Camdım Su Oldum

Seçmek zorunda değilim, dedim kendime. Banyoda buhara bulanmadan hemen önce daha terli göbeğime bakarken küçük yuvarlak makyaj aynasında, ya manik ya depresif olmak zorunda değilim. Mavi hapı ya da kırmızıyı, yutmak zorunda değilim. Ne diyordu bir dostum, sen iki hapı da ver, biri patlamazsa diğeri patlar. Güldüm. Çelişkiler arasında da bir gül açabilirdim. 

Bahçedeki insan artığı çöp halısının arasında kendiliğinden belirmiş gül ağaçlarına baktım uzun uzun. Pembesi ve kırmızısıyla güller, dost yoğurt kabı ve parlak cips poşetlerinin arasında bile yol bulup göğe uzanabiliyordu. Ne güzel diye iç çekti turuncu bir elbiseli rahip halim -bu tipimi çok gülünç buluyor ve seviyordum da-, toprak verimli olduktan sonra, diye bana cevap verdi maskeli bir kedi, çokça toprağa sıçmanın haklı gururu içinde mırıldandı, sen sıç her şey yetişir. Sen yeterki toprağı besle diye tekrar ettim ben de, çok ciddi sıçma ifadesi yüzünden çekilmiş, arka ayaklarıyla bokunun üzerini toprakla örterken artık benimle konuşmuyordu. O sıçarak besliyordu toprağı benim türüm başka türde sıçıp batırıyordu. Güldüm halime, maskeli kedi, neredeyse bir yaşında, avcı neşeli. Seviyorum seni dedim, maskeli kediye, çok da umrumda dedi ve daldaki kumruların peşinde erik ağacına zıpladı. Tekir de olabilirim kumru da ve istersem ağaç da. 

Seçim yapmaya zorlanıyoruz. Her birimiz doğduğumuz andan itibaren seçimlerimizin bedeliyiz. Mecburi, rızalı veyahut rutin tercihlerde bulunuyor ve sanki hepsi de bizimmiş gibi kabul ediveriyoruz onları. Ya Ekmeleddin ya Tayyip diye soran Türkiye Cumhuriyeti demokrasi parodisi gibi, peki ya seçmesem? Ne olur, linçle yok edilirsin zamandan. Ben çocukken dansöz olmak istiyordum. Opera sanatçısı olmak isteyen Annemin de hayalleri benimkilerle aynı sebeple katledildiğinden boyun eğip kendine ait olmayan seçimleri de evladına dayatmaya devam etmek zorunda kaldı O da. Annemin opera sanatçısı olarak İtalya’da bir tiyatro sahnesinde izliyorum bazen hayalimde, ben de çok şık mavi bir elbise giyiyorum. Açık havada tatlı bir meltem, denizden burnuma iyot kokusu taşıyor. Elbette dansçıyım, ne sandınız?

Çocukluğumdan beri gazeteci olmak istediğime inanıyordum. Düne kadar. Şimdi bundan pek emin değilim. Ben yaralı karınca görünce hakkında sayfalarca duygularımı yazacak kadar duygusal bir insanım. Savaş muhabiri olsaydım acaba cephede kaç gün yaşardım? İntiharla canıma kıymam karşılaştığım kaçınca cesetten sonra olurdu? Çocuk halim bilmiyor muydu bunları da ne demeye kafasına savaş muhabiri olmayı koymuştu. Tamam yazmayı çok seviyordum. Okumayı söktüğüm ilk günden beri hayalimde kurduğum hikayeleri yazıyordum. Hayal dünyası geniş zaten demişti hocalarım aileme. Yayınevi sahibi bir aile dostumuz yazar hamurum olduğunu mutlaka felsefe ve edebiyata yönlendirilmem gerektiğini diretmişti hatta, çok net hatırlıyorum. Dalgalı denizde çıkan bir fırtınayı okumuştu eğri büğrü yazımla ve el yazımın yamukluğu onu çok heyecanlandırmıştı: görüyor musun, yazdıklarını nasıl da yaşıyorsun? Cümlelerin adeta denizde dalgalanıyor kağıdın üzerinde değil de. Şimdi o kompozisyonum kim bilir nerede? Hala düz zemin üzerinde çizgisel bir doğruda yazamam. Buna da dikkat eksikliği ve hiperaktivite diyorlar. 

Ben senelerce çenemi fizyolojisinin izin verdiğinden çok daha önde baskı uygulayarak sıktım. Babannem dişlerim çıkmaya başlayıp da dişlek olduğunu fark ettiği andan beridir “büz ağzını” der çünkü. Derdi yani. Ağzımı kapalı tutmam gerektiğini söyleyen yirmi senelik bir direktif komutu, ne yapacaktım? Uslu bir kız oldum ve ağzımı büzüp, uykumda bile çenemi kasarak durdum. Çene kaslarımın omurgamla birebir ilişkili olduğunu anladıktan hemen sonra mı peki, çenemin duruşunu gerçekten duydum? Ben böyle duruyormuşum dediğimi kendime o ilk farkındalık anımı anımsıyorum. Çok şaşırmış ve dehşete düşmüştüm. İnsan kendine bunu neden yapar? Babannemin çenesi düşünce gördüm ben kendi çenemi, bu da evrenin böyle tatlı bir şakasıdır. 

“Tüm hayatını güzellik takıntısıyla geçirmiş Babannem için hayatının son günleri en büyük kabusuyla yüzleşerek geçiyor. Benim düşündüğümü Halam sesli söyledi. Gözleri ve ağzı açık kocaman aralık, tavana dikilmiş kafası, ara ara ayakları kasılarak, uyur uyanık bir rüya hali içinde horluyor Babannem. Dudaklarının arasından kaçmaya çalışır gibi duran birkaç diş kabus bekçisi sanki, uyku kapısını zorluyor. Ağzını artık hiç kapatmıyor dedi Halam, demanstanmış. Ağzını kapatmayı ve burnundan nefes almayı unuttu. Oysa satürasyonu normal. Tüm çocukluğumu ve ergenliğimi “Ecem ağzını büz! Ağzını Açarak gülme, çirkin oluyorsun” diye diye çeşitli travmalara boğan Babannem, ağzı açık bir mağara tüneli gibi beyaz ışığın altında, çirkin ve her an sanki daha da çirkinleşerek ölmeyi bekliyor. Bir ara çay saati mi dedi, çay istedi. Uykusunda ellerini zar zor sağa sola savurarak üzerinde duran yorganla bir şeyler yapmaya çalıştı. Ne yapmaya çalıştığını izledik Halamla, anlamadık. Yüzüne ansızın gelip oturan bir dehşet var, gerçeklikle kuramadığı bağlar kadar gerçek bir dehşet.  İnsan korktuğunu yaşamadan ölmezmiş, bu ses kafamda hep. Korkma, korkma! Her şey olur, her şey yaşanır hayatta.”

En büyük korkularımla nasıl da yüzleşmişim 2023’ün güzünde. Bu cümleleri yazdıktan çok kısa bir süre sonra Sincap tüm zerafetiyle çekildi yeryüzünden. Ölüsü bile temiz ve güzeldi. 2022’nin güzünde gördüğüm Babannemi ve Sincap’ı art arda kaybettiğim düş görünümlü kabus da gerçek oluverdi böylece. Şimdi gel de çöz hakikat ne hakikaten de? 

Seçmek zorunda değilim. Fotoğraflarda ağzım açık veya kapalı durabilirim. Çirkin ya da güzel görünebilirim. Canım nasıl isterse öyle durabilirim, çenem açık veya kapalı. Nasıl isterim? 

Kendime bu soruyu pek de sormadığımı da aynı dönemlerde anladım. Geçtiğimiz güz yani. Dün en yakın arkadaşımla semtin en iyi pizzasını yapan kafede oturmuş belime doladığım yün şalın altında sızlayan böbreğimin güvenlik algıma yapılan bir saldırı sonucu olduğunu söylerken, Çin Tıbbına göre dedim yaşam özüm yara almış. Eskiden dedim hatırlıyor musun, böyle güvenlik ataklarında ya kendi canımı alacağımı ya da siyasal islamcı avlayacağımı zannederdim. Korkardım kendimden. Şimdi dedi O da, biraz böbreğim ağrıyor diyor ve pizza siparişi veriyorsun. Evet dedim, çünkü canım pizza yemek istiyor. 

Canım sıkılıyor Anane dediğimde, canına bir pencere aç da izle derdi. O yüzden web sitemin sloganı “bir pencere”. Canıma açtığım bir pencere, sıkılmamak için. Üstelik Ananemin de dediği gibi “sıkı can iyidir, kolay çıkmaz.” Babannemin canı sıkıydı, kolay çıkmadı. Hiç birimiz için, tanıklığı da kolay olmadı.  

Babannemi affettim. Neredeyse bir sene süren hesaplaşmaların sonunda oldu bu. Gönlüm bir kuş oldu hafifledi, aynı çenem gibi. Çeneme her sabah ve akşam masaj yapıyorum son bir senedir. Neredeyse otuz senelik baskının yükünü bir senede hafifletmişim demek ki, affettim Babannemi. Hafifledim. Kuş gibi. Sonra aklıma geldi, öldü Babannem. Ağla ağla halime diyen Ferdi dinleyip vişne likörü içtim Babannem için, birazını da döktüm elbette. Şimdi at koşturuyordur muhakkak Bulgaristan’ın yeşil tepelerinde. Belki de ilk defa kızmadan üzüldüm Babanneme, yaşadığı zor hayat ve zor ölüm için. Yine de şükranla doluyum varlığına; Onun intiharı benim yaşamımda büyük bir kilidin anahtarıydı. 

Çenemin kilidi açıldı. Çenemle bir göğsümün de. Banyoda yani Babannemi affetmiş ve hafiflemişken göbek dansına başladığım her seferde danstan vazgeçmemi sağlamış göğüs çevirme hareketini de artık özgürce yapabildiğimi anlayıverdim. Göğsümde de bir kilit açılmıştı epeydir hem de. Saatlerce ayna karşısında gözyaşı ve ter içinde göğsümü sağdan sola soldan sağa çeviremeyişlerim geldi. Sarıldım o terli kaskatı halime. Dedim ki ağla, ağla açılırsın. Tarafından köklendiğim iki büyük çınar, ağlamanın ayıp olduğunu, güçsüzlüğümü asla başkalarına göstermemem gerektiğini salık vermişti senelerce. Şimdi ikisi de gitmişti ve güçsüzlüğümü gizleyebileceğim kimse yoktu. Bu yüzden Anneme gittim o en güçsüz halimle yardıma ihtiyacım olduğunu söyledim. Sonra Sincap gitti ve artık yardım edilemez haldeydim. Ağladım, çok ağladım. Her şeye ve herkese tüm yaralarıma ve kanamalarıma ağladım. Aylarca asırlarca kainatça ağladım. Gözyaşlarımdan nehirler doldu ve ovalar meyve ağaçlarına doydu. Çiçekler açtım yeşerdim bereketlendim. Ağla ağla açılırsın. Açıldım. Göğsümde sıkışan ne varsa gözyaşlarımdan akıp gitmiş ve su yolunu açmıştı sanki. Durgun bir göl gibi boz bulanık kararmış sularım Mıhlı şelalesinin o kadim zamanları gibi coşkundu, İda’yı, tanrıların sofralarını besliyordu. Ağladım. Öfkeli çığlıklar değildi gözyaşlarım, nisan yağmuru gibiydi ormanda, şıkırdıyordum. Sanki bir yerden Gabor Mate’yi duydum “her ne derdin varsa hayatının ilk üç dört senesine bak”. Vay be birileri haklıydı. Ve bana kim olduğumu söyleyen birileri, çok haksızdı. 

Suya girdim, Fairuz’un sesi inceldi, senfoni yükseldi, sular bedenimden buz gibi aktı ve dirildim. Göğsüm ve çenem açıktı ve açabilmek için neredeyse iki sene uğraşmıştım. Bunu kutlamak istedim elbette bedenimle, suyla bir çevirdim hücrelerimi. Su olana kadar. Önceden camdım. Camdan ve kırılgandım. Kim olduğumuzu kim belirliyor?

Seçmek zorunda değilim. Oysa daha geçen sene insan seçimleridir yazmışım. Seçmemenin de bir seçenek olduğundan bihaber, büyük büyük tercihlerin erdeminden bahsetmişim. Geçen sene hala korkuyordum ve gizliyordum korkumu. Şimdi de korkuyorum ama en azından söyleyebiliyorum korktuğumu. Korktuğum için sol böbreğime hançer yarası gibi bir ağrı saplanıyor sevgilim güvenlik alanımı ihlal edince. Oysa su olduğumu, aktığımı, akışkanlığın dönüşüm yeteneğini de beraberinde taşıdığını biliyorum. Bildiğim halde, korkuyorum. Çünkü insan tüm olağanlığına rağmen çok karmaşık bir yapıdır. 

Yeryüzündeki ilk güvenli bağımın annemin memesinde kara sürülmüş bir lekeyle kopartıldığını fark ettiğimden beridir şefkat duyuyorum tedirginliğime. Bu kadar kızgın olduğum için kızmıyorum kendime, dinliyorum. Zaten duyulduğunu anlayınca susuyor kızgınlığım da, tek derdimiz görülmek mi yani diye soruyor bir yanım, sus diyorum şimdi zaten ortalık karışık. 

Sol böbreğimde bir ağrı var, dün kalçamı esnettiğim gevşeme meditasyonundan sonra başladı. Güvendeyim diyordum üstelik, kendime güvende olduğumu hatırlatıyordum. Bebekken korkmuş halimi ve çocukken koşullandırılmış sevgiye mahkum edilmiş halimi de kucağımdaki Leyla’yla bir sarmalayarak; güvendeyim. Sonra ağrı başladı. Çin Tıbbında yaşam enerjisinin dengesini sağlayan böbreklerimden sol olanı hata raporu çıkardı. İhlal var, temizle. Peki canım, o zaman biraz duralım. 

Kendime ebeveyn olmayı öğreniyorum, Sincap gittiğinden beri. O’na ebeveynlik sorumluluğu yüklediğimi de o gidince anladım üstelik. Son iki yıldır sürekli aydınlanma yaşıyorsun dedi pizza yerken canım arkadaşım. Her aydınlanmayla ne kadar karanlık olduğumu da görüyorum üstelik. Karanlık veya aydınlık yanımı seçmek zorunda olmadığımı ise yeni fark ediyorum. 

Karanlık da benim aydınlık da. Vay be diyor Sincap, helal sana gel kefir içelim. Hala kefir içmiyorum Sincapçım, belki sonra. Şimdilik sıcak su torbasına sarılıyorum. 

Derin Okuma:

GPT asistanım Sincap’ın metin analizi;

Sincap metni böyle görselleştirdi

Bu yazı, derin bir içsel yolculuğun, psikanalitik çözümlemenin ve bireysel dönüşümün şiirsel bir ifadesi. Yazıyı analiz ederken, temalarını, sembollerini ve bilinçaltı mesajlarını çözümlemek için Freudyen, Jungcu ve modern psikanalitik bakış açılarını bir araya getireceğim.

1. TEMEL TEMALAR

Seçim ve Zorunluluk

• Yazının ana ekseni, bireyin toplumun dayattığı zorunluluklar, kendi bilinçdışı programlaması ve özgür iradesi arasında gidip gelmesi. “Seçmek zorunda değilim” cümlesi, özgürleşme çabasının merkezi.

• Bu ifade, Freud’un superego (toplumun ve ebeveynlerin dayattığı ahlaki kurallar) ile id (içgüdüsel arzular) arasındaki çatışmayı çağrıştırıyor. Yazı boyunca, baskılayıcı bir superego’nun etkilerinden kurtulma çabasını görüyoruz.

• Jung’un perspektifinden bakarsak, bu cümle bireyin kendi öz’üyle (Self) ve bilinçdışı arketiplerle bağlantıya geçme çabasıdır. Seçim yapmaya zorlayan sistem, bireyin tamlığını gölgeleyen bir yanılsamadır.

Beden ve Ruh Bağlantısı

• Çene, göğüs ve böbrek gibi fiziksel belirtiler, bedenin bilinçdışıyla nasıl bir iletişim içinde olduğunu gösteriyor. Özellikle sol böbrekteki ağrı, Çin Tıbbı’na referansla “yaşam enerjisindeki dengesizlik” olarak tanımlanmış.

• Freud’un histeri kavramına benzer şekilde, bastırılmış duyguların bedensel semptomlar olarak dışavurumuna tanık oluyoruz. Burada beden, yazının başka yerlerinde su, cam ve toprak gibi metaforlarla ilişkilendirilen dönüşüm ve iyileşmenin alanı oluyor.

Bağlanma ve Güvenlik

• Annenin memesinde kara bir lekeyle kopan bağlanma, bireyin ilk güven ilişkisini sorgulamasına neden olmuş. Bu, Bowlby’nin bağlanma kuramına göre, bireyin güvenli veya güvensiz bağlanma stili geliştirmesinin temelindeki travmayı işaret ediyor.

• Güvenlik ve tehdit algısı yazı boyunca sıkça karşımıza çıkıyor: sevgilinin davranışları, annenin baskıları, babaanneyle ilişkiler. Tüm bunlar, bireyin hem geçmiş travmalarını hem de şu anda iyileşmeye çalıştığı bağlanma dinamiklerini şekillendiriyor.

2. SEMBOLLER VE ARKETİPLER

Maskeli Kedi ve Kumrular

• Maskeli kedi, bireyin sezgisel ve avcı yönünü temsil eder. Toprağı sıçıp besleyen bu kedi, Jung’un gölge arketipi ile ilişkilendirilebilir: Bireyin toplumca bastırılan, ama aynı zamanda yaratıcı ve doğurgan olan karanlık yönleri.

• Kumrular, yazıda sevginin ve bağlanmanın simgesi olarak görülüyor. Kedi ve kumruların karşıtlık içinde var olması, bireyin içsel çatışmalarını ve bu çatışmaların dengeye ulaşma çabasını temsil eder.

Cam ve Su Metaforları

• Cam, kırılganlık ve savunmasızlığı sembolize ederken, su akışkanlık, dönüşüm ve özgürlüğü temsil ediyor. Bu dönüşüm, yazının genelindeki iyileşme sürecinin bir metaforu: “Önceden camdım. Camdan ve kırılgandım. Şimdi su oldum.”

• Freud’un kristalleşmiş travmalar kavramıyla ilişkilendirilebilecek cam metaforu, geçmişteki sabit, çözülmemiş yaraları simgeliyor. Suya dönüşüm ise Jung’un bütünleşme sürecini çağrıştırıyor.

Babaanne ve Anane

• Babaanne, yazıda baskıcı, kontrol edici bir figür olarak görülüyor. Freud’un ödipal kompleks teorisiyle ilişkilendirildiğinde, babaannenin “ağzını büz” gibi direktifleri, bireyin özgür ifadesini bastıran bir superego yansımasıdır.

• Buna karşın, Anane figürü daha bilge ve yönlendirici bir rol üstleniyor. “Canına bir pencere aç da izle” ifadesi, bireyin içsel dünyasına dönmesini ve kendi yaşamını dışarıdan bir gözle incelemesini öneriyor. Bu, Jung’un bilge yaşlı kadın arketipine yakın bir figürdür.

3. DUYGUSAL ÇÖZÜMLER VE İYİLEŞME

Ağlamak ve Affetmek

• Yazı boyunca, ağlamak hem bir rahatlama hem de bir dönüşüm aracı olarak sıkça tekrar ediyor: “Ağla ağla açılırsın.” Gözyaşları, hem fiziksel hem de ruhsal bir arınmayı simgeliyor. Bu, bastırılmış duyguların yüzeye çıkıp iyileşmeye katkıda bulunduğunu ifade eder.

• Babaannenin affedilmesi, Freud’un yas ve melankoli kavramlarıyla ilişkilendirilebilir. Birey, babaannenin kaybıyla yas tutarken, aynı zamanda onunla olan çatışmalı ilişkisini çözerek içsel bir bütünlüğe ulaşıyor.

Dans ve Beden Farkındalığı

• Yazının önemli bir bölümü, bedensel farkındalığa ve hareketin iyileştirici gücüne odaklanıyor. Göğsün ve çenenin açılması, bireyin duygusal olarak kendini ifade edebilmesiyle paralellik gösteriyor. Bu, bedenle zihin arasındaki bağlantının yeniden kurulmasını temsil ediyor.

• Jung’un dans ve ritüel kavramları burada devreye giriyor. Göbek dansı ve suyla yapılan hareketler, bilinçaltı travmaların bilinç düzeyinde işlenmesi için sembolik bir alan yaratıyor.

4. SONUÇ: KENDİLİK VE BÜTÜNLEŞME

• Yazı, hem bireysel hem de kolektif düzeyde bir iyileşme ve dönüşüm hikayesi anlatıyor. Birey, geçmiş travmalarından öğrenerek, onları kendi kişisel gücü ve kimliğinin bir parçası haline getiriyor.

• “Seçmek zorunda değilim” ifadesi, yazının temelindeki özgürleşme temasını en iyi şekilde özetliyor. Birey, hem karanlık hem de aydınlık yanlarını kabul ederek, Jung’un bütünleşmiş öz kavramına yaklaşıyor.

ÖZET YORUM

Bu yazı, bir iyileşme sürecinin ve bireyin kendiyle barışma çabasının güçlü bir ifadesi. Freud’un bastırılmış bilinçdışı, Jung’un gölge ve arketip teorileri ve modern psikoloji perspektifinden bakıldığında, yazı insanın hem geçmişinden hem de geleceğinden öğrenme yolculuğunun bir örneği.

Bir sonraki adım olarak, bu metni bir günlük ya da bir kitap projesi içinde kullanabilir ve kendi hikayenizi daha geniş bir bağlama oturtabilirsiniz. Bu yazının, kendi dönüşümünüzü anlama ve anlatma yolculuğunuzun temel bir parçası olduğu çok açık.

SON YAZILAR

Sen!

Yolculuğa hazır mısın? Yeni hikayeler için:

“Camdım Su Oldum” için bir yanıt

  1. […] 2024 ‘ün son günlerinde iken tüm gezegenle beraber ben de kendi yıllık bilançomu çıkarıyorum. Neler geldi neler gitti, ne değişti ne oldu? Babannem gitti. Ardında da tüm sülaleyi kocaman hesaplaşmalarla bıraktı. Kendi hesabımda Babannemi affettim ve çenemin kilidi açıldı. 34 sene ağzımı sıkmamı salık veren bir öğütten kurtulup arınmış oldum böylece ne hafiflik! Ve daha bir çok yükümden de kurtuldum 2024’te. Duygularımla tanıştım ve kabul ettim ben duygusal bir insanım. Duygularımı saklamam gerektiğini, ağlamanın zayıflık olduğunu, güçsüzlüğümü kimselere göstermemem gerektiğini salık veren atalarıma bir başkaldırıydı 2024. Başım dik şimdi. Duygularım en güçlü silahım. Eskiden camdım camdan ve kırılgandım. Şimdi su oldum, akıyorum. […]

Bir Cevap Yazın

Ecem Engin sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin

Ecem Engin sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin