benim bu travmalarım ne olacak sorgulamaları üzerine

İnsanın sonu yok. İnsanı keşfetmenin de. Aklımda hep kaynağı belirsiz o cümle ‘insan olan değil, olmakta olandır’. Oluyorum.

Yalnızlığımla baş başayım. Oysa ne kadar da kalabalık aklım. Nice sahnelerin ne biçim dekorlarını yıkıyorum kahvemi içerken yudum yudum. Ve düşünüp kendimi, yine nice sahnenin içinde ne rollerde, off on numara, izleyip yani oturduğum yerden, şimdiden geçmişi, vay be diyorum, ne çok varım. Tamam da, ben bu gördüklerimle nasıl yaşayacağım?

Birkaç gündür doğru düzgün cevap veremediğim arkadaşlarıma yaptığım açıklamanın absürtlüğüne bakıyorum minik bir ekranda. ‘boş ver, dünya absürt bir yer.’ Sonra bir de notlarıma:

Sevgilimden ayrıldım. Grip oldum. Reglimin ilk günü. Ve Babannem intihar etti.
tamam da, benim bu travmalarım ne olacak? 

Zamanın göreliliği, geçmiş gelecek ve bugünün aslında linear bir akışta ilerlemediği, gözlemcinin deneyimlerine göre şimdi olgusunun şekillendiği gibi şeyler var daha büyük bir ekranda. Bir akşam, evdeyim. Her rutine alışıyor insan, derhal. Alışmak için varız sanki. Ne kadar alışırsak o kadar varız hatta. Hastane rutinine de alışıyorum böylece. Hastane önündeki büfenin tostunun tadına aşina oluyorum hemen. Yeni travmalarıma yeni odalar açıyorum aklımın kuytularında mutlaka. “yekpare bir anın sonsuz akışında”. Yeni bir diziye başlıyorum hatta, heyecanla.

Bir acil servisin kırmızı alanında, doğduğumda altıma bez bağlamış kadının altındaki bezi çıkarıyorum başka bir kadınla. Her şey olağan ilerliyor. Ölmek isteyip de ölememiş bir insanın yüzündeki dehşetli hayal kırıklığı. Ah! Biliyorum. Benim yüzüm de böyle miydi? Neden yaptın? Ölmek istedim. Ölemedim de. Ölmek isteyip ölememek. Yaşamım bundan ibaret.

Genetiğimizin ne kadar sağlam olduğunu, Allah’ın bizi ne çok sevdiğini ve intihar geninin hiç atlamadan ilerleyebildiğini görüyorum böylece. Her şeyi de gene bırakamıyoruz elbette. Depresyonun insanın ruhunu kemiren karanlığı gibi kömür Babannem. Kaç sene evvel, daha Kanada’dayken gördüğüm bir rüyayı anımsıyorum; Babannemin yüzü tıpkı böyle, soğuk bir taşta yatıyor, ölü. Korkuyorum. Daha kimse ölmemiş o zaman, böyle candan. Ölüm bizden uzak, yaşam sızıyor duvarlardan. Babannem yaşıyor, yaşayacak daha. Narsistik kişilik bozukluğu tanısı alıyor üstelik. Hepimiz anlıyoruz o an, anlam kazanıyor her şey. Zaten kimse de şaşırmıyor bu tanıya. Demansının da on yıl içinde hiç ilerlemediği fark ediliyor. Onca terane içinde, Babannem hepimizden daha sağlıklı, daha özgüvenli ve daha güçlü yatıyor İngiliz Kraliyet Ailesi’nden bir kraliçe gibi, yoğun bakım odasında, doktor böyle söylüyor. Ben tavuk döner yiyorum kapıda.

Kadınların olduğu yerde kendimi güvende hissettiğimi fark ediyorum. Çok şükür. Kadınlarlayım. Bizim ailede erkek yok diyor erkek kuzenim. Kadınlarla büyüdüğü için aldığı kadınlık hissiyatıyla, yine kadınların yanında tek erkek olmanın hakkını vermeye çalışıyor. Zaten erkekler böyle zamanlarda sadece can sıkar diyorum kendime, boş ver, dünya absürt bir yer.

Ben bu gördüklerimle nasıl yaşayacağım, diye soruyorum arkadaşıma, bağırmaktan sesi kısılmış, gülüyoruz. Bizim bu travmalarımız ne olacak? Waffle yiyoruz sonra. Rüyamda eski sevgilimin eskimeyen hatırasıyla uğraşıyorum. Yaşlı kediler görüyorum ve kuşlar sokaklarda. Bir şiir dilime takılıyor, gitmiyor günlerdir, bir dize “ağlamaklı oluyorum, demdir bu”. Ağlayamıyorum da.

Ne güzel bir sabah diye düşünüyorum. Gölgede serin, güneşli sabahlar. Kediler en sarı, en parlak yere yayılmış, kuşların geceden anlatacakları var. İnsan sessizliğinin insana huzur veren o müthiş beyazı. Gülümsüyorum “hani kurşun sıksan geçmez geceden”.

Travmalarımızla ne yapmalıyız, sorusu tartışılıyor, travmalı bireylerce, bizce. Ben diyorum, travmanın beni ele geçirmesine izin veremem. Geçmiş geçti, bugünü etkilememeli. Beylik sözlerime bakıyorum uzaktan, gelecek bile bugünü etkilerken ben nasıl da büyük yanılgılar içine düşüyorum, diyorum. Ben bu travmalarla ne yapacağım?

Üretmemiz gerek, diyorum evet. Acılarımızdan bir şey üretmemiz gerek. Çünkü o zaman acılarımız bir şey oluyor, daha fazla acılarımız olmayarak. Bizden çıkınca, bize ait olmayan acılar, bir şey oluyor. Böylece biz acı çekmiyoruz acılarımızla. Bu yüzden sanat var, iyi ki var diyorum. Ne çok acı varsa dünyada, işte o kadar da sanat var.

Duygularını yoğun yaşayan nöro çeşitlilikteki bireyler için mevsim geçişleri zordur, belki de en zoru. Bedenin kimyasındaki ani değişimler, aklın içindeki beklenmedik fırtınaları doğurabilir. Bastırılan, unutuldu sanılan nice ihtilal bir anda bir kelimeyle vuku bulabilir. İnsan hiç anlamadan bir anda delirebilir. Hiç anlamadan bir anda delirsem, nasıl olur acaba, merak ediyorum. Zaten her şey bir anda oluyor. ‘Hayat andan ibaret‘ diyor kumar bağımlısı bir adam, kumarda kazandığını mangalda yeme hazırlığında. Demek bunu duymak için geldim buralara. “Yekpare, geniş bir anın Parçalanmaz akışında.”

Tam bu anda doğuyorum ve ölüyorum şu anda ve yaşıyorum kocaman hayat. ölüler yıkıyorum toprak dokuyorum ve akıyorum şu anda başka bir gülün yaprağında yeniden ölüyorum. Hayat denilen şu garip yer, her seferinde, nasıl olursa, hala kendime şaşırıyorum.

‘birileri tedavi olmak istemedi, tedavi olmaya cesareti yoktu diye ben senelerdir tedavi olmaya çabalıyorum’ diyorum en yakın arkadaşıma. Dün psikiyatristle konuşurken fark ettim; narsist mağdurlarıyla dolu dünya, ailem en başta. Sade kendini düşünmenin, sadece kendini önceliklendirerek yaşamanın ceremesini çekiyoruz bu kadar insan, kaç kuşak. İnsanın sonu yok. İnsanın vereceği zararın da.

Hepiniz ölüp gideceksiniz iyi tamam da ben bu gördüklerimle nasıl yaşayacağım?
Benim bu travmalarım ne olacak?

‘neyim lan ben? melek miyim lan ben?’

Sen!

Yolculuğa hazır mısın? Yeni hikayeler için:

SON YAZILAR

Bir Cevap Yazın

Ecem Engin sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin

Ecem Engin sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin