“Aklın var mı?” “Var.” “O halde niçin onu kullanmıyorsun? İşlevini yerine getiriyorsa, başka ne istiyorsun?”

Tanrılar tatile çıkmış yalanımla Stoa Okulu’nda dersi kaynattım, Marcus Aurelius anlattı ben anlamadım. Memonto Mori diye diye kafa şişirdiğim konuşma metnidir. Belirtilmeyen tüm alıntılar şüphesiz ki the greatest Roma İmparatoru Marcuscuğum Aurelius’a aittir.
İlk cümleye başlayacakken, Abimin cennet sofrası şarkısı çalıyor, ne güzel tesadüf; Balkanlardan alkışlar. Tüm ölenlerle birlikte biz, sanki sonsuza uzanan upuzun bir masada toplanmışız, şıkır şıkırız. Güzel yemekler pişmiş, kim ne seviyorsa o var sofrada. Zeytinyağlılar, Girit mezeleri, denizden babası çıksa yiyecek adamların pişirdiği balıklar, acı bademli baklavalar, fırında göbek mantarı ve daha nicesi. Yüzler gülüyor, hasret bitmiş, kavuşmuşuz. Yaşayanlar da ölü artık sonuçta.

Sıklıkla ölümü düşünmem boşuna mı? Resmi rakamlara göre elli bin, resmi olmayanlara göre kim bilir kaç bin kişi öldü, daha yeni. Yası bitmedi gidenlerin, kalanların evi barkı yok hala. Biz, yani beklenen büyük İstanbul Depremi’ni İstanbul’da karşılayacak olanlar da, her an ölebiliriz. Vertigo ile el ele verip paranoya eken sallanıyor muyuz anksiyetesiyle birlikte sık sık hatırlatıyorum kendime bunu. Zaten benim hatırlamam için, hayat sıkça ölümlü dünya çıkarıyor karşıma.
Memonto Mori, Unutma
“Doğum gibi ölüm de doğanın bir gizemidir. Bu bir araya gelen elementlerin parçalara ayrılmasıdır. Genel olarak bakıldığında bunda utanılacak bir şey yoktur, zira ölüm ne insanın zihinsel yetisine ne de yapısındaki akla aykırıdır.”
Bir gün hepimizin ölecek olduğu gerçeğini sindirmenin tuhaflığını düşünerek, How Strange’e verdiğim bir günümün hemen ardından, Cuma namazına müteakip bir cenazeye katıldım. Uzun süren sancılı bir kanserin ardından, acıları dindi, dedirten cenazelerden. Beklenen ölümlerden olsa ne fayda, acısı değişir mi gidenin ardından yokluğunun?
“Şunu aklından çıkarma: Çok kısa bir süre içinde hem o hem de sen öleceksin ve kısa bir süre sonra geride ne senin ne de onun adı kalacak.”
Biz nasıl öleceğiz diye konuştuk sonra aramızda -bencilliğe baksana-, inşallah uykumda, kolaylıkla. Herkesin dileği aynı, Allah elden ayaktan düşürmesin. Kimselere muhtaç etmesin. Ömre süre biçiyoruz, işe bak. Hayatlarındaki gelişmeleri cenazeden cenazeye karşılaştıkça takip ettiğim insanlar var artık hayatımda. Cenazeler gezdiğimiz yaşlar. Yavaş yavaş şimdi. Sonra hızlanacak. Sona yaklaştıkça vakit daralır. Oysa vakit denilen şey hep dardır. Zamanı hep var sanan sadece insandır.
Diğer Her Şeyi Boş Ver
“Vespasianus* dönemini gözünün önüne getir, şunların hep aynı olduğunu göreceksin: Evlenen, çocuk yapan, hastalanan, ölen, dövüşen, ziyafet çeken, ticaret yapan, ekip biçen, pohpohlayan, kendilerini öne çıkaran, şüphe eden, tuzak kuran, bir başkasının ölmesi için dua eden, homurdanan, şehvete kapılan, mal mülk biriktiren, makamları ve tahtı arzulayan insanlar. Onlardan geriye hiçbir yerde, hiçbir şey kalmadı.”
*69-79 yılları arasında Roma imparatoru
Boğazımda düğümlenen antibiyotik tablet nedeniyle aniden dünyayı terk etmek üzereyken, hatırladım. Zaman az. Biz çokuz. Ölümden sonra ne olacak, diye sorup durmuşuz, çağlar boyu. Zaman değişmiş, merak geçmemiş. İnsana ömrü hiç yetmemiş. Peki bize az, zamanda leke ömrümüzün farkında mıyız sahiden de?
“Diğer her şeyi boş ver, sadece şu birkaç şeyi önemse: Unutma ki her birimiz sadece şu anı yaşıyoruz, bu da yaşamın çok kısa bir anıdır, yaşamımızın geri kalan kısmı ya zaten yaşanmış halde ya da belirsiz bir geleceğe dayanmakta. Her birimiz için yaşamımız küçük bir şey, yaşadığımız yer dünyanın küçük bir noktası. … Binlerce yıl yaşayacakmışsın gibi davranma. Kaderin üzerinde asılı duruyor. Hala yaşıyorken, yaşayabiliyorken iyi biri ol.” Marcus Aurelius

Anda mıyız?
Bir an, göz açıp kapayıncaya kadar, sade bir tik takı saatin, yaşıyor ve ölüyoruz. Küçücük bir dünyada, sığamadığımız bir türlü hayatımıza. Gelecek hesapları yapıyoruz yine de, gelecekmiş gibi kesinlikle; hayaller kuruyoruz, mutlaka ticarete yatırım yapıyoruz, ileride lazım olur diye insanlar, altınlar, paralar, eşyalar biriktiriyoruz, güler yüzlü çıkarlar topluyoruz dost meclislerinden, kredi çekiyoruz balkonsuz bir evimiz olsun diye, aman aç kalırız yarın diye dolaplar dolduruyoruz kavanozlarca, seneye de giyerim diye bir boy büyük alıyoruz ne alacaksak; aldıkça alıyoruz durdurulamaz, aldıklarımızı az, verdiklerimizi çok sanıyoruz. Oh ne de güzel geleceği bugünden hazırlıyoruz. Peki bugün, şu an ne yapıyoruz?
“İnsanlar, örneğin kırsalda, denizde ve dağlarda kendileri için bir inziva yeri arar ve sen de bilhassa bu arzuyla dolusun. Ancak bu asla felsefeye uygun bir arzu değildir, zira dilediğin zaman kendi içine çekilmen mümkündür. İnsan başka hiçbir yerde kendi zihnine çekildiğinde deneyimlediğinden daha huzurlu ve sakin olamaz, özellikle de zihninde kendisini hemen ve tam rahatlatan düşüncelere dalabiliyorsa; rahatlamayla kastettiğim basitçe insanın zihninde bir düzene kavuşmasıdır. Bu yüzden sürekli içine çekil ve kendini yenile.” Marcus Aurelius
Andayız
Niyetimi eğitmeyi öğreniyorum şimdi. Maskesiz dolaşmak için özgürce sokaklarda, art niyetten arınmak için, su gibi düşüncelerle yıkanıyorum. Hata da insana, zaman varken hatadan dönmek de. Arınmak için ne gerekiyorsa, bul ve yap, kendini yaşama hazırla. Sus biraz dünyaya, kendine konuş ve sonra kendine sus ve dinle, kendinle baş başa, yüzün var mı susmaya? Susuyorum, duruyorum, duruyum, kalbim ferah, temiz niyetim, suyum, akıyorum.
“Hemen yürekten benimsemen ilkeler arasında şu ikisi de olmalı:
Birincisi, nesneler kendi başlarına zihni etkilemez, aksine onlar zihnin dışında hareketsiz durur ve insanın tüm rahatsızlıkları sadece kendi içsel yargısından kaynaklanır.” Marcus Aurelius
Fikrimi eğitmek de var niyet kadar bir de; düşündüklerimiz eyleme dönüşür sonuçta. Fikri düzen de niyet terbiyesi kadar disiplinli bir çalışma pratiği gerektiriyor. Dünyayla baş etme yolları yerine; dünyada iyi yaşama kılavuzu diyorum mesela. Böylece manayla birlikte hareket de değişiveriyor kendiliğinden. Yaşam su gibi, her şey birbirinin içinde, akışkan, karışıp birbirine, akıyor; tek bir damla da aynı okyanus da. Suyu ayrıştırıp moleküllerine bölen, atomlarından yeni evren kuralları yazıp yönetenden haberi var mı suyun? Akıyor su, ya akarsın çağlar boyu, ya da kurursun tek nesil görmeden.

Hayatımız Dostoyevski
Her anlamda ilginç bir sene olan 2017’nin son aylarında, son bir yılda hayatımda olan majör değişiklikleri sakince dinleyerek, aynı sakinlikle bana majör depresyon tanısı koyan psikiyatrist beyfendi; yaşadıklarımın her insanı ‘delirteceğini’, delirmemden daha normal hiçbir şeyin olamayacağını söylemişti. Deliliğimi tedavi edip beni topluma zararsız bir birey haline getirmek adına poşetler dolusu ilaçla eve göndermiş ve canıma kast etme ihtimalime karşılık da başımda bir nöbetçi tutmaları gerektiğini aileme öğütlemişti. 2017 çok şükür kazasız belasız geçti. Aldıkları kadar kattıklarıyla da, hatta belki daha çoğuyla. 2017 gibi 18ler, 19lar, 20ler, 21ler, 22ler ve nihayetinde 23ler geçiyor. Yaşam gürül gürül, hiç azalmadan maşallah, her koldan geliyor. Hayatımın modern bir Dostoyevski romanına evrildiğini, yaşıtlarımın stabil hayatlarını dinlerken daha yeni fark ediyorum. Kabullenmem kolay olmuyor fakat var gücümle deniyorum. Değişiyor, gelişiyorum. Ne yöne kökleneceğimi topraktan göklere, dallarımı hangi yıldıza uzatacağımı, sadece ben belirliyorum. Zaman zaman zorlanıyorum. Unutuyorum. Hatırlamam gereken entropi:
“İkincisi, bütün bu şeyler sen onlara bakarken değişecek ve bir gün artık var olmayacak. Şu da hep aklında olsun: Sen de ne kadar çok değişikliğe tanık oldun. ‘Evren değişimdir. Yaşam bir acele yargıdır. …Bir parça olarak doğdun. Seni doğuran bütünün içinde kaybolacaksın, daha doğrusu değişim süreciyle birlikte onun yaratıcı aklına dahil olacaksın.” Marcus Aurelius
Kalbin aklınla, aklın bedeninle, bedenin ruhunla, ruhun dünyayla sulhtaysa, senden rahatı yok. Olduğun gibiysen, gizinde, derinde, kelimende, yüzünde, özünle çelişmediysen; aradığın o iç huzurun kendisi sensin, aklın, ruhun, bedenin, huzurun kendi içindesin. Düşünmek cesaret istiyor ama, adım atmak için önce ayağın olduğunu hatırla. Ayağın toprakta hatırla toprak yeryüzü denilen bu katmanda; daha neler var, ötesinde berisinde, derininde, ışık yıllarınca uzak bir galaksideki ruhunun adım atmadığı nice topraklarda, zaman denilen şu yekpare yanılgıda.
Hatırla; zerresi kainatın, bütünün bir parçasısın, sonunda hiçten bütün olacaksın.
“Son olarak içindeki kendi toprağına çekilmeyi hatırla, kendini sıkıntıya sokma ve germe, aksini özgürlüğünü koru ve bütün şeylere bir insan ve ölümlü bir varlık olarak bak.” Marcus Aurelius
İçimizdeki topraklarda cennet sofraları kurulsun Marcuscuğum, içimiz dışımız da bir olsun.
Kaynak: Marcus Aurelius , Kendime Düşünceler

Kendime Not: Ölümü düşündükçe aklıma hep aynı dize gelir, fikrim hep bir ağaç kökünde belirir. Senelerdir Nazım’ın sanardım, meğerse canım Cemalciğim Süreya’ymış.
“Ölüm geliyor aklıma bir ölüm
Bir ağacın gövdesine sarılıyorum” **
