tutunamayan (disconnectus erectus)larla tutunamamak üzerine

Yine sol gözümde bir şey olduğu hissiyle uyandım. Kesin kıl, tüy, kirpik ya da uzay mekiği kaçtı, diyerek yataktan bir hışımla çıkıp, banyoya gittim. Her zamanki standart süreç yaşandı sonra; uzun uzun aynada gözümün içini incelemeye çalışırken şekilden şekle girmek, bu sırada batma hissinin gittikçe coşması, sudan medet ummak, avucumun içine suyla doldurup oluşan geçici gölette gözümü yüzdürmek, gözyaşı jeli ya da damlası ya da merhemi ya da battaniyesi ne varsa sürmek, geçmediğini görüp evdeki diğer aynalarda inceleme işlemini sürdürmek ve sonunda vazgeçip tek gözümle bir süre idare etmeye karar vermek. Öğlene doğru gözümdeki batma hissi geçti. bir tutunamayan (disconnectus erectus) draması.

paranoya paradoksunun dilemması

Gözümdeki şeyin paranoya olduğunu hissetmeye başladığımdan beridir, bunun bir paranoya olmadığının ama paranoya gibi hissettirerek gerçek bir sorunu gizlediğinin paranoyası olabileceğini de düşünüyorum. Her şey olabilir. Gözümde benim ve doktorların tespit edemediği bir şey ya da birileri olabilir. Gözüme kamp kurmuş görünmez gezgin bir kabilenin, sönmek bilmeyen kamp ateşi nedeniyle gözüm yanıyordur belki de, iki senedir. Bunun aksini kim iddia edebilir? Psikiyatristim belki. İşbu metindeki ironiler, güzel bir hikayeye doğru gider. Zaten her şeyin hikayeleştirilebilir olduğunu benim de bu nedenle saçma şeyler yaşamakta ustalaştığımı düşünmeye başladığımdan beridir, gözüm batıyor. Kafamın içi çok eğlenceli. 

örnekleyelim;

bizde boş yok

biz dediğim ben ve İstanbul Konseyi ve birkaç kedi

Dün akşam saatlerinde evden çıkıp Samatya’ya doğru yürürken Çevre Tiyatrosu’nun orada düğün kalabalığıyla karşılaştım, ansızın. Dünün cumartesi yani fahri düğün günü olduğunu unutup, düğün salonunun önünden geçmemde, evlenmeye karar verip bu kararı sevdikleri ve genellikle sevmedikleri insanlarla paylaşmak isteyen çiftin hiçbir suçu yoktur. sosyal anskiyetemden siyasal islam ve ortanın sağı solu sorumludur. Meraklı erkek yüzleriyle karşılaşmamak adına başımı belediyenin seçim çalışmalarına çevirerek bu istenmeyen karşılaşmanın yıkıcı etkilerini biraz olsun azaltmayı başardım, neyse ki. Gözlerimin, yeryüzüne eklenmiş yeryüzüne ait olmayan şeyleri tarama sürecinde gördüğü ayaklar bana, bunlara düğün ayakları demeye karar verdim, düğün ayaklarıyla ayakta durulan bir dakikanın insan ömründe bir saate denk geldiğini hatırlattı. (Tetikleyici unsur: şeffaf ve beyaz olmayı aynı anda başaran bir çift fütüristik topuklu yüksek ayakkabı, düğün alanından olabilecek en uzak güvenli noktada duvara yaslanan taşıyıcı insanı sayesinde bir nebze dinlendirildiği zannedilmektedir.) 

İstanbul Konseyi toplantı daveti hakkında

Düğün ayakları zaman teorisi gibi bir isimle hemen farazi bir makale yazıp çok ciddi atıflarla pazar günümü şenlendirmek istedim. Elbette bu da aklımdan geçen, bir ara yapmak üzere ertelediğim günlük şahane fikirler listemin sonsuzluğunda bir yere kaydoldu ve geçti. Ardından Ali Paşa Caddesi’ni yürümeyi ne çok sevdiğimi, yorgancının önünden başlayarak camiiye doğru devam eden sıradaki ağaçların güzelliğini, Ali Paşa Camii‘nin tadilatının ne zaman biteceğini, ne kadar da büyülü bir lokasyonda yaşadığımı, bir zamanlar buralarda dolanan Sünbül Efendiyi ve fesindeki sümbülü, kafamın içinde gezen roman karakterlerinden bir İstanbul Konseyi yapmam gerektiğini düşündüm ve hemen konseyin ilk toplantısı için uygun randevu saati talebinde bulundum. Henüz yönetim kurulu üyelerinden net bir geri dönüş alamadım tabi ama ana kadrodaki beş kişiden üçünün intihar ettiğini düşünürsek, bu aksamanın olağan olduğunu söyleyebiliriz.

tutunamayan (disconnectus erectus) ve ben

tutunamayan (disconnectus erectus) ve onursal üyeler

Tutunamayanlar’ı ilk, İstanbul Valiliği Basın Bürosu’nda Nazır Bey’in Babıali ve sadrazamlarla ilgili hazırladığı bir biyografi kitabında kendisine redaksiyonda yardım etmek için çalıştığım sırada okuduğumu hatırladım. O zamanlar e-kitap denilen şey bunca yaygın değildi ve internette her aradığımızı her zaman bulamıyorduk. Bunun için belirli forumlar vardı ve bu forumlara üye olup katkı sunmak gerekiyordu. İnternetin daha adil bir ortamı vardı diyebilir miyiz o vakitler? Konumuz hiç bu değil ve hayır diyemeyiz. Günde sadece bir basın bülteni yazmak görevindeki dört kişiyle paylaştığım odada, sekiz saatlik mesaiyi doldurmak için yedi yüz küsür sayfalık roman harika bir tercihti. Bir ay ya da belki iki ay kadar süren valilik günleri (o zaman bin yıl gibi gelmişti) bana güzel romanlar hediye etti. O dönemin ardından yazma serüvenimde de bir kırılma olduğunu ve dilimin özgürleştiğini ve sonra yeniden gerçekçi bir üsluba sıkıştığını fark ediyorum şimdi bakınca. Bunu da ikinci kez Tutunamayanlar’ı okumaya başladığımda anladım.

2017 itibariyle ciddi oranda teorikleşen okuma deneyimim, yazın üslubunda da mekanikleşmeme sebep olmuş. Aklımı yerinde tutma çabamı asla küçümsemiyor ve bunun belki de böyle olmak zorunda olduğu gerçekliğini de yadsımıyorum. İnsan heybesini neyle doldurursa, karnını da onunla doyuruyor. Okuduklarım beni gerçekçi bir yerde tutmak istemiş ki delirmeyeyim, çünkü insan delirdi mi tehlikelidir, ben de delirmemişim. Delirmediğim süreç içerisinde katıldığım iki yarışmada da dereceye girmişim üstelik. Demek okuyucu için de yazarın delirmemesi, rahat okuma deneyimi sunuyor. Doğru olabilir. Nitekim Selim Işık’ın (İstanbul Konseyi Has Kurucu Öz Yerici Onursal Üyesi) buhranlı benliğinin kelimelere yansıyan gölgeleri arasında kaybolurken, heyhat ince bir ışık bulup bu anlam karanlığında aydınlamaya çalıştığımı düşünürsek bugünlerde, evet, yazar delirmesin. Delilerin yazdıklarını sadece deliler mi anlar? Hayır. Tutunamayan (disconnectus erectus) üslubum nasıl? Yok, değil cool. 

şarkılar seni söyler dün bugün yarın

2017 birçok anlamda hayatımın dönüm noktalarının senesi. Öncelikle ölmediğim için çok mutluyum ki bu mucize için Allah’a dünyadaki tüm İbrahimleri kurban etsem az gibi. Et yemiyorum. Alkol gibi zararlı birçok alışkanlığımı, ruhuma zararlı onca arkadaşlık bağını, aklımı benden alıp kapitalizme yem yapan çokça meslek dalını hayatımdan çıkardım, 2017’de. Sakıncalı bulduğum yazarları da hayatımdan çıkardığım sene olmuş aynı zamanda. Kitaplıkta gözüme çarpmasın diye altlara arkalara itelediğim Tezer Özlüler, Camuslar Albertler, Sadıklar Hidayetler… Yaşamla bağlarımı zedeleyebilecek her türden kelimeyi özenle sözlüğümden çıkarmam, yaşama sevincimin eseridir. Beş senedir el sürmeyişim de, korkaklığım nedeniyledir. Şimdi yürek mi yedim de, yeniden düştüm Turgutçuğum Özben’le, (İstanbul Konseyi Yas Kurucu Tez Verici Onursal Üyesi) Dün Bugün Yarın şarkılarının peşine? İstanbul Konseyi’yle yapılacak ilk toplantının gündem maddelerine eklenecek. 

Sanki kendimi doğurduğum sancılı bir geceyim. Bugünler o günler, doğum sancılarıyla, ahlarla, yoklarla, çığlıklarla geçen. Zihnimin iki uçlu duygu durum geçirgenliği hem lanetim gecem, hem gündüzüm hediyem. Yazabiliyorum ve yazabilmek sandığım kadar basit bir eylem değilmiş. Yıllardır kafamın içinde biriken kelimeler, ben şimdi bunları ne yapacağım diye duyduğum cümleler, onca paragrafın tonla harfi, yazabildiğim içinmiş. İnsanlık için küçük, benim için Apollo bir adım. Adımı da tarihe aylı harflerle yazın. Göğe bakıyorum mavi, beyaz, kuş, kanat, teneke, insan, hayat, sonsuz boşlukta görülmez bir kabahat. Konumuza dönelim Selim, yeter bu kadar hacamat! (üf kafiyenin zorlamalığına bak)

yalnızlık selim boyu

Yeniden karşılaşınca Selimciğim Işıkla, dostum Selimle yani, merhabalaşınca zihninde Turgutçuğumun, kaç sene sonra, oh dedim, yalnız değilim! Yalnız değilmişim. Yalnız olduğu için ölen Selim sayesinde ben bugün yalnız değilim ve çok şükür ölmedim. Okuduğumuz her kelimenin bir sorumluluğu olduğunu söylemişti biri, okumuştum bir yerde, duymuştum, kulağıma hoş gelmiş, hafızamda tutmuşum. Demek bundan. Şimdi anlamaya başlıyorum. Yazabiliyorum. Kendimi bildim bileli, yazıyorum. Sandıklarca günlüğüm, baytlarca dosyamla, kaç bin ton kelimeyle, yerçekimsiz bir zihinde, uçuyorum.

Yazmalıyım, yazabildiğim kadar. Soluk aldığım her an, aklımda durmadan akan, kelimelerle, yazmalıyım. Hiç durmadan okuyacağız diyor Selimciğim Turgutçuğuma, uyumadan okuyacağız, ne varsa, ne yazılmışsa dünyada. Aynı küçük burjuva heveslerle doldurduğum kitaplığın başında ben de kaç kez Turgut gibi durup, hevesle başlayıp, yarımca kapattığım kapakların tozlarından nefessiz kalmışımdır. Tam bir tutunamayan (disconnectus erectus)luk hareket! Şimdi yine bir heves, biriken romanları temize çekeceğiz ha gayret, tozu geçiyor rafların. Bir kelime görüyorum ya ama tekinsiz, af yok, hemen rasyonel muhafızlarını çağırıyorum, alın bunu, atın zindana, aklı başına gelene dek, ne su ne de ekmek!

delirmenin sınıfsal boyutu

Delirmek diyorduk, Selimciğim Turgut, delirmek de zor meziyet. Üstelik sınıfsal da bir mesele, evet her şey gibi ve kadar, tedavi dediğimiz seçenek. Sen istiyor kafa hapı verecek gecede yirmi bin altın diyor ruh ve sinir hastalıkları. Oysa Surp Pirgiç’in asırlık zeytin ağaçlarının arasında, bir zamanlar buralarda yürüyen Fatih’i düşünüp Fatih’e doğru kuracağım hayali köprülerde gezsem şöyle birkaç gün hemen, resetlenirim. Hemen bir durulup, şöyle bir kendime gelirim. Canım bilim derim, canım, sensiz ben ne ederdim? Fakat olmadığı için gecelik binlerim, pusuda nöbet tutuyor arsız cinnetim. Kafiye olsun madem, yoksa niye delirdim?

Ne gördüysem bunca zaman, otuz dört senelik gözümle, ne biriktirdiysem hipokombüsümde, kelimeler kadardır. Görüleni göstermek, görenin görevi. Ey insan, söyle bana ne gördün dünyaya geleli? 

sultanın vazgeçmediği at meselesi

Bu ara Abdulhamid görüyorum, ikincisi. Sanatla ilişkisi, batı müziği sevgisi, saray eşrafına ilgisi, Cumhuriyet bestesi falan filan. Yüz senelik mesele, kimin umurunda? Falanca yerde falanca sultan cuma hutbesinden çıkıp bir at görüyor caminin önünde, ayakları desenli, pek beğeniyor, diyor kimindir, falanca kişinindir, selamımı gönderin at artık benimdir, aleyküm selam sultanım fakat at bana emanettir, sultana karşı durmak hele bu ne cesarettir, sultanın kaldı üç günü at belki şehzadenize kısmettir, yeni sultan da atı beklemez mi, Allahım bu ne bitmez lanettir, üzülme canım sen de padişahla Hasbihal etmek hangi kula nasiptir, sultan isterse at gene bendenize emanettir, atı veremeyen zatınıza emanetse bizim nezaretimizdir, efendim o sizin teveccühünüz kulunuz size köledir, madem öyle maliye nazırlığı makamı buyurun at sahibinindir, eh sen de hikayeyi artık burada bitir. Hayali sanıyorsunuz fakat, yaşananların hepsi gerçektir. 

abdulhamid kabusu ve ölenler hakkında

Turgutçuğum Özben’in Abdülhamid kabusu, her cumhuriyet çocuğunun ortak hafızasında yer edindiğinden, ben de hatırlar hatırlamaz, içimdeki karşı devrimcilere karşı atağa kalktım ve hepsini cumhuriyet mahkemelerinde astım. Siz dedim kim köpek de cumhuriyete karşı gelecek, Dilazer misiniz ulan, dedim, sinirlendim tabi. Abdulhamid’in eteğinin altında yılan gibi kıvrılan Dilazer ve ordusu, Dilazerler Ordusu, üstümüze çöreklenmiş karabasan gibi, nefesimiz kalmamış, boğulmuşuz da, uyumuşuz, kim öfkelenmez. 100. Yılında Cumhuriyetin, cumhuriyet çocukları tedirgin. İşte ben de, yani Turgutçuğumun kabusu nedeniyle, Abduhamid hazretleriyle buluşuyorum bugünlerde. Aklıma Mümtaz’ın  (İstanbul Konseyi Saz Kurucu Kaz Serici Onursal Üyesi) tüm bu ölü insanların hikayelerinin ağırlığını üzerinde hissettiği o yılgın konuşması geliyor, İhsan’la herhalde, geçmiş gün. Sonra Teyzemin yeter bu kadar okuma artık dediği de geliyor, suratı endişeli, yanacak artık o kafanın içi, bak bilmem kim okuya okuya delirdi, kaç sene evvel Ananem de söyledi. Var daha okuduklarım, yaşadıklarım ve ne yapacağımı hiç bilemediğim travmalarım, koy üzerine, buradan yol olur Fatih’in Fatih’ine. Üzülme be Teyze!

Okuyorum, hemen bir şey daha bilmediğim ortaya çıkıyor, insan merak ediyor. Okuyorum, aman aman insan ne çok bilmiyor. Yazıyorum, vay vay, insan kendini ne zannediyor? ne olacak tutunamayan (disconnectus erectus). Hülasa, bak bak kelimelere bak, okuyor ve yazıyorum ve böylece delirmiyorum-muyum-dur-huyum-kuru-sundur.

İstanbul Konseyi’yle gerçekleşecek ilk toplantıda görüşmek üzere.

İmza 

Kimse kim 

Oğlum bak seni …rim. 

Hadi işine bak Selim.

kendime not:

SON YAZILAR

 

GÜNLER:

yapay zeka ile doğal diyaloglar

diğerleri:

Bir Cevap Yazın

Ecem Engin sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin

Ecem Engin sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin