Lezzetli Kuruyemiş Lezzetsiz Film

Beyoğlu Sineması yenilenen haliyle dünya filmlerini ağırlıyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin İstanbul Senin uygulaması üzerinden ücretsiz bilet temin edilerek etkinliklere katılınabilir. Kentli olmanın hakkını vermeyi severim. Hem madem ücretsiz böyle kültürel aktiviteler var, neden katılmayayım ki diyerek hemen bilet aldım. Bu ayın konuk ülkesi Peru imiş, sonuncu filme yetiştim: Lezzetli Kuruyemiş (Deliciosa Fruta Seca). 82 dakika boyunca altmış yaşında olduğu iddia edilen ama nedense seksen yaşında gibi gösterilen bir kadının genç dans öğretmeniyle fingirdeşerek kendini yeniden bulma hikayesi. Neredeyse karikatürize edilmiş bu özgürleşen kadın dramasını, sınıfsal kaygılardan arındırılmış hayat akışını ve yaşa aldırmayan aşkları, marinera dansında marine edilmiş biçimde izledik. 82 dakika, kıpırdamadan. Beyoğlu Sineması’nda. Dansın iyileştirici gücü bile filmi iyileştirmeye yetmedi.

Tuhaf ki filmin başrolü ve baş dansçısı bu afişteki abimiz değil. Hatta filmde o kadar az sahnede varki, afişte görmesem hatırlamam.

Lezzetli Kuruyemiş kocadan kurtulup kendini bulmaya çıkan tüm kadın filmlerinde var olan klişelerin hepsine ve daha fazlasına sahipti. Ben ADHD sahibi (arkadaşımın Türkçe haliyle belirttiği gibi götünde kurt olan) bir insanım. Bir buçuk saat boyunca hareketsiz durmak eğer ki seyahat halinde değilsem benim için işkenceye eşdeğer. Hele ki koca ekranda seksen dakika boyunca her sahnede kocaman dekor gülümsemeyle öfori ve mutluluk arasındaki ince çizgide gezip duran bir kadını izlemek zorunda kalmak… Birinci anlamda fenalık geçiriyordum. Yanımdaki canım arkadaşım çocuğuyla tiyatroya gitmiş ebeveyn gibi hissettiğini söylese de, yerimde oturabildiğim için yine de şanslı hissediyorum. Lezzetli Kuruyemiş oldukça lezzetsiz bir filmdi. Artık aynı hikayelerin ısıtıp ısıtıp yeniden önümüze sürüldüğü sahneleri izlemekten ne kadar yorulduğumuzu anladım, bir kez daha. Kesin ödül almıştır bu film dedim çıkar çıkmaz, ödüle oynanmış belli. Kontrol ettim, iki ödülü var sahiden de.

Sınıfı Boş Ver, Sen Aşktan Haber Ver

Kadın filmi klişelerinden tiksiniyorum. Ekonomik özgürlüğünü eline almak için mutfakta üretip satan ve sonunda mutluluğu yine başka bir erkekte bulan kadınlar… Kadınlarımız… Lezzetli Kuruyemiş filmindeki kadın başrolümüz soylu bir Peru’lu ve kocası otel odasında başka bir kadınla beraberken ölüyor. İnanılmaz büyük bir utanç içinde evini ve eski hayatını terk eden başrolümüz nasıl olduysa hemen yeni ev buluyor. Evine yakın bir de dans kursuna başlayarak genç ve yakışıklı dans hocasıyla hemencecik yakınlaşıyor. Yaptığı kuru meyveli kekler de tabiki çok sevilip yüksek miktarlarda satılmaya başlıyor. Elbette tüm bunlar yüksek sınıftan alt sınıfa inmenin heyecanlı deneyimlerinin aktarıldığı müthiş bir ‘keşif yolculuğu’ adı altında gerçekleşiyor. Kiranın nasıl ödeneceği gibi sorunlar, hayatında ilk defa otobüse binmenin şaşkın heyecanıyla yarışamayacağından olsa gerek, filmde daha az yer tutuyor. Başrolümüz zenginken fakir olmuş, ne önemi var! Yeni dar gelirli hayatında deli ve mutlu bir kadına evriliyor.

Lezzetli Kuruyemiş filminden neden bu kadar nefret ettiğimi düşünüyorum, dün sinemadan çıktığımızdan beri. Benzer konuda çok film izlediğimiz için artık toleransımızın düşük olduğunu söyledi canım arkadaşım. Evet haklı. Benzer hikayelerin aynı pencereden aktarımlarını izleme kotamı doldurmuş olmalıyım. Erkeklerin ‘zulmünden’ kurtulan kadınlar nasıl oluyorsa, yine başka (ama iyi?) bir erkek buluyor. Bu kurtuluş anına kadar hiç çalışmamış olan kadınlarımız maharetli elleriyle hazırladıkları ürünlerle para kazanıyor. Bu kadınların bugüne kadar neden çalışmamış olduğu, mutfak üretiminden başka ellerinden bir işin neden gelmediği gibi detaylar hikayelerde aktarılmıyor. O malum kurtuluş gününe kadar yaşananlar karanlık bir gece gibi, bir sabah güneş doğup kader aydınlanıyor. Peki beşinci günün şafağında Gandalf gelene kadar neler oluyor?

Kolektifi Ne Yapalım, Kek Yapıyoruz İşte!

Her hikayede kadının kurtuluşu bireysel çabaya, kişisel tercihlere ve mutlaka şansa bağlı. Kocasını def edip kendini bulmak isteyen kadının ‘önce bunu istemesi, sonra evi terk etmesi ve her şey yolunda giderse yeni hayatında yeni aşklara yelken açması’ mümkün. Hadi canım! Hayat gerçekten böyle bir yer mi? Mesaj ve farkındalık kaygısıyla üretilmiş olsa da bu hikayeler gerçeklikten uzak sadece hayal satıyor. Kadın emeğinin gücünü elbette yadsımıyorum fakat bu asla bireysel çabayla mümkün olacak bir şey değil. Kolektif dayanışma nerede? Birlikten güç doğarlara ne oldu? Hani kadın kadının yurduydu?

Üçüncü sınıf ülkelerde kadının ekonomik özgürlüğünün olmadığının, hala erkeklerin teslimiyetinde yaşadıklarının farkındayım. Düzen bozma kararının ne zor ve kıymetli olduğunun da elbette bilincindeyim. Bir sabah uyanıp kapıyı çekip çıkarak evi terk ettiğimizde bu düzeni terk etmiş olmuyoruz yine de. Sadece hayatımızdan kaçmış oluyoruz. Birkaç kez düzen bozup, evini terk etmiş bir kadın olarak söylüyorum bunu. Bireysel çabalar değerli evet ama neden kadın hala yemek yaparak para kazanmak zorunda olsun ki? Neden hala mutluluk bir erkeğin kollarında bulunan aşkta olsun? Ayrıca kek yaparak para kazanan kadına yardıma gelen arkadaşları, neden daracık mutfakta un savurup dursun? Kim temizleyecek o unları?

Kaplan Gözü Yeniden Elimde

Genel hatlarıyla filmin hikayesi sorunlu, sonu sıkıntılı, aktarımı sıkıcı. Uzun zamandır sinemada film izlememiş olduğumu da düşünürsek, benim için hüsrandı. Halep Pasajı’nı özlemişim, orası ayrı. Ses Tiyatrosu’nun kapanışına denk gelmek bile keyifliydi. Eğer dövmecim açık olsaydı, burnumu da deldirecektim hatta. Maalesef biz filmden çıktığımızda kapatmıştı. Fakat takı tezgahları açıktı ve yıllar önce kaybettiğim yüzüğüm bana gülümsüyordu. Nereden baksan on sene evvel yollarımızın ayrıldığı kaplan gözü taşlı gümüş yüzüğümün birebir aynısını görünce keyiflendim. Senin olan seni bulur, sözüne temsilen hemen yüzüğümü alıp parmağıma taktım. Lezzetsiz bir film deneyimini lezzetli bir kavuşmayla tamamladım. Ömrümün üçüncü onluğunda, yine yüzüğümle beraberim.

Lezzetli Kuruyemiş filminden tek aklımda kalacak (kalmasını da istediğim) marinera dansı. Peru’nun geleneksel dansı, çift olarak icra ediliyor. Dansın iyileştirici gücünü filmde bir kez daha görüyoruz. Güçlü bedende, ruh da güçlü kalıyor. Marinera dansının da kıyafetleri enfes, tüm İspanyol dansları gibi. Flamenkoya benzeyen ayak hareketleri karşılıklı etkileşimle görsel bir şölen yaratıyor. Peru’ya gittiğimde mutlaka öğreneneceğim dans olarak listeme ekledim. Ama asla kuruyemişli kek yiyemeyeceğim.

Film Hakkında; https://en.wikipedia.org/wiki/Deliciosa_fruta_seca

SON YAZILAR

Sen!

Yolculuğa hazır mısın? Yeni hikayeler için:

Bir Cevap Yazın

Ecem Engin sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin

Ecem Engin sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin