”Bir şey arzu ediyor, elde edemeyince adam öldürüyorsunuz. Kıskanıyorsunuz, isteğinize erişemeyince çekişip kavga ediyorsunuz. Elde edemiyorsunuz, çünkü Tanrı’dan dilemiyorsunuz. 3Dilediğiniz zaman da dileğinize kavuşamıyorsunuz. Çünkü kötü amaçla, tutkularınız uğruna kullanmak için diliyorsunuz.”
Yakup 4:2-3, İncil
Bizim olmayana, bizim olandan daha çok özenmemiz, insanlığın laneti mi? Tanrı’nın sözünden çıkan Adem’in cezası mı, bitmeyen bu elma arzusu? Günaha duyulan açlık, yasak olanı istemek, hedefe hep kestirme yollardan denetimsiz gitmek… Benim değil ve istiyorum! Benim olduğunda ise, olmayanı istemeye devam edeceğim. Objet petit a ye ama doyma mı dedi Tanrı? Peki adem olan anladı mı?
elma da elma

Vesaire’de karşıma çıkan bir makale bir dönem uzun süre üzerine düşündüğüm elma metaforunu yeniden hatırlattı. (Tam buna kafa yorarken Huzursuz Beyin’den de seçmediklerimizde kalan aklımız üzerine bir makale geldi, haftalık bültende. Demek elma mevsimi.) Bundan neredeyse on beş sene evvel bir defterin her bir köşesine el yazısı ile ‘elma’ yazdığımda ilk dadaist sanat eserlerimden birini (:)) ortaya çıkarmış ve keyiflenmiştim. Şimdi yine, yeni tesadüfler silsilesi sayesinde elma ile karşılaşıyor, arzu isimli apartmanlar görüyor ve takip ettiğim blog sayfalarından arzularımıza dair makaleler almaya devam ediyorum. Kolektife hizmet ediyor, kolektiften destek çekiyor ve mümkünse elma yemiyorum.
Adem Olan Yer
Sonsuzluğa kadar elma yazacağım.
Böyle diyordum o vakitler. Elmayla arzunun dayanılmaz cazibesine duyduğum tutkuyu perçinliyordum. Ergenliğin ebeveyne başkaldıran beyhude asiliğinde, kendime sistem dışında bir yer bulmuş olmanın güveniyle, Allah’a karşı gelmenin çocuksu hazzını yaşıyordum. İnsanın ne olduğuna duyduğum merak, kendi duygu dünyamı anlamlandırma çabamdan başka bir şey değildi halbuki. Elbette gizli yerimde Adem’i cennetinden kovup yeryüzü denilen şu güzelim bataklığa hapseden Allah’ın işi yoktu. Allahsız ve yalnızdım ve elma yemeyi arzuluyordum, insan olmanın özgüveniyle. İnsan olanın ne olduğunu anlamaya çalışıyordum bir de utanmadan. Oysa henüz birey olmaktan çok çok uzak bir çocuktum. Otoriteye başkaldırmazsam, gençliğimi elimden alacaklar gibi can hıraş, karşımdaki her elma düşmanına saldırıyordum. Elma yemek istiyordum ve aslına bakılırsa meyve olan elmayı hiç sevmiyordum. Ezcümle arzularımın temelinde nelerin olduğunu bilmiyordum ve henüz objet petit a denilen şu lanet kuyuyu henüz adlandırmamıştım.


Şeyler Hakkında Bir Şeyler
Makalede de bahsi geçen arzumuzun kayıp nesnesi objet petit a; bir türlü doldurulamayan boşluk. Objet petit a psikiyatrist Jacques Lacan’ın teorisi. Basitçe arzu edilen ama ulaşılamayan kayıp nesne demek. Tüm ihtiyaç ve taleplerimizin derhal karşılandığı bebekliğimizin ayna döneminin ardından, dilin dünyasına erişmemizle kaybettiğimiz o şey, olarak tanımlıyor Lacan bu kayıp nesneyi. Ne olduğunu bilmediğimiz, hep aradığımız, bulamadığımız, bulsak memnun olmayacağımız şey. Hayal ettiğimiz, düşü aslından güzel yaşayan şey. Bir türlü tatmin olmayışımızın temeli.
İçimde öyle güzelsin ki, onu kirletmeyeceğim seninle, diyor Yıldız Tilbe canlı bir kaydında. Öyle güzelsin ki, derken öylesine narinleşiyor ki sesi, arzusunun yokluğuna o kadar sıkı tutunuyor ki, objet petit a’nın ta kendisi oluyor bir anda. Gerçek bir duygunun eksik aktarımı doluyor cam ekrandan göze, farklı zamanlarda ama hep aynı arzuyla. Başka Türlü Bir Şey benim istediğim diyor Can Yücel de, ne ağaca benziyor ne de buluta. Burası gibi değil elbette gidilecek memleket de. Denizi başka deniz, havası başka hava mutlaka. Nadir Göktürk’ün Eksik Bir Şey‘i var tabi Hüsnü Arkan’ın seslendirdiği, hani o tanımlanamayan boşluk. Çay sigara her şey tamamken bile var olmadığını bildiğimiz ve olmayışına üzüldüğümüz bir şey. Ama hep şey. Ne olduğu anlatılamayan ya, olmadığına kesinlikle emin olduğumuz. Karanlık madde gibi evrendeki yani, bilip de gösteremediğimiz şey. Evreni bir arada tutan şey.
Kim yer bizi, bizden başka?
Tyler Durden “Sahip olduğun her şey, gün gelir en sonunda sana sahip olur.” derken belki de yanılıyordu. Tylercığım bir de şuradan bak diyerek, aksine bir görüş bırakacağım şimdi ortaya; günün sonunda bizi sahip olamadıklarımızın tatmin edilmez arzusu ele geçiriyor. Daha fazlasını ve hep daha fazlasını istiyoruz. Var olan asla yetmiyor. Zaten sahip oldukların sana yetmesin de daha fazlasını arzula diye inşa edilen bu mekanizmanın birer çarkı her bir arzumuz. Dön dolaş hep istiyoruz. Arzularımız arasından seçimler yapıyor ve sonra yaptığımız seçimlerin sonuçlarından hoşnutsuz olup, seçmediklerimize hayıflanıyoruz. İnsan, sürekli seçim yapmaya zorlanan şu güzelim eşref-i mahlukat. Rumi** insanı melek ve hayvandan ayıran şeyin bu seçme zorunluluğu olduğunu söylüyor. Melek bilgisiyle, hayvansa cahilliğiyle varlık sürdürürken, insan ne alim olabiliyor ne de cahil. Şehvet ve akıl arasında bir tercihe zorlanan insan için hakikat yolundan başka yol yok, diyor sonra. Aşkın yolu, seyrü süluk.
“Sen su değilsin, toprak değilsin, başka bir şeysin sen. Balçık dünyadan dışarıdasın, yolculuktasın sen”
Mevlana Celaleddin Rumi
Gece Gündüz Güzeli
Oradan oraya savrulmakta üzerine olmayan zihnimde birden Belle de Jour beliriyor. Sürralist sinemanın İspanyol fatihi Luis Buñuel’in Belle de Jour (Gündüz Güzeli) filmi, zaten objet petit a’ya başlı başına bir ağıt gibi. Paris’te yaşayan Séverine Serizy’nin burjuva hayatında mutlu bir evliliği vardır ve her şey yolunda gözüküyordur. Yine de hayatında eksik bir şeyler hisseder ve çareyi dark side’a geçmekte bulur. Herkes’in Paris’i kendine diyerekten, Paris’in arka sokaklarını keşfe çıkar Severine. Gündüzleri bir genelevde hayat kadını olarak çalışmaya başlar yani. Vay anam vay! Avamla soylunun, temiz ve kirlinin, burjuva ve proletaryanın vakur dansı sürrealist potada erisin de arzularımız hangi trene binip gitsin? Buñuelciğim napıyorsunuz Allah aşkına, zaten ortalık karışık, diyorum ama işte adam ne güzel anlatmış işte.
İnsan ne yapacak peki? Sağdan mı gidecek? Soldan mı? Elma mı yiyecek? Ayva mı? Ne giyecek insan? Melamet hırkasını mı? Yoksa kürkünü mü samurdan? Geceleri mi güzelleşecek, gündüzleri mi?
Trajedilerimiz ve Nesneler

İlk aşkına kavuşamayanlar ne şanslı, demiştim en yakın arkadaşıma boşanırken ilk aşkımdan. Böylece sonsuza kadar mutlu hikayeleri olacak. Objet petit a olarak anacaklar ilk aşklarının o melodramik acılarını. Asıl önemlisi ben kişisel tarihimde epik bir trajediye dönüşen hayalimle elbette Oscar Wilde’ı haklı çıkarmaktan gurur duymaya devam edeceğim:
“Hayatta iki türlü trajedi vardır: Biri istediğini elde edememek, diğeriyse istediğini elde etmektir. İkinci çok daha kötü, ikinci gerçek trajedi!”
Arzunun kayıp nesnesi olmak arzulananı değersiz kılar mı peki? Asla, diyor içimdeki romantik buna. Karanlık madde nasıl evreni bir arada tutuyorsa, arzularımızın kayıp nesneleri de belki bizi bizde tutuyordur.
Nice doldurulamaz boşlukların objet petit a’larına…
* Arzunun O Belirsiz Nesnesi filmine atıfta bulunuyorum. Sevgili Bunuel Pierre Louys’un İsteğin Soluk Nesnesi’ne atıfta bulunuyor. Sonsuz bir döngünün içine sürükleniyor ve dönüşüyoruz. Arzu, istek sabit nesne olarak varlığını sürdürüyor.
**Bir rüyamda Ananeciğim ile Mevlana Celaleddin Rumi dost idi. Ananeciğim kendisinden Rumi olarak bahsediyordu. Bu rüyadan beri ben de Rumi olarak anmaktan hoşlanıyorum.
***Bu filmi ilk izlediğimde o kadar etkilenmiştim ki, alternatif Gündüz Güzelleri yaratmıştım kendime. Belki bir ara Bunuel konuşurum.
Sen!
Yolculuğa hazır mısın? Yeni hikayeler için:

Kendime Not:
Elma demişken, aklımı alan bir takım elmalardan bahsetmeden edemeyeceğim. Bkz: adımın bir harfini atıyorum diyen Cemalciğim Süreya’nın Elma’sı:
Elma da elma ha Allahlık
Bir yarısı kırmızı bir yarısı yine kırmızı
Vancouver’da hiç beklemediğim bir anda kendimle karşılaştığım şu yılanlı elma;

Yılan da ah yılanlarım da var daha…
Doğduğum dağlardan geçmiş Tanrılar Tanrısı Zeuscuğumun güzellik elma’sı;
Uzun lafın kısası; Ortada bir altın elma var. Bunu en güzele vermesi isteniyor Zeus’tan. Beybim de çapkın tabi seçemiyor güzeller içinden. Toy Paris’e bırakıyor seçimi. O da taşlar taşı Afroditciğimi seçiyor. Afrodit de biliyorsunuz, yine bizim kaynak sularından içmiş de güzelleşmiş. İda’nın sanat eseri, eheh. Neyse Homeros’a göre tarihteki ilk güzellik yarışması böyle oluyor da altın elma Afrodit’e böyle gidiyor. Paris’in saraydan Helen kaçırmasıyla başlayan Truva savaşları başlıyor böylece. Çanakkale’deki çakma Truva atı dünyada ziyaret ettiğim ilk mekan imiş. Kırk günlük bir bebekken. Bu da böyle bir anımdır.
Bahçemde devrilen elma ağacımdan söz etmeden bu yazıyı bitiremem. Dalı çıldırasıya elma kokuyordu koptuğu yerden. Hala burnumdadır elmanın cezbedici kokusu.


“Arzunun O Dayanılmaz Nesnesi* ve Şu Bizim Eski Elma Meselesi” için 2 yanıt
[…] Artık kimse köle ve biz efendi değiliz. Artık kemirgen tüketicileriz: kendimizin, arzularımızın kölesiyiz. Üstelik tüketici olmak hem efendi hem köle kalabilmeyi bize kolaylıkla gösterdi, […]
[…] Elias karakterinin duygu dünyasını etkileyen travmalarına bakacağım; yine elma meselesine: Objet petit a ve arzunun eksik nesnesi. Elias’ın bebekliğinin ilk yıllarında başta sevgi olmak üzere yeterince karşılanmayan […]