6 Temmuz 2025 tarihinde Antalya’da hapsedildiği kafesten açlık nedeniyle kaçtıktan sonra avcılar tarafından vurularak öldürülen Zeus adlı aslanın ardından yazılmış bir ağıttır. Nietzsche’nin Torino’da dövülen ata sarılarak aklını yitirdiği gibi, modern insanın doğa katlindeki acımasızlığı karşısında çaresizliğimizi sorgulamaya açma niyeti taşır.
Şimdi, burada;
Nietzsche’nin Torino atına sarılıp ağladığı gibi, ben de Zeus’un cansız bedenine sarılarak ağlıyorum. İnsan olmanın ağırlığını yazarak hafifletmeye çalışıyorum.

Torino’da Yalnız Bir Kış
1889 kışının soğuk bir sabahı, ben doğmadan tam bir asır önce, Friedrich Nietzsche İtalya’nın Torino kentinde konakladığı Via Carlo Alberto’daki 6 numaralı odasından çıktı. Siyatik ve migren atakları nedeniyle kış aylarını İtalya ya da Fransa’nın güneyinde geçirmek zorunda olan Nietzsche o sırada kırk beş yaşındaydı. 1879’da Basel Üniversitesi’ndeki profesörlüğünden sağlık sorunları nedeniyle istifa ettiğinden beridir gezgin ve münzevi bir hayat yaşıyordu. Hasta bedeninin rahat edebilmesi için uygun mevsimsel koşulların peşinde sürüklenen Nietzsche’nin bu göçebe yaşamı mecburi idi. 19. yüzyılda, çağının ötesindeki fikirleri ile entelektüel camianın pek de haz etmediği bir düşünür, yani okunmayan bir yazardı. O güne kadar inşa edilmiş felsefi geleneğe başkaldırması, tamamen yeni ve taze bir fikrin ‘Tanrısız bir varlığın’ peşinden koşması, Nietzsche’nin yalnızlığının belki de esansıydı. Nietszche anlaşılmamış, Tanrısız ve yalnız kalmıştı.
Sebebi ne olursa olsun, Nietzsche yalnız bir insandı. Her yalnız insan gibi dünyaya fırlatılmışlığının sorumluluğunu kendi almak zorundaydı. Öyle de yaptı. Bedeli sonsuz temassız bir yalnızlık da olsa, bedensel acılar içinde kıvransa da Nietzsche savunduklarını yazmaktan ve söylemekten vazgeçmedi. O insanların ikiyüzlülüğü ve çıkarcılığından usanmıştı. Öz hakikatin peşindeydi O, ‘kutsal olanın hakikat değil, kişinin kendi hakikati için çıktığı arayış’ olduğunu savundu. Kendi hakikati ile dövülen bir atın yalnızlığında karşılaşması ise, Tanrı’nın O’na küçük bir şakası olmalıydı.
‘’Anne, ne aptalım!’’

”3 Ocak 1889
Friedrich Nietzsche, Torino’da, Via Carlo Alberto’daki 6 numaralı evinden dışarıya gezinmek ya da mektuplarını almak için postaneye gitmek üzere çıkar. Ondan uzak olmayan daha ziyade ondan uzaklaşır vaziyette duran bir fayton sürücüsü, inatçı atıyla cebelleşiyordur. Tüm zorlamalarına rağmen at kıpırdamamakta direnmektedir. Bundan dolayı, muhtemel ismi Giuseppe ya da Carlo ya da Ettore olan faytoncunun sabrı taşar ve kırbacıyla ata vuruverir. Nietzsche olayın intikal ettiği yere gelir ve bu anda öfkeden köpürmekte olan faytoncunun gaddarca eylemine bir nokta koyar. Sağlam yapılı ve bıyıklı Nietzsche, aniden faytonun üzerine atlar ve kolunu ağlar vaziyette atın boynuna dolar. Komşusu onu evine götürür. O da iki gün boyunca divanın üzerinde o bağlayıcı son sözlerini fısıldayana kadar sessiz bir şekilde kımıldamadan yatar. ‘’Mutter, ich bin dumm!” (Anne, ne aptalım!) ve uysal ve bunamış bir vaziyette annesinin ve kız kardeşlerinin yardımıyla bir on yıl daha yaşar. Ata gelirsek bildiğimiz bir şey yok.”
Macar yönetmen Bela Tarr’ın sinemaya veda ettiği 2011 yapımı son filmi Torino Atı bu anekdotla başlar. Nietzsche’nin sarılarak ağladığı atın akıbetini gösteren film 150 dakika boyunca insanın içini sıkmak için özel bir çaba harcamadan, insanı mutsuzluğa hapsetmeyi başarır. Olağan, sıkıcı, çözümsüz bir manzarada varlığın çaresizce kabullenişini izleriz, Torino’lu atın direnişinde ve baba-kızın patates yiyişinde. Bitmeyen ve geçmeyen bir rüzgar saldırısı altında, hayatta kalmanın zaten kendi başına ne kadar da zorlayıcı bir deneyim olabileceğini hatırlarız. Standart izleyici için film belki de bu yüzden sıkıcıdır, boğucu ‘sanat filmi’ olarak anılmasında bu gerçekliğin payı vardır.
Gerçek, Çok Gerçek Annecim!
Oysa film hakikatin yansımasından başka bir şey değildir: Hollywood sinemasının hızlandırılmış olay akışında gerçekliğin eğilip bükülmesine baş kaldırır gibi, her anı yaşandığı sürede gösterir Tarr. At attır, arabacı da arabacı ve günler sıkıcıdır. Nuri Bilge Ceylan filmlerinin uzun ve cutsız sahneleri gibi Tarr da yaşanan her olağan olayın olağandışı sürelerde etkisini izletir izleyiciye. Nietzsche’nin sarılıp ağladığı atın da Nietzsche’den bir farkı yoktur. Rüzgarın uğultusu içinde delirmiş ve yok olmuştur.

Nietzsche felsefesinde ‘ne kadar gerçeğe’ katlanabileceğimizi yüzümüze vuruyorsa, Bela Tarr da Torino Atı’nda aynısını yapar bize, yani izleyiciye. Gerçek bu, ne kadarına katlanabilirsin? Hızlandırılmış, parlatılmış, süslenmiş, ambalajlı dekorlar mı istersin? Biraz Barbie almaz mısın, Mission Imposible mı yoksa? Fakat hayat pembe değildir, genelde siyah beyazdır ve yaşamın çoğu güneşli olmaktan ziyade rüzgarlıdır.
Torino’lu At, Antalya’da Zeus
Ben filmi ya 2014 ya da 2015’te festivalde izlemiş olmalıyım. Yayınlandığı tarihte Türkiye’de değildim ve sinema yerine elektronik müzikle ilgilendiğim bir dönemdeydim. Torino Atı’nı izleyen ve ‘mutlaka görmem’ konusunda beni uyaran sinemacı bir arkadaşım sayesinde filme gittiğimi hatırlıyorum. Katlanamayacağım kadar acı vermişti, anlıyorum şimdi o zaman da 25 yaşında ilk erişkinlik depresyonu ile yüzleşiyordum.
Bugün 35 yaşımı bitirdim, Tarancı’nın önerdiği gibi ömrün ikinci yarısındaki ilk günlerim. Söyleyebilirim ki katlanabileceğimiz kadar gerçekliğe maruz kalmıyoruz artık biz 2025 yılında. En azından ben, Ecem olarak, varlığıma saldıran hakikatin ağırlığı altında eziliyorum at gibi. Hem Nietzsche oluyorum gerçekle yüzleşirken hem de sarılıp ağladığı at. Nasıl mı?
Suriçi’nden Zeus’a Ağıt
2025, 7 Temmuz, İstanbul
Ecem Fatih’in fethettiği semtindeki evinde uyanır ve dünyada neler olup bittiğine ‘arkadaşlarının gözünden’ bakmak için Instagram’a girer. Zeus isimli aslan, hapsedilip aç bırakıldığı kafesinden kaçtığı için Antalya’da vurulmuştur. Aslanın yerde yatan cansız bedeni başında neredeyse gülümseyen ve gururla poz veren insanları gören Ecem, dehşete düşer ve ağlamaya başlar. O kadar çok ağlar ki, diğer odadan hayat arkadaşı gelip sarılır, teselli etmek ister. Ecem ağlamaya devam eder, asırlarca ağladıktan sonra artık dudaklarından şu kelimeler dökülür ‘dünya çok kötü’. Ecem’in dünya hassasiyetini artık bilen hayat arkadaşı ‘aslanı mı gördün’ diye sorar. Evet, aslanı vurdular, atı dövdüler, yunusları katlettiler ve ormanlar yanıyor. Ecem ağlar, yalnızca ağlar.
Uzun süren ağlamaların artık anlamını yitirdiğini anlar olur. Artık neye ağladığını neden ağladığını ve hatta ağlamanın ne olduğunu unutacak kadar ağlamış olursun. Anlam manadan çekilir. Gözyaşı, sümük ve kafayı saran damarların zonklaması dışında hiçbir hakikat kalmamıştır. İşte tam o anda, anlamın durumu terk edip gerçeğin sahneye çıktığı salya sümük anında Nietzsche’yi hatırladım ve Nietzsche’ye sarılıp ağlamaya başladım.
Nietzsche’yle Atı Kurtarma Planımız
Tanık olduğum ve o andan itibaren artık belleğimden kazınmayacak olan ölümler var. Zeus bu katliamlardan biri oldu. Okuduğum ve belleğime kendim yaşamışım gibi kaydolan olaylar var, Nietzsche’nin sarıldığı Torino’lu at, onlardan biri.
Ata sarılıp ağlayan ve ömrünün son on yılını akıl hastanesinde lal bir cinnette geçiren Nietzsche olmak istemiyorum dediğimde en yakın arkadaşıma -aylar önce- hayır Ecem demişti. Nietzsche için üzgünüm ama yanlış yapmış. Ne yapmalıydı biliyor musun, meraklanmıştım. O da o müthiş planı söylemişti:

Atın sahibini dövüyoruz, atı da alıp kaçırıyoruz.
Böylece ben de hayalimde Nietzsche’yle artık atı döven adamı dövmeye ve atı da alıp Babannemin at bindiği Eskicuma’daki ovalarına kaçmaya başlamıştım. Harika bir plan bu, hiç aklıma gelmemişti demiştim sevgili dostum Bayan Dalloway’e. Korkularımdan bir tanesini atlarla uğurlamıştım böylece, aylar önce.
Beni Öldürmeyen Acı Güçlendirir
30 Kasım 2024 notlarımdan:
Rüyamda beyaz atlar görmüştüm birkaç zaman önce, hafta mı ay mı? Mıhlı’da arka yolda eve giden, önüme dizilmiş ak ve hür atlar. Yavrusu ve annesi ve belki teyzesi ve nenesiyle beyaz at ailesi başıyla bana geçiş izni vermişti. Ben korkularımdan arınıp yürümüştüm yanlarında. Demek Nietzsche’nin atıyla böyle barıştım.
Bugün 8 Temmuz 2025 ve Nietzsche, ben, kaçırdığımız Torino’lu at ile aslan Zeus, beraberiz ve bu metni yazıyoruz. Biraz duygulu biraz da dünya yorgunuyuz, üstelik de acı içinde kıvranıyoruz. Yaratıcılık ve keşifler acı çekmenin sonunda gelir diyor Nietzsche. Çektiği acıları sahiplenme ve acı çekme cesareti gösterebilmenin sonunda insanlığa o müthiş aforizmayı armağan ediyor:
Beni öldürmeyen acı güçlendirir.
Lisede her defterimin kenarına iliştirdiğim bu cümle, belleğime Sümer tabletleri gibi kazındı. Çektiğim her bedensel acıda ve hatta yandığımda -söndüm söndüm diyerek yanık acısını göğüslemem de dahi bu motivasyon vardı. Ölmeyeceksem, güçlenerek geçeceğim bu acının içinden. Fiziksel acılarla çokça yoğrulmuş bir bedende yaşamanın lüksü bu, şanslı bile sayılırım: Hercules olabildim bunca acının sonunda. Fakat yine de dövülen at, öldürülen aslan, vurulan köpek, yanan ağaç gördüm mü Nietzsche oluyorum hala.
İnsanın Bitmeyen Acziyeti ve Güç Gösterisi
Nietzsche de haklı çıkıyor böylece iki yüz yıl öncesinden söyledikleri kanıtlanıyor yine:
İnsan acziyetiyle dünyaya geliyor. Çaresiz insan yavrusunun yardım almadan yeryüzünde bir gün bile dayanma şansı yok. Oysa atlar ve aslanlar da doğar doğmaz ayağa kalkabiliyor. Beceriksizliğini örtmek için belki de doğrulduğu andan itibaren güç gösterisine başlama zorunluluğu hissediyor insan. Nietzsche’nin insanın her davranışında güç istenciyle yönetilmesini vurguladığı yer de burası. O kadar küçük, zayıf, kabiliyetsiz bir memeli türüyüz ki, doğayı fethetme ve hatta kontrol etme haddini kendimizde buluyoruz.
Ormanın kralı aslanı, besin zincirinin tepesindeki canlıyı, yerkürenin öte ucundan kutulara tıkıp, denizler aşırıp, kafese tıkmak için getirebiliyoruz. Sonra da insanın yarattığı sistemin zorunlu sonucu ekonomik adaletsizliğin bedelini aslanın doğal yaşam döngüsüne ödetmeyi de kendimizde hak görüyoruz. Et pahalı, aslana nasıl et alıp da yedirelim, kendimiz et yiyebiliyor muyuz bakalım gibi açıklamalar yapabilme özgüveni duyuyoruz. Sırf insan olduğumuz için, doğaya ait olsak da doğanın sahibi olduğumuzu zannetme gafletine düşüyoruz.
Nietzsche’nin Kurtaramadığı İnsanlık
Nietzsche insanın bu halini ne gülünç buluyor oysa! Nietzsche’yi çok yanlış anlıyor ardından birkaç kişi, Hitler’i doğurmakla suçlanıyor bir de. Baksana insanın düştüğü hallere, diyorum. Boş ver diyor yaşamak, kuşlar var cıvıldayan ve henüz yanmamış ağaçlara kondular.
‘ne çok
halin
var senin’
Oruç Aruoba, OL / AN
Şimdi bugün, Nietzsche’nin ata sarılıp delirdiği gibi, cansız bedenine sarılıp ağladığım Zeus’un ardından şu anda, buradayım. Çok ağladım ama Nietzsche gibi aklımı henüz yitirmedim. Çünkü Nietzsche’nin belki benim yaşımdaki hali gibi ‘baş ağrılarımın fikirlerin doğum sancıları’ olduğunu düşündüğüm bir çağdayım. İnsanlığı düşünüyor ve gülüyorum acınası halimize. Baksana diyorum, belleğimdeki özgür Nietzsche’nin Zerdüşt’üne:
Korkak insan! Acizliğini örtmek ister gibi, tanrıların tanrısının adını koymuş, isim nedir bilmeyen aslana. İsim verip etiketlemiş, kafese tıkıp, yerküreyi gezdirmiş, sırf keyfinden, öyle istedi diye, gözünün önünde bir aslan görmek istedi, aslanım var diyerek gücünü ötekine kanıtlamak istedi diye, Zeus koymuş adını. Aslanın. Tanrıların tanrısı. Zeus.
Nietzsche Ağladığında
Nietzsche’nin ata sarılıp ağlaması mevzusu hem internet arşivindeki yorumlarda hem de bazı sohbetlerde şöyle bir şaşkınlığa sebep oluyor, gördüğüm kadarıyla:
İnsanlardan tiksinen, yaşamı boyunca köksüzlüğü, tanrısızlığı ve hür iradeyi savunan bir filozof, nasıl olur da bir atın dövülmesi karşısında çaresizlikten aklını yitirebilir? Merhametsizliği ile ünlü bir adam, nasıl bu haksızlığa böylesi insani bir tepki verip, delirebilir?
Bu şaşkınlık Nietzsche’nin hala ne kadar da yanlış anlaşılmaya müsait bir filozof olduğu gösteriyor bana. Yazık, hala anlamadık şu adamı, baksana aslında bize neler neler anlattı!
Nietzsche At Olduğunda!
Atın çaresizliğinde bulduğu kendi idi, Nietzsche kendisinin kurtarılamaz olduğunu sonunda gözü ile görmüş ve belki de kabul etmişti. Bu kabulleniş de onu delirtmiş ve sonsuz suskunluğa hapsetmişti! Dayak yiyen at değil Nietzsche’nin kendisi idi. Çünkü o duyumsadığımız her duygunun aslının özümüzden yansıdığını bize söyleme cesareti göstermişti!
Nietzsche atı gördü, kendini gördü. Ne ironidir ki kendisi de bir vakitler belki de tek aşkı Lou Salome’nin atı olmuştu. Salome elinde bir kırbaçla Nietzsche’yi böyle sürüyordu! Cinsiyetlerüstü inşa edilmeye çalışılmış belki de tarihin ilk felsefi threesome’ında, Nietzsche at arabasındaki attı işte. Bu da kanıtı:

Raskolnikov’un Düşündeki At ve Nietzsche
Nietzsche insanlığın kurtarılamaz olduğunu mu anlamış ve vazgeçmişti? Kendi kurtarılmaz yazgısının aksi miydi at? Peki Zeus, aslan Zeus’un cansız bedeni, neden içime ekti bunca kurtarılmaz cinneti? Bağlar örüyor zihnim. Ağların peşine takılıp sürüklenmekte ustalığıma güveniyor ve serbest bırakıyorum ipin ucunu:

Dostoyevski’nin Raskolnikov’unu da bir at delirtmemiş miydi? Hani Nietzsche’nin ‘kendisinden bir şeyler öğrendiğim tek psikolog’ dediği Rus yazar Dostoyevski’nin Suç ve Ceza romanındaki karakter. Rüyasında çocukluğunu görüyordu Raskolnikov, babasıyla birlikte meydanda arabaya sığışmaya çalışan insanların zavallı zayıf bir atı nasıl dövdüğüne tanık oluyordu. Arabacı sonunda atı da öldürüyordu! Raskolnikov çaresizce ‘baba neden dövüyorlar’ diyordu. Nietzsche atı gördüğünde, Raskolnikov’un düşünde kurtaramadığı atı kurtardı belki de. Belki de Zeus’u kurtaramadığımı ve kurtaramayacak olduğumu bilmenin acısıyla tükendim ben de böylece?
Birlikte ve Hür
Sevgili hayat arkadaşıma normları yıkıp ‘kadın başıma’ evlenme teklif ederken yüzük yerine, sanatçı bir arkadaşımın elleriyle yaptığı gümüş atı hediye etmiştim. ‘Hep birlikte ve hür’ olabilmek niyetiyle, sevgimizi temsil etmesi için gönlümde atı seçmiştim. Atların özgürlüğüne duyduğum hasrettendi belki de. Çünkü bugün insan atı dövüp, aslanı da vuruyor. Raskolnikov’un iyi insandı diye anılacağı bir devirde yaşıyoruz… Bu yüzden, birbirimize yalnızca bize tutunuyoruz.
Hegelci bir okumayla insan – doğa diyalektiğinde kaybolmamızın temsili olan attır belki de Nietzsche’nin sarılıp ağladığı. Aklını oracıkta teslimiyete bıraktığı… Ne de olsa Nietzsche tüm yaşamını insanlığın kurtuluşu için, görmeyen gözleriyle hakikati göstermeye adadı. Oysa kurtarmak istediği insanlığın fertleriyle bağ kurmakta bir o kadar güvensiz bir o kadar da yalnızdı. Gönlünü açıp güvendiği ve sonrasında ihanete uğradığı Salome’nin sürdüğü arabada at olmaya razıydı. Eğer ki insanlık için kurtuluş buysa o her şeyi yapmaya muktedirdi. Yine de Nietzsche kurtaramadı ne insanlığı ne de Raskolnikov’un düşündeki atı.

İnsanlığın Kurtuluşu için Sorumluluklarımız
İnsanlık 19. Yüzyıldan 21. Yüzyıla antroposen yani insanlık çağına vardı. Bilgi ve teknolojide önceki çağların hayal bile edemeyeceği başarılar kazandı. Nietzsche’nin ömrü boyunca çare bulamadığı hastalıklarına çözüm bulunan önemli gelişmeler de yaşandı. Fakat hala atları dövüyor ve aslanları vuruyoruz. Üstelik başımı kesmek isteyeceğim kadar yoğun saldıran migren ataklarına da, hala pek çözüm bulamıyoruz.
Madem yaşayacağız ve ölmüyoruz, üstelik aslanların vurulmasına, ormanların yanmasına, çocukların açlıktan hastalıktan kırılmasına da tanık oluyoruz, o halde Nietzsche’nin mirasını yaşatmak sorumluluğu üstlenmeye de mecburuz!
Ben çokça ağladıktan, çaresizce ‘dünyanın kötülüğü’ karşısında yorgunluktan donakaldıktan sonra, uyuyor ve uyanıyorum. Sorumluluğum neydi diyorum, yazmak mı, o halde yazıyorum. İnsan olduğumuzu hatırlamak için ‘insan nedir’ sorusuna yanıtlar arıyor, insanlık haritası çıkarmaya çalışıyorum. Nietzsche’nin sarıldığı atın çaresizliğinde insanlığın kurtulamaz halini kabullenmemek için, yeryüzüne hala ümit ekiyorum.
Nietzsche’nin söylediği gibi; yeryüzüne bağlı kalıp eylemde bulunuyorum.
Çünkü;
«Yaşam umutsuzluğun öbür yanında başlar» FREDRICH NIETZSCHE
Başka türlü nasıl yaşanır, bilmiyorum.
Bonus Track:
SON YAZILAR
- Gülçin Aksoy & Duvardaki Halı’nın Üstünde Kalanlar
- Daso Meine İçin Yazıyorum, Okursun
- Yengeç Kurdu Dolunayında Babannemle Buluşma
- Kendini Bil yada Karakter Sepeti ile Seç Kendini
- Olduğum gibi 2025
Sen!
Yolculuğa hazır mısın? Yeni hikayeler için:

“Nietzsche Ağladığında ve Zeus Öldüğünde, Ben İnsan Ne Yaparım?” için bir yanıt
Dünyayı senin gibi hassas ve merhametli kalpler yaşanır kılıyor. Kalbinden öperim, iyi ki varsın 🧡