Kendini Bil yada Karakter Sepeti ile Seç Kendini

Özgün bir kurgu akışı inşa etmek için son on iki ayda on iki kez değiştirdiğim oyun metninin başından kalkıyorum. Havanın kaç derece soğuk olduğuna aldırmamak için kürkümü giyiyorum. Hımm diyorum, aynada ayıyı andıran görüntüm epey hoşuma gidiyor. Yumuşak ve şefkatli, güçlü ve yırtıcı gözükebiliyorum demek aynı anda diyorum. Binlerce yıl önce yaşamış şaman atalarımın neden ayı postuna bu kadar düşkün olduklarını da anlayıveriyorum böylece. Kürksüz ve pençesiz insanın vahşi doğadaki acziyetini bir kes daha kabul ediyor ve gluten erzağı depolamak için fırına gidiyorum.

Yolda beni şaşırtan birçok şeyle karşılaşıyorum ama anlatmak istediğim bu değil. Bu kısacık fırın yolunda dahi yaşadıklarımı “maceralaştırabilme yeteneğim” şaşırtıyor nedense beni. Sanki kendimi bildim bileli böyle yaşamıyorum da… Kendimi biliyor muyum? Bunu bilemem ama kendimi bilmeye çalıştığımı bildiğimi söyleyebilirim. Evet böyle girdaplı cümleler kurmayı çok severim. Bu dil oyunları benim yazımdaki otantik tercihim. Kendime dair, hoşlandığım bir özelliğim. 

Kendini Bil – Σαυτον ισθι

Kendini Bil, Matrix

Böyle yazıyor -muş Delphi’de Apollo Tapınağı’nın giriş kapısında. Latincesi tenet nosce. Hani şu matrix’te kahinin mutfağının girişinde yazan cümle;

https://youtu.be/MX96Gzbj-hk?si=R2JY470u5wSf6C_f

Kahin de zaten Neo’ya aynısını söylüyor. Senin kim olup olmadığını ben sana söyleyemem. Bunu yalnızca kendin bilebilirsin diyor. Bir nevi kendini bil yani. Neo henüz genç, kendiyle tanışmak üzere kendi yolculuğuna çıkıyor. The one değilim diyor, yanılıyor. 

Bugünün matrixinde her birimiz neo olmak isterken acaba ne oluyoruz, nasıl yanılıyoruz? The one olmaya çalışırken kendimiz olma fırsatını mı kaçırıyoruz yoksa? Çoğu insan kendisiyle tanışamadan bir ömür geçirip gidiyor. Kırkyama hayatlar dikip, kopyala yapıştır kişilikler biriktiriyor. Herkes herkese benziyor. Kimseye benzemek istemeyenlerse benzeyenlerin karşısında benzemeyen ne varsa ona benzemeye çalışıyor. Dediğim gibi girdaplı cümleler…

Benim Apollo’m.

Düştüğümüz Tuzaklar ve Küstüğümüz Bataklar

Ben de kalıba sığmamaya çalışırken kalıbı yapanları dövenlerden olmaya uğraştım senelerce. Ömrümün çokçası desem az bile kalır belki. Bir şey olmak istemediğinde, o şeye benzemeyen olmayı deniyorsun ilk. Marjinal kalayım, mainstream tuzaklara düşmemeyim, butik zevkler edineyim, kimsenin bilmediği müzikleri tek ben dinliyorum zannedeyim… Ergenlikte içine düştüğümüz tuzaklar erişkinlikte de yakamızı bırakmıyor. Bu tuzakları bilip görüp düşmemek, olgunluk işte orada başlıyor. 

Bunlar benim cümlelerimse de Jung’la şekillendi, Nietzsche’yle örüldü, Nesin’le kuruldu. Yani benim dediğim şey bile benim değil aslında. Benim sandıklarımın onlardan olduğunu anladığımda, ne yapacağım elimdeki karakter istifi bavullarla? Nasıl arınacağım onlardan da kendi cümlelerimi bulacağım?

Akışkan Medya Kıraathanesi

Bunun tam zamanlı bir mesai gerektirdiğini söylemem gerekir. Kimseciklerinde vakti yok zaten biliyorsunuz durup kendini duyup dinlemeye. Hem maç hem at yarışı yayın seslerinin doldurduğu bir kıraathane odasında, gözü kör eden nargile dumanı arasında, mideyi eline alıp yediye bölen karbonatlı çay yudumlarken, nasıl bulabiliriz ki kendimizi? Kıraathane dediğim, akışkan medya.

Instagram daseinı olan yaşamamızla, nasıl birey olacağız? Bunca uğultunun ortasında kendi sesimizi nasıl duyup anlayacağız? Herkes her şeyi bildiğini anlatma hevesi içinde her ekrandan yüzümüze yüzünü bulaştırırken, kendi fikirlerimizi nasıl bulacağız? Gördüğün her insanın anlatacak ne kadar da çok şeyi var, farkında mısın?

Hep kendimi.

Geçtiğimiz günlerde “karakter sepeti” diye bir tanım uydurunca çok sevindim ve hemen not defterime kaydettim. İnsanların yüzlerine bakarak karakter analizi yapan biri sayesinde konu buraya gelmişti. 

Karakter Müneccimi

Evet böyle biri var sahiden; 

Balat çarşıda gezip esnafın yüzüne sen şöylesin sen böylesin diyor. Bu müneccim arkadaşın canlı “okumasına” da tanık olduk. Canlı dediğim whatsapp tan 4 dakikalık ses kayıtlı detaylı bir karakter analizi. Dinleyen adam “valla ben kendim hakkında bu kadar çok şey bilmiyorum. Hepsi doğru valla…” diye şaşıra şaşıra dinliyordu. Ben de yüzünün fotoğrafına bakıp karakter analizi yapılan adamın yüzünü canlı izliyordum.

Kendisi hakkında o yaşına kadar hiç bunca detaylı düşünmediğine emin olmuştum. Şaşkın mimiklerle havaya kalkan her kaş hareketinde kim olduğuna dair daha fazla fikir sahibi oluyordu. 

Adamdaki göreve bak dedim, yüzden karakter okuyan adam için, yüz yüze “sen osun busun” demek için yeryüzüne gönderilmiş. Bunun bir ilmi olduğunu söyledi masadaki diğer adam; ledun ilmine hasıl olmuş belli ki, dedi kendinden çok emin. Ben o sırada “böyle bir göreve” neden ihtiyaç duyulduğunu düşünüyordum. 

O günden beri de düşünüyorum. 

Beni Bana Anlatır mısın?

Chatgpt de benzer kullanılmıyor mu? Diğer tüm ai araçları da hatta. 

Bugüne kadar konuşmalarımızdan karakter analizi yap, beni çiz, odamı göster gibi oldukça kişisel analizler peşindeyiz. Bir başkası bizim yerimize zor işi yapsın da biz de pastanın tatlı kısmını gömelim istiyoruz. Belki fal/doğum haritası gibi gerçekdışı analizleri de bu nedenle ilgi çekici/dönüştürücü buluyoruz. Burç arketiplerinin sevilip bağra basılmasının temelinde de benzer güdüler yok mu? Ben kıskanç biriyim demek yerine akrep burcuyum demeyi daha uygun görüyoruz. Neden? Ama neden? 

İnsanlık kendini başkası anlatsın mı istiyor? Yoksa zaten kendi sandığı da başkalarından toplama parçalar mı? Zaten öyle tabi de söylemek istediğim aslında daha derinde başka bir mesele.

Herkesin Star Tv’si var, Herkes Cem Uzan

Herkesin kendine ait özel televizyon kanalı varmış gibi yaşadığı bir çağdayız. Truman Show ‘un ana karakterleri olarak içerik üretmek için performatif hayatlarımızı göstermeye gayret ediyoruz. Tüm vaktimizi dekor kurmaya harcarken yaşamaya vakit bulamıyoruz. Eğer hayatımız post içeriği olamayacak kadar “sıradansa” da belki eksik hatta değersiz hissediyoruz. Maalesef Değerimizi takipçi/etkileşim sayısının belirlediği yanılgısına da düşüyoruz. 

Bunları biliyoruz, herkes biliyor. Ne katacaksın bu bilginin üzerine de şimdi getirdin dile? Şairene konuşmak için fırsat kolladım belki de. Bayılırım metin ortalarına yerleştirmeye kafiye. Hayır elbette bu değildi asıl mesele;

İçerik olabilecek hayatlar yaşama kaygısı, içerikle yaşayan hayatları da yanında eşantiyon getiriyor. Nasıl mı? Yalnızca içerik üretmiyor, içerikle konuşuyoruz. İçerik izleyerek yemek yiyor ve sıçıyoruz. 

Sohbetlerimiz dahi içeriklerden ibaret;

Yakın arkadaşlarımıza “biz” “sen” “ben” “kim olduğunu biliyorsun” gibi içerikler gönderiyoruz, ilişkilenme biçimimiz bu. Nasıl hissettiğimizi kendi kelimelerimizle ifade etmek yerine benzer içerikler paylaşıyoruz. Birine beni kırdın üzgünüm demek yerine “insanlar hakkında şunu öğrendim kimseye güvenme” gibi içerikleri hikayemizde paylaşmayı tercih ediyoruz. 

Kendi kelimelerin mi? O da mı ne demek? Hani kendine ait olan, özünden gelen, otantik ifadeler… arayarak bulduğun.

Aramakla Bulunmaz ama Bulanlar Arayanlardır

Arayarak bulmak mı? Neden hazırı varken yorulasın ki bir daha? Aç uygulamayı adı karakter sepeti, seç beğen tek tuşla kapında! Üzerine giy istersen soyun, hepsi adında. 

Bilinçakışım.

Birine benzemeyi istemek kadar birine benzememeyi istemek de var. O kişi olmayacağım diye illa olmak zorunda olduğunu zannettiklerin var. Oysa belki baksan, o da değilsindir sen. Arasan, bulursun belki, kendi sesini. 

Ben bu satırları yazarken; yeryüzüne geldiği andan beri tanıdığım çocukluk arkadaşım bir ses kaydı gönderdi. Bir kuş olsaydım sesim böyle olurdu, diye başlıyor kayıt, ardından tatlı bir yaz akşamı esintisi gibi hissettiren bir kuş sesi var. Kendi sesi, kendi kendine aramış kuş olsa sesi nasıl olurdu, bulmuş, giyinmiş, paylaşıyor. Otantik benlik dediğim, sanırım budur.

Kuşlar ve balıklarla ilgileniyorum ben de bu aralar, çokça.

Benden Çalınanlar Allah’ındır

Çocukluğumdan beri bir şeylerin bende diğerlerinden “çok” olması durumuyla sınandım. Çocukluğumun büyük bir bölümü varlıklı bir ailede ama gelir seviyesi düşük okullarda geçirdim. İlk arkadaşlarımın benden bir şeyler çalmasını doğal karşıladım. Onda yoktu disk çalar, elbette bendekini alacaktı. Param, kıyafetim, oyuncağım en değer verdiğim özel eşyalarım dahil bir kamyonet kasasına sığacak kadar eşya çaldırdım bu yaşıma kadar. Çoğu hırsız da en yakın arkadaşlarımdı.

Üniversitede ev arkadaşımız dönem arası tatilinde bizim evdeki eşyalarımızı satıp, evi de günlük fuhuşa kiraya vermişti mesela. Biz de bu arkadaşı seneler sonra milyonların buluşma noktası İstiklal’deki Burger’ın önünde görüp sarılmıştık. Çünkü bizden çaldıklarını çoktan unutmuştuk bile. Kızcağız bile şaşırmıştı yakınlığımıza, delirdik herhalde diye düşündü, çaktırmadı sonra. 

Lisede de durum değişik değildi. İlişkilerim, heveslerim, yeteneklerim, sevgililerim ve ardından da işim çalındı benden. Yine sesimi çıkarmadım. işe girmesine vesile olduğum “en yakın arkadaşımın” fetöcülerle bir olup beni kovdurmasına da bir şey demedim mesela. Tazminatımı alıp İstanbul Valiliği basın bürosunda benim için bir asır sürecek olan üç aylık bir dönemde işe başladım. Sevgilim böbrek yetmezliği olan Sincap’ın acil durumları için sakladığım dövizleri alıp bozdurduğunda fark etmedim bile. Sen salaksın dedi sevgilim bir gece yatağımın başında avazı çıktığı kadar bağırırken; senden çaldığımı bile fark etmedin. Dolarların yok artık. Uçtu, atta…

Sende Çoksa Aza Ver

Birinde çoksa ve birinde de azsa çok olandan alıp aza vermenin makul olabileceği yanılgısı içindeydim. Belki de hala bir nebze böyleyimdir. Ya da maddi kayıplara pek de değer vermediğimdendir. Maltepe sahilinde altın saati düşürdüğümde anneme yapmak zorunda olacağım açıklama germişti beni. Saatin bilmem ne marka olması sertifikalı özel tasarım bir model olması umurumda bile değildi. Benim için özel olmasının sebebi annemin saati olmasıydı ve ben annemin saatini kaybettiğim için üzgündüm. 

Manevi kayıplarsa yaralıyor hala. Örneğin iyi niyetlerle gasp edilmiş hatıralarım, özel rotalarım, çocukluk sırlarım, kişisel özelliklerim ve hayallerim var. Bir kese altını evimden arkadaşlarımın çalıp uyuşturu almasına değil, benim sayfalarca kazıp asırlarca tozunu aldığım kelimelerimin çalınmasına kırgınım. Hayallerimin kendi hayalleri gibi yaşanmasına. Fikirlerimin kendi fikirleriymiş gibi hiç kredi vermeden kullanılmasına. üstelik de üzerinden gelirler sağlanmasına… sömürülmeye ezcümle, manevi sömürgeyedir bu isyanım. 

Şimdi, Burada

Bu nedenle karakter sepetini uydurdum. Karakterim parça parça koparıldığı için etimden. Fark etmediğim zannedilip, nezaketim kerizlik olarak değerlendirildiğinden. 

Neden peki neden şimdi?

Sümerlerle hemhalliğim senesini doldurdu çoktan. Inanna ile yatıp Enki’yle uyanıyorum.  Tabletlere kazınmış hikayeleriyle somatik oyunlar yazıyorum. Elbette kendime dokunuyor, elime de bulaşıyor Sümerlerin mitolojisi, yoğruluyorum. 

Anzu’nun kader tabletlerini çalmasını mesela 2021’den hatırlıyorum. Ahşaba oyup kolye yapmıştım, Anzu kuşu idi adı. Gerilla görmüşüm Anzu’yu o vakitler şöyle demişim hatta;

Ateş ve su soluyabiliyor. Baya karizmatik bir arkadaş. Gök Tanrısı Enlil’in hizmetkarlığını yaparken sevgili Anzu’muz, her şeyin kaderine hükmetse ne kadar da şahane olur diye düşünüyor olacak ki, yürek yemişçesine kader tabletlerini Enlil’den çalıyor. (Tanrılara boyun eğmemiş, devrimci bir hareket, helal olsun sana koca yürekli Anzu) (2021, Notlar)

Bugün ise nefsine yenilmiş biçare olarak görüyorum aynı kuşu, aslan başlı kartal Anzu’yu. İnsan kendi benliğinde bile işte bu kadar kaygan… 

O halde başkalarının benliklerini giymek tehlikeli ve yasak değil mi? Herkes kendi ben’liğinden meshul, öyle mi?

Ben Her Zaman Ben Miyim?

Bilemiyorum. Pek bir şey bilemediğimi bildiğim günlerden geçiyorum. Kendimi bilmek meselesi tüm vaktimi alıyor. Demek kendini bilmek de emek ve yatırım gerektiriyor.

Zamanda İzler, Gölgeni İzler

Kim uğraşıyor artık temelden ev yapmaya? Bir apartman dairesi, şanslıysak müstakil bir evi alıp yuva yapmıyor muyuz çoğumuz? Karakterler de böyle değil mi? Bir başkasının yarım bıraktığı kişiliğin içine girip yerleşen insanlar biliyorum. Kendi olmak nasıl bir şey hiç bilmediği için ebeveyinini kopyalayan insanlar da. Kendi olmaktan korktuğu, utandığı ya da bir sebepten çekindiği için kendini kendinin en derin çukuruna saklayan arkadaşlarım var… ebeveyni tarafından reddedilme kaygısını aşamadığı için heteroseksüel hayatlar yaşayanlar da üstelik. Bu kadar güdüsel bir özelliği bile bastırmak zorundalığı hissetmek, kendin olmaktan neden bunca çekinmek?

Sistem zorbalığını, kültürel yozlaşmayı, ekonomik buhranları, sosyal medya hezeyanlarını ve elbette yapay zeka çağını reddetmiyorum. Kendimiz olmak meselesi bize unutturulsun diye inşa edilmiş sanki tüm reklam panoları. teknolojinin estetik cihazlar üzerinde yoğunlaşmasıyla doğru orantılı, dönemden döneme değişkenlik gösteren güzellik standartlarına uyumlanmaya çalışmak anlaşılabilir. Sonuçta biz memeli türleriz. Klanın dışında kalma ihtimalinden hala evrimsel olarak çekiniyoruz. Etrafına baksana, herkes birbirine benziyor. Fiziksel ve kişilik anlamında da. A olmazsan Z olmak zorunda hissedenler ayrı bir klan, B’ler başka Y’lere ters, C’ler ezelden V’leri sevmez derken, hem dijitalde hem organik ilişkilerde herkes yerine yerleşme peşinde. 

Ben Hep Aynı Ben Değilim

Bu arada ben ben olarak acaba hangi harf olabilirim diye düşünmek ise sanırım kimsenin aklına gelmiyor artık. Ben A olurdum gibi gelirdi düne kadar, bugün bilmiyorum. Belki yarın Z olurum, bilemiyorum. Gördün mü? Her an değişen ve dönüşen bir organizma olduğumu kabul ediyorum… 

Montaigne de böyle demiş 15. Yüzyılda “kalemim mürekkebe her değdinde başka biri yazıyor kelimeleri” diye. Alice de böyle diyor Kırmızı Kraliçe’ye “ben artık sabahki Alice değilim! Çok değiştim.” Gerçekten de bambaşka Aliceler var sayfalar çevrildikçe. 

Inanna’nın Yeraltına Yolculuğu

Inanna’dan aldığım ilhamı da söylemeden bitirmeyeyim iç yazışmamı. 

Inanna’nın Yeraltına İniş miti her zaman çok etkilemişti beni. Yedi kapıdan geçip yedi kat yerin altına inip çırılçıplak soyunup tüm güçlerinden arınmak, cesaret ister. Tanrıçaların Tanrıçası Innanna’dan başkası da olmazdı herhalde. Bu yediler bir mevzu ama asıl bugün bana bu yazıyı yazdıran mesele apayrı bir konu. 

Inanna öyle böyle ölüp yeniden dirilip memleketine döndüğünde, kocası olacak deyyus Dumuzi’yi keyif çatarken bulmasın mı? Hiç sevmem uyuyan adam, kalk git be adam kalk git diyen Seda Sayan gibi delirmiş tabi Inanna hanımefendi de. Dumuzi’yi karanlıklar ülkesi Kur’a, kendi kaçtığı yeraltına gönderivermiş. 

Fesatlar, Hasetler…

Kız kardeşinin Inanna’yı kıskanıp öldürmesinden tut da Inanna’nın adaletsizliğe öfkelenmesi ve tepki vermesi kendi hayatıma ilham verdi. 

Kıskançlık hep varmış demek ki? Binlerce yıl önce çamura kazınmış hikayelerde bile anlatılmış. O halde kıskançlığın eylem de doğurabileceğini kabul etmelisin Ecem’ciğim dedim. Ecem’cim pek hoşlanmadı ya mırın kırın etmeden başıyla onayladı. Haklıydım, anladı. 

Kıskançlık duygusunun bebekliğin ilk on ayında bile ortaya çıkabileceğini gösteren deneyler var. Bebekler annelerini oyuncak bebekten kıskanarak ağlıyorlar… 

Kıskançlık bir duygu. Hasetlik yada kullanmayı daha çok sevdiğim bir diğer kelime ile fesatlık ise bir tercihtir. Aşikar olanı ısırmaz, mesafeni korursun. Fakat güler yüzlüsü yakar. Sonuçta Inanna’yı da soyup öldüren kız kardeşidir, bu gerçeği unutmamak gerekir. 

Ben de bugün söz verdim kendime. Benden çaldığınız ne varsa bende çok daha fazlası var demiştim birkaç sene evvel kalp kırıklığı ile. Bugün öylesine eminim ki bundan, sonsuz kaynağın kalbim olduğundan, Allah’tan. Yine de “korumak” gerekenleri “korumak” için özen göstermeye niyet ediyorum.

Amin

Yeni yılda tüm insanlığa otantik benliklerini bulup, kendi özgün özelliklerini keşfedecekleri fırsatlar diliyorum! 

Herkes kendini arasın, zaten bulur.

Kendin diye ötekinin heybesinden toplama, senin olmayan ruhuna aksi durur.

Taklit etme, biliyorsun aslı komik bulur.

Ne demişti Rumi’ciğim kalbim;

Ya göründüğün gibi ol,

Ya da olduğun gibi görün.

Yani kendili bil canım benim. 

Mutlu seneler dilerim. 

Ayrılmadan;

Ekmek Kırıntıları

Otantik benliğimden ben’e dair olanları derin kazı çalışmalarıyla bulma maceramda defterler çok yardım etti. Yazmayı çözdüğüm andan itibaren kayıt altına almaya başladığım duygularım, defterlerden dile geldi. Ben’in zamansız özünü, dönüşen ve entropiyle şekillenen geçirgen hallerini tam gözümün önüne serdi. Kendime bıraktığım ekmek kırıntıları.. son birkaç aydır defterlere özümü kaydetmem bundandır belki de. Bir çizgi bile çizdiğimde özgür hissetmem de bu yüzden. O yamuk o silik o küçücük çizginin ben’e özgü bir tercihle, Pollock‘ın söylediği gibi asla kazara değil, bile isteye karakterize edildiğini, ben’den taşıp kağıtta kendine yer bulduğunu görüyorum. Kafamdaki “onlar” susuyor. Kafam elim kalbim beynim ben, yalnızca ben, şimdi, burada kalıyorum.

SON YAZILAR

  • insanım, insan olmaya geldim
    Bilişsel arkeolojik kazılarımda kendimle karşılaştım. Burada. 2023’te yayınladığım bir yazıda kaynağı adressiz öfkemden fışkıran, sabırsız tanı çabasının öz farkındalık açlığı olduğunu görüyorum, bugün. Ötekinin merakında bulduğum kendiliğim. Mümin mümine aynadır diyor Sufiler, Jung rahatsız olduğuna bak gölgendir diyor. Ben neyden tiksiniyorsam oraya dalıyorum tüpsüz, kendimi buluyorum. Tanılamak istediğimi tanımanın yolunun dilde sınırlı sanıyordum o demde,… Daha fazla oku: insanım, insan olmaya geldim
  • Post-modern Inanna ve Bedenin Yaradan İnşası *
    “Fenâda kaybolan kuşlar yeniden bekâya dönüp, yokluktan varlığa ererler.” Feridüddin Attar Kendimi bildim bileli, sene içinde gelmesini beklediğim tek bir gün olmuştur: Hıdrellez. Ne doğum günleri, ne bayram ne de yeni yıl arifesi. Kaz Dağları’nda geçen bir çocukluk için en güzel en tatlı hatıraların sahibi hep Ederlez idi. Yaşım 32’ye vardığında ise, hıdrellez günü sahiden… Daha fazla oku: Post-modern Inanna ve Bedenin Yaradan İnşası *
  • Gülçin Aksoy & Duvardaki Halı’nın Üstünde Kalanlar
    Gülçin Aksoy ‘un her dem ilhamına ve sonsuz ruhuna saygıyla 90’lardan Beri Halı’dayız sergisi, geldiği gibi heyecanlı, gözyaşlı ve yaslı, bir o kadar da tatlı geçti, bitti. Serginin genel yönetimine dair Halı’dan gelen rahatsızlıkları, eleştirileri, eksikleri elbette duydum, duyuyorum ben de. Halı’dan yolu geçmiş herkesi memnun etmenin mümkün olmadığını biliyorum, beyhude bir çaba bu. Üstelik… Daha fazla oku: Gülçin Aksoy & Duvardaki Halı’nın Üstünde Kalanlar
  • Daso Meine İçin Yazıyorum, Okursun
    Daso Cancağızım, Bugün de yolculuğuma yoldaş oldun, ruhun nurla dolsun. Seninle akan her manzara, her demin hayali, bir başka iz bırakıyor ruhumda. Ne talih! Dünyaya selamını verip, sonsuz seslerinde uzayın, hep içimize güvenli sığınaklar ekmektesin. Şairene cümleler kurmak istiyor insan Daso, yine de duygudaşlığımızı ifade edecek kafiyeler bulamıyorum.  Seninle, daha doğrusu, hepimizi büyülediğin Meine eserinle… Daha fazla oku: Daso Meine İçin Yazıyorum, Okursun
  • Yengeç Kurdu Dolunayında Babannemle Buluşma
    Sevgili Babanneciğim, Bugün dolunay, kurt dolunayı ya da yengeç. Sen kurt demeyi tercih ederdin, kurt gibi güçlü olduğundan. Ben yengeç kurdu demeyi tercih ediyorum, hem yengeç hem kurt hem de dolunay olduğumdan. Senin ölüm yıl dönümünün böyle bir güne denk gelmesi de Allah’ın özel kulları olduğumuzdan. Dünya bildiğin gibi, bıraktığımdan biraz daha delirmiş gibi. Mevsim normalleri… Daha fazla oku: Yengeç Kurdu Dolunayında Babannemle Buluşma

Sen!

Yolculuğa hazır mısın? Yeni hikayeler için:

Bir Cevap Yazın

Ecem Engin sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin

Ecem Engin sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin