Ontolojik suçluluk doğuran kaygı türleri hakkında ön bilgilendirme:
Kaygı Türleri:
1: kader ve ölüm kaygısı (ölüm kaygısı)
Paul Tillich, The Courage to Be
2: boşluk ve anlam kaybı
kaygısı (anlamsızlık kaygısı)
3: “suç ve kınama (condemnation)
kaygısı” (kınama kaygısı)
Cenaze evindeki armutlar üzerine ön bilgilendirme:
Her iki yarı kürenin ılıman iklim kuşağı ülkelerinde yetiştirilen armut, dünyanın en önemli meyve ağaçlarından biridir. Armut ağacı tepeye doğru genişleyen ve olgunlaştığında 13 metreye kadar ulaşan boyuyla elma ağacından daha uzun ve daha diktir.
Vikipedi, Armut

Güvenli Limanda Yakıt İkmali
Yazılarıma evi süpürürken başladığımı fark ettim, kafamın içindeki giriş paragrafları hep hareket halinde iken geliyor. Neden evi süpürüyorum sürekli peki? Olur mu öyle şey çocuklar, ben hep evdeyim dediğim zamanlardayım çünkü. Epeyce bir süredir -yaklaşık bir yıl- konfor alanımın güvenli limanında yakıt ikmali yapıyorum. Komşu teyzelerim ‘taşındın mı Ecem göremiyoruz seni’ diye soruyorlar. Yoo hep evdeyim, diyorum ben de el sallarken gülümseyerek. Hayır tembelleşmiyorum. Aksine cesur adımlar atabilmek için dışarıda olduğumdan daha fazla çaba harcıyorum.
Bu cümle kendi içinde birçok alt paragrafa ayrılabilir. Örneğin evde geçirdiğim süreyi neden ‘yakıt ikmali’ olarak tanımladığım üzerine durabilirim. Ya da sorulabilir ki ‘ben hep evdeyim’ diyerek nasıl yorulabilirsin? Ben de şöyle cevap verebilirim belki: otuz beş sene durmadan koşan bedenimi beklettim, geride kalan ruhumun bana yetişmesini bekliyorum. Bu sırada yeni peydalanan ontolojik suçluluk illetiyle hasbıhal ediyorum.
Ak Gandalf Yolunda: Balroglarla Mücadele
Tabi bu sırada beden hafızamın tozlu travmaları arasında yüzleşme/kabullenme/iyileşme aşamalarından geçip Ak Gandalflık yolunda emin adımlarla ilerliyorum. Bedenim acıdan bitkin, zihnim fikri hayalden bulanık, toprağa köklenen ruhumla güneşin doğmasını bekliyorum. Çok doğal değil mi, elbette yoruluyorum.
Yirmi yedi sene hiç durmadan koşan bedenim yola daha fazla devam edemeyeceğini söylediğinde ölmeden önce ölmüştüm. Yaşamla bağlarım kopmuştu ve benim yaşayabilmek için o bağları ilmek ilmek emekle yeniden örmem gerekti. Bu çaba o kadar meşakkatli ve tam zamanlı bir işti ki, bu sırada yaşamanın sadece hayatta kalabilmek olmadığını göremeyecek kadar yoğundum.
Yalnızca sevdiklerimi ölüm acımla üzmemek için ağır bir sorumluluk yüklenerek ‘yaşayabilecek kadar canlı’ kalabilme stratejileri geliştiriyordum. Toplu taşıma ve gereksiz insan teması böylece hayatımdan çıktı. Sosyal ortamlarda bulunma sıklığım yılda bir ya da ikiye düştü. Yaşamam için gözümün içine bakan sevdiklerimin gözünün içine bakabilecek gücü bulabilmek için yaşıyordum. Oysa yaşamak istemediğimi beyan ettiğimde, oldukça ciddi ve kararlıydım. Bu da yaşama isteğimi de yeniden kazanmak için çokça emek harcamam gerektiği anlamına geliyordu. Yoksa sonum Saatler’deki Richard olurdu. Bayan Dalloway’e böyle bir sahne bırakmak hiç istemiyordum.
Metanet mi Metaverse mi?
isim, (meta:net), Arapça metānet
► dayanma:“Kalbimde lüzumundan fazla metanet var.” – Aka Gündüz
TDK SÖZLÜK
Görev insanıyımdır. DEHB’le ilişkisini yeni anlamlandırabiliyorum. İki gün önce babasını kanserden yeni kaybetmiş kuzenim, bu haberi kanserle mücadele eden kız kardeşine verirken benim de yanında olmamı istedi. Bana dedi ki ‘sen metanetlisin, benimle gel.’ Hayatımda tanık olduğum en acı deneyimlerden biriydi. Ve ölüm inkar edilirken gözyaşları ve çığlıklar arasında, terastaki minik serada güğümlere dikilmiş meyve ağaçları, güneşle şıkırdıyordu. Hayatta birçok acı tecrübeye tanık oldum. Yaşamımda çokça meyve ağaçları da buldum, böyle tatlı sallanan armutları ama hiç hatırlamıyorum.
Abim Ablama haberi verirken sadece orada durdum. Başka hiçbir şey yapmadan, kendimi de göstermeden, yalnızca ihtiyaç olduğunda yetişebilmek için orada durdum. Bazen birinin bir şey yapmasına gerek yoktur, sadece orada, yanında olması yeterlidir. Ölüm döşeğindeki insanları ya da diğer canlıları uğurlarken de elinden bir şey gelmeyeceğini bilsen de yanında olmak istersin, dokunmak sarılmak. Yanında durup, ölümüne yoldaşlık edersin, yalnız olmadığını bilerek, rahat terk etsin diye dünyayı sevdiğin. Ya da doyabilmek için varlığına, birazdan yok olacağı için. Yanında, eli elinde, beklersin, ölmesini ve hep aynı bencillikle şu soruyla cebelleşirsin ‘şimdi ben ne yapacağım?’

Acılara Tanık Olabilme Becerisi
Acıya temas etmeden, büyütmeden ya da yarayı kanatmadan tanık olabilmenin de bir yetenek olduğunu yeni keşfediyorum. Sanırım bunca acı tecrübenin yanıma karı budur. Fakat teraziye vursak acaba karı mı çok olur zararı mı, sormasak belki daha iyi olur.
DEHB ve yüksek hassasiyetli genetik yapıya sahip olmanın elbette bazı ekstra zorlukları oldu. Tanık olduğum bu acı tecrübeler tanıklık sırasında ‘metanetli’ davransam da sonrasında hayatımda derin yaralar bıraktı. Bu nedenle yalnızca benim başıma gelenlerden değil, toplumsal tanıklıklardan ve travmalardan da ve nedense çokça karşılaştığım ziyan hayatlardan da yaralar aldım.
Merleau-Ponty ve “Yaşayan Bedenim”
Bu yaralar bedenimin farklı bölgelerinde kendini göstermekten hoşnut olan kan çıbanlarına dönüştü. Çıbanların mor izlekleri bacaklarımı ve doğurganlığımın temsili kalçamı süslerken yaralarımın acısına saygı duyulmadı hayır. Daha ziyade ‘yara izlerimi’ saklamam gerekliliği konusunda uyarılara maruz kaldım. Ne münasebetti canım benim yaralarım ve varsa fazla kilolarımla diğerlerinin gözünü kirletmeye? Bu uyarılar bizzat kan bağım olan oldukça da sevdiğim insanlardandı. Doğal olarak ben de ciddiye aldım. Ne yazık, aldandım. Oysa bu bedende bu acıyı yalnızca ben yaşadım.
Metanet Çıbanları: Sağ-Sol Lob Güncesi
Metanetli davranabildiğim iki günlük cenaze merasiminin ardından, bacaklarımda -yani her ikisinde de- neredeyse aynı lokasyonlarda iki adet çıban şişti. Canımı öyle çok yakıyor ki, bacağım yatağa her değdiğinde uyandığım için, kabuslarla dolu bir gece geçirdim. Sabah ezanında artık herhalde daha fazlasını görmem dediğim kabus festivali güneşin sıcağıyla şiddetlenerek devam etti.
Günlerin yorgunluğu, kabusların çilesi ve çıbanın ateşli zonklamasıyla yatağı sonunda terk ettim. Tek başına pansuman yapmanın ustalık gerektirdiği bir bölgede bulunan ağrılı çıbana merhem sürüp kapattım. Böylece şimdi oturarak bu yazıyı yazabiliyorum. Sağ bacağımdaki çıban ise soldakinin geçmesini bekliyor gibi daha fazla şişmek için, hassasiyetinden dolayı teşekkür ediyorum.
Bu haldeyken, evin içindeki günlük rutinler dahi bu denli zorlarken nasıl sokağa çıkabilirim komşu teyzecim? Senin evlenemeyen oğluna bulduğunuz avukat kızın hayırsız çıkmasıyla nasıl ilgilenebilirim? Bana ne torunlarının iş yerindeki tatsızlıklardan, bunun sebebi serbest piyasa ekonomisi aç gözünü diye nasıl uyarabilirim? Hayır, yapamıyorum. Yaşamda kalmak ve yaşamak aynı şey değil çünkü.
Her Fani Ölümü Tadacaktır

Mezarlıkları sık sık ziyaret ederim. Ananeciğimin ani kaybının ardından düştüğüm inançsız yas çukurunda yoluma ışık olan Stoa Okulu sebebiyledir herhalde. Eskiden de sever miydim, hatırlamıyorum ama son yıllarda sık sık mezarlık geziyorum.
Mezarlıkların ve camilerin büyük kentlerde kalan nadir yeşil alanlar olmasının da payı vardır mutlaka. Kabristandaki çiçeklerin renkleri ve mezar taşlarının renksizliğiyle kontrast manzaraya bakıp bir ‘memento mori’ diyorum bir de ‘memento vivere’. Evet böyle hayatta kalıyorum. Peki yaşıyor muyum? Yaşamak hayatta kalmaktan ibaret olabilir mi Marcuscuğum Aurelius? Hayır diyor sakin, ölümü unutmadığın kadar yaşamalısın da. Peki tamam da nasıl? Nasıl kurtulacağız şu kaygılardan, ontolojik suçluluk baskısından?
Ontolojik Suçluluk : Kim Yaşıyor LAN Bu Hayatı?
Evet, bu soru ve birkaçı daha zihnimi meşgul ediyor son zamanlarda. Yaşıyor muyum ve yaşayan ben miyim? Ben değilmişim gibi de geliyor çoğu zaman, sanki bir hülyanın içinden geçiyorum. Bunca zaman benim sandığım ne çok şey ‘dünya tortusu’ çıktı oysa, biliyorum. Dün geceki kabuslarımdan birinde kaçırılıyorum.
Sarı küt saçlı American Horror Story estetiğinden fırlama bir kadın tarafından gözetlenerek zapt altında tutuluyorum. Alandan sürekli kaçmaya çalışıp her seferinde başarısız oluyorum. Trenlere biniyorum, metrolardan koşuyorum, apartman araları, mahalleler, tüneller, insan yığını; iş çıkışı Mecidiyeköy meydanı gibi rüyamda her seferinde kadına yakalanıyorum. Çıban yatağa değiyor, uyanıyorum, ardından küt sarı saçlı beyaz tayyörlü kadın gülümsüyor, gel bakalım şimdi nasıl kaçamayacaksın diyor ve ben düşlere koşmaya başlıyorum.
O kadını ve bu kabusu görmem tesadüf değil. Cenaze töreni boyunca kabile biçiminde yaşamanın faydalarına ve zararlarına tanıklık ettim çünkü. Mahalle baskının bedenlenmiş hali olan evlerden, sokaklardan geçtim ve hatırladım: üzerimdeki korkunç mahalle baskısını! Ben olabilmek için ne çok sesi susturmam gerektiğini ve hala o seslerin çığlık çığlığa kulaklarımı zapt ettiğini, bir kez daha anladım.
Merhaba Selim; “Onlar” da Burada

O halde yine sormalı kendime: yaşıyor muyum ve ben miyim yaşayan? Kafamın içindeki sesler kime ait, benim mi ötekinin mi yoksa? Nasıl görüyorum kendimi onların gözünden mi yoksa özden mi? Ah sorular, ne çok sorular. Tutunamayanlar’ın Selim’inin Onlar’a yazdığı devasa veda hutbesi gibi, kafamda mektuplar yazan sorular. Susmuyorlar, çıbanlar zonkluyorlar, karıncalar koşuyorlar.
Lacan rüyaların kişisel olmak kaydı ile, aynı Latin alfabesi gibi sembol diline sahip olduğunu söyler. Eğer terapist ve danışan bu dili çözebilirse, düşler de kitap gibi okunabilir der. Rüyalarımdaki sembol dilini kendimi bildim bileli analiz ediyorum. Diyebilirim ki dünkü kabus zapt edilmiş otantik benliğimi simgeliyor.
Küt saçlı beyaz tayyörlü kadın, toplumun bana biçtiği ve hatta Ananem ve Babannemin benden olmamı beklediği halim. Bense bir türlü o kalıba sığmıyorum, ne kadar denesem de. Ben tayyörle değil, yalınayak yeryüzünde yürümek istiyorum. Kendim olabilmek için rüyalarımda bile toplumsal olanla mücadele ediyorum. Ben duymayayım da kim ontolojik suçluluk duysun diye fikrime de alkışlar tutuyorum. Var ama nedeni.
‘’Potansiyeli var ama…’’
Nefes nefese uyandığımda, her şeyden daha çok işte bu yüzden o soruyla uğraşıyorum: tamam yaşıyorum, yaşama sevincim de yerinde fakat ben mi yaşıyorum?
Nöroçeşitliliğin ve bipoların teselli ikramiyesi olan üstün yaratıcılık kabiliyetleri nedeniyle, çocukluktan itibaren maruz kaldığım o cümle de peydah oluyor köşeden hemen düşünüyorum:
‘potansiyeli var ama kullanmıyor.’
Ne benim potansiyelim, var olan neyi kullanmıyorum? Kullanacak hal mi bıraktınız orospu çocukları, diye elbette bağırmıyorum. Sadece soruyorum, potansiyelimi kullanacak fırsatım oldu mu ya da o fırsatı kendim yaratıyor muyum? Bakın bunlar büyük sorular, Sarıoğlu Büfe’den patso söylerken dahi kafamda sürekli işlenen konular. Ben kimim? Yeryüzünde amacım ne? Bu hayatı böyle mi yaşamak isterim? Bu kafamın içinde konuşan kim? Evet, kahvemi double shot isterim.
Giden Gençliğim Dinlerken İçtiklerime Selam Olsun

Cenazeler, katliamlar, şiddet, kan ve irinli yaralardan geçtim. Kendim olabilmek nedir, düşünmek için belki de hiç o ‘rahat’ vakte sahip değildim. Daha ziyade yaşamda kalabilmek için stratejik hamleler peşindeydim. Ekonomik zorluklar, daimi hasta refakatçiliği ve dert dinleme görevi ile kendime sıra gelmedi. Ne acı. Şimdi anlıyorum neden onca zaman Bergen’i çok sevdim, Giden Gençliğim dinlerken nasıl da içlendim. Hayır aşk acısından değil, yiten benliğime ağladım, yandım, hislendim.
Mesela kim daha önce ölecek kaygısıyla sevdiklerimin yüzüne bakıp anksiyete krizleri geçirmek yerine roman karakterlerimi inşa edebilirdim. Yetersizlik kaygısından ve koşullu sevgiye alışık olmaktan hep veren ve karşılık beklemeyen olmayabilirdim. Bunun yerine kolaj sanatında yeni teknikler deneyebilirdim. Bir cenazeden diğerine, bir kedi gömülmesinden diğer klinik işlerine koşturmazdım belki de ahşap oymacılıkta motiften heykele geçerdim. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde birinci basamakta çokça vakit geçirdiğim için ontolojik suçluluk evresine anca geldim.
Allah Var ve Nietzsche’siz
Pişman değilim, yanlış anlaşılmasın. Yaşadığım tek bir günden bile, hayır ufacık bir ahım yok. Nietzsche’nın ahlaki sorusunu sorduğumda kendime ‘ikinci bir hayat yaşasaydım da acısıyla tatlısıyla tıpkı öyle yaşardım’ diyebiliyorum. Bu farkındalık geçmişimle ilgili ama bugün yani şimdi gerçekten ben mi yaşıyorum? Belki de literatürde adına ‘ontolojik suçluluk’ denilen şeyi deneyimliyorum. Belki de Tarancı’nın Dante gibi dediği şu meşhur orta yaş krizini yaşıyorum. Ya da Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde sonunda zirveye doğru meyledip, kendimi gerçekleştirmeye çalışıyorum.
Kim bilir? Yalnızca Allah.
Nietzsche’nin aksine ben Tanrı’ya sığınıyorum. Ve böyle hayatta kalıyorum peki ben mi yaşıyorum? Her yerde benliğimi, kendimi, özümden olan otantikliğimi arıyorum. Her hikayede kendime bakıyorum, her aynadan yüzümü soyuyorum. Varlığımı bir ve bütün olanla yaşamaya çalışıyorum. Çünkü;
Ve Cenaze eVinde armutlar
Kızarmış yeşilden
Güneşe doğrulmuştu
Sarı

SON YAZILAR
- insanım, insan olmaya geldim
- Post-modern Inanna ve Bedenin Yaradan İnşası *
- Gülçin Aksoy & Duvardaki Halı’nın Üstünde Kalanlar
- Daso Meine İçin Yazıyorum, Okursun
- Yengeç Kurdu Dolunayında Babannemle Buluşma
Sen!
Yolculuğa hazır mısın? Yeni hikayeler için:
