anlık verilen kararlar tüm ömre mal olacak sonuçlar doğurabilir.
Elbette dürtülerini henüz kontrol etmeyi öğrenememiş daha genç Ecem için, yalnızlık tehlikeli idi, o dönemde. Kendimle savaşa savaşa, en girilmez odalarda en derin yaralarımı kanata kanata yalnız kalmayı öğrendim. Kendimle baş başa. Artık fiziksel olarak yalnız kalıp, kendime zarar vermekten korkmuyorum. Şimdi yalnızlığın başka bir boyutunu ve hiç görmediğim yokluğunu deneyimliyorum. Yalnızlığın çeşitli limanlarında gezerek bir türkü tutturuyorum: ‘yalnızlık ömür boyu’.
Yalnızlığın birbirinden farklı birçok boyutunu deneyimleme fırsatım oldu. Henüz ergenliğimin en şiddetli zaman diliminde, tanıdığım herkesten ve her şeyden uzak kıta değiştirip yeni bir düzen kurmaya çabaladığımda tanıştım yalnızlık kavramıyla. Kanada’da tecritte gibi geçirdiğim uzun aylar bana yalnızlığın insanın başına gelebilecek en kötü şeylerden biri olduğu gerçeğini çok erken yaşta öğretti. İstanbul’un güvenlik kameralarından Taksim’i izlerken, neredeyse şairene bir hasretle anadilimde küfretmeyi özlüyordum. Türkçeyi ne çok sevdiğimi ve ömrümün sonuna kadar sürekli konuşmak istediğim yegane dil olduğunu da yine o vakitler keşfettim. Kanada macerası benim için kalp kırıklığı, birbirinden eğlenceli parti ve müzik deneyimi, tek başınalığın muhteşem özgüveni ve bir miktar psikoloji bilgisi bıraktı. Yalnızlık ve solitude (tek başınalık) arasındaki farkı da böylelikle deneyimleyerek öğrendim. Yalnızlık negatif bir durumken, tek başınalık (solitude) insana Hulk motivasyonu sağlıyordu ve oldukça pozitif bir değerdi. On dokuz yaşımdan beri biliyorum, yeryüzünde nereye gitsem, hayatta kalmanın ve hatta keyfimce yaşamanın bir yolunu buldum, bulurum.
Aylar boyunca evden hatta tek bir odadan çık-a-madığım, sessizlik orucuyla dünyaya kendimi kapattığım bir dönem var bir de. İnziva denemeyecek kadar acılı olan bir yalnızlık. Beni ben yapan birçok deneyimi o yalnızlıkta buldum. Ve öğrendim, öğreniyorum; insan yalnızlığında ne kadar mutluysa, o kadar mutlu dünyayla da.
Dosya Hakkında:
İlham: Yalnızlık Gönül Boyu
Şarkılardan şiirlerden geçip içimize işleyen yalnızlığı, tercih ve tecrit arasındaki farkı, yalnızlığın felsefesini ve üstümüze vazife gibi psikolojisini arıyoruz.
İyi okumalar
Katkı sunmak veyahut soru sormak için:
ecemengine@gmail.com
Basılı yayıncılığın derinlemesine inceleme kültürü şimdi simülasyonda, DOSYA‘da.
Her satır bir keşif, her başlık yeni bir hikayenin kapısını aralıyor, soruyoruz. İlham veren fikirlerin ve radara takılan teknolojilerin izinde, arıyor, tarıyor, cevapları DOSYA’ya ekliyoruz.
Henüz sessiz ama her an gürültü yapmaya hazır!
Sen de hazırsan, DOSYA‘yı açıyoruz.
Sen!
Yolculuğa hazır mısın? Yeni hikayeler için:
