
Kafamın içine düştüm.
Kapıya vuran ağacın gölgesi rüzgarla el ele, bir sağa bir sola yalpalarken, kafamın içine düştüm. Ardımdaki pencere, önümdeki kapıya kur yapıyordu, ben orta yerindeydim bu cümbüşün. Neşeliydi gün ışığı, cilveli bir yosma gibi kırıtıyordu pencereden kapının pervazına süzülürken. Gölgesini de cebinde getirmiş, oynaşıp gülüştüler.
Bu bayram sabahı coşkusuna inat, ben ağlıyordum. Hüngür hüngür ağlıyordum. Annesini pazarda kaybetmiş bir çocuk gibi ağlıyordum. Kafamın içi pazar yeriydi, sarih. Üstelik annem çoktan tezgahların arasında kaybolmuş, beni bırakıp gitmişti. Belki de unutmuştu varlığımı, belki de hiç hatırlamamıştı. Veyahut doğmamıştım henüz. Muzlim bir soru gibi, cevapsız, kimsesizdim.
Kafamın içi de epey kalabalıktı doğrusu. İnsanlar sürüler halinde bir o tezgahtan bir bu tezgaha, ellerinde naylon poşetlerle gezinip duruyordu. Kimisi pazarcılarla pazarlığa tutuşmuş, indirim kovalıyordu. Bazı pazarcılar, seslerini başka pazarlardan da duysunlar da buraya gelsinler niyetindeymişçesine avazları çıktığı kadar bağırıyordu. Kimisi de tezgahı boş bırakmış kim bilir nereye gitmişti.
Tezgahların üzerinde elle yazılmış ufak kartonlar, stanttakilerin ederini söylüyordu. Söz gelimi travma satıyordu bir adam, tezgahı çeşit çeşit travma doluydu ve bir kilo travma üç saat ediyordu. Bir kadın satıcıyla koyu bir pazarlığa tutuşmuş illa ki iki saate alacağım diye tutturmuştu. Alma ablacım diyordu satıcı, bak başka tezgahlarda bire ikiye de var, sen onlardan al. Ben ucuza bile satıyorum, bu fiyata bu travmayı zor bulursun. Kadın ikna olmuşa benziyordu ya, yine de inadı tutmuştu bir kere.
Başka birinde rüyalar kapış kapış gidiyordu. Kabusların bile alıcısı vardı. Kabusların alıcıları da en az kabuslar kadar mayhoş bir koku yayıyordu. Bunu kaynanama aldım diyordu mesela bir kadın, altı saat verdim, her dakikası her saniyesi helali hoş olsun. Tekinsiz bir gülüş takınmıştı yüzüne de üstelik, poşetindeki kabusları yanındaki başka bir kadına gösterirken. Gösterdiği kadın da sanki sadece göbekten ibaretti de başını sonradan eklemişlerdi. Kafası göbeğine küçük gelmiş, kalan her bir uzuv kendine sığınacak bir yer arıyor gibiydi. Onda da birinin kaynanası olacak görünüş vardı ne yalan söyleyeyim. Belki de kadın da kaynana olduğundan biraz hayıflanmıştı poşetin içindeki bedbin kabuslara şöyle bir göz gezdirirken. Demek ki diye düşündü, belki benim uykuların da ayarını gelin bozdu.
Gelininden ziyade, göbeği bile bozmuş olabilir diye düşündüm ben bu ayarı, çaktırmadım yine de, ağlıyordum anne anne diye. Kabus tezgahının önünde uzunca bir süre kalmış olacağım ki tezgahtar plastik bir şişeden su püskürtüp şşş pşş gibi tuhaf seslerle beni kovdu. Zaten o kovmasa ben onca kabusun arasında bir dakika daha duramazdım doğrusu.
Eflatun derili, sivri kulaklı ve köpek dişli bir balık gözüne beni kestirmişti çoktan ve bilmediğim bir dille sürekli hırlıyordu gözlerini dikmiş. Dilini bilmiyordum belki. Fakat ısıracak bir balığın nasıl hırladığı bilgisini, atalarımın ortak hafızasından edinmiş olmalıyım ki, oradan ivedilikle kaçmam gerektiğini anladım. Üstelik eflatun balığı da gözüm bir yerden ısırıyordu. Belki dedim bu bilgi, atalardan değil benliğimden yadigar. Tezgahtaki çoğu vukuatı da biliyor gibiydim. Bu farkındalık, pazarcıdan ve eflatun balıktan daha çok korkuttu beni.
Kafamın içine düştüm. Kafamın içi Çıfıt çarşısı gibiydi. Bunca kalabalığa bu tezgahlar nasıl hiç boşalmıyor diye düşünmeden edemiyordum. Demek ki diyordum, boşaldıkça yenilerini seren, sırf bu işle görevlendirilmiş birileri olmalı. Zihnimde çuvallarla kabus taşıyan bir adam canlandı. Zaten zihnimde olduğumdan aklıma gelen adam başıma da gelmiş olmalı ki, daha oracıkta görüverdim. Sarı benizli, ruhsuz, az evvel gömmüşler de mezardan kaçıp gelmiş bir hali vardı. Mezardan az önce kaçmış bakışlı adamı görür görmez içimde bir korku başlamasın mı? Başlamasın, dememe kalmadan başlayasıca korku başlayıverdi.
Ben korkunca sanki herkes benimle bir panikledi. İnsanların ellerindeki poşetler insanları bıraktı, oradan oraya karmaşalı bir koşuşturmaca başladı. İnsanlar o yanda, poşetler beride, koşan koşanaydı ya kimse düşmüyordu. Poşetlerin kafası insanlarınkinden daha karışık gibiydi. Saldırma eğilimi gösterdikleri vücut dillerinden hemen okunuyordu. Poşetin de vücut dili olur mu demeyin. Sandalyenin bile bir vücut dili vardır, ona nasıl oturmanız gerektiğiyle ilgili ön bilgi verir.
Rüzgârda savrulan boş poşetlerin beden dilleri ise, yaklaşmayın, tekinsizim demektir. İçleri kabus, travma, iç güdü, ölüm korkusu, kedi uykusu huzuru, yağmurlu gün hüznü, sokak köpeği vicdanı ve azabı, çürük sebze yağmurları, zıkkımın kökü ve ağaç gölgesi ve henüz göremediğim kaç çeşitli şeyle dolu poşetler, koşuşturup duruyordu. Gittikleri yerlerin yerleri onlara söylenmiş de, şimdi hatırlayamıyor gibi bir halleri vardı. Üstelik nasıl oluyorsa olduysa ben biliyordum bu meçhul yerleri. Sanki alın yazımdı. Sanki çoktan alnıma yazmıştım. Annemi unutup, poşetlerden kaçmaya başladım olabildiğince hızlı.
Bulduğum ilk kavuktan içeri atladım. En çok buna hakkım varmış gibi hayatta, çekinmeden, tavşan deliğinden aşağı yuvarlanıverdim. Bilinmez bir tükeniş halindeydim, sonsuz bir düşüşün içine hapsolmuş gibiydim. Kaç yüzyıl geçti bilmiyordum ama en nihayetinde dolaplar ve çekmecelerle dolu bir kavanozda son buldu düşüşüm. Kavanoz da kavanozdu ha allahlık dedim Süreya dilince. Çekmeceler kocaman ağızlarına benziyordu dinozorların. Bir ağacın kovuğundan bir kavanozun dibine düşmüştüm nasıl olduysa.
Çekmeceler ve dolaplarla doluydu kavanoz ve neredeyse hepsinin bekçisi ya da parola isteyicisi vardı. Karnım acıktı ansızın. Karnımın acıkması acıkabilen bir karnım olduğunu hatırlatınca, dünyevi dertlere gark oldum ve annem aklıma geldi. Anne anne diye ağlamaya başladım yeniden. Demek ki bir aralık susmuştum. Hangi aralıktı hatırlamıyor gibiydim. Belki de kasımdı. Düşerken canım yanmış mı diye şöyle bir üstümü başımı yokladım. Buz kesiği gibi izler vardı bedenimin her yerinde. Buz yanığı gibi de yanıyordu üstelik. Bunca zamandır anlamamış olmama şaşırdım. Canım yanıyordu demek ki ne vakittir. Fark etmemiştim.
Sıcağı sıcağına hissetmezsin dedi bir ses, kimdi duymadım. Acısı sonradan çıkarmış, bilinmez sesin söylediğine göre. Müphem sesten yardım istedim, ses meçhule karıştı yine. Önümde çekmeceler ve dolaplar sonsuz uzanıyordu. Hepsi de kilitliydi ve bekçileri pek bir çelimsizdi. İstesem hepsini açabilirmişim gibi bir cesaret geldi bir yerden. Cesaret de ağaç kovuğundan yuvarlanmış olmalı dedim. Baktım onun üstü başı temizdi, düşerken yara almamıştı demek ki. Yarasız beresiz cesaretimi de yanıma alıp dolaplardan birine gittim. Bekçi konuşmadan yüzümüze bakıyordu.
Parolayı biliyorum ama sana neden söyleyeyim belki de düşmansın dedim bekçiye, hak verdi. Buyur dedi, dolabın kapağını açtı. Dolabın kapağı açılır açılmaz içeri binlerce karınca akın etmesin mi? Etmesin, dememe kalmadan kafam uyuşmaya başladı. Kafamın içinde olduğumdan, ben de kafamla bir uyuştum tabi. Yaralarım, yanıklarım ve acılarım da uyuştu. Karıncalar dur durak bilmeden her yere saldırıyordu. Çekmecelerin aralıklarından içlerine sızdıklarını gözlerimle gördüm. Dolaplar çoktan siyah bir yüzeyin ardında kaybolmuştu. Karıncaların değdiği her yer önce bir karıncalanıyor, sonra da uyuşuyordu. Cesaretime baktım, yarasız, beresiz fakat uyuşuktu. Karıncaların pazar yerine çoktan ulaştıklarını düşündüm. Öyle çok çoktular ki.
Belki de dedim, kafamın içine değil, karınca yuvasına düştüm.
Karınca yuvasına düştüm.
EE, 24 Kasım 2019
‘Belki dünyanın yazdıklarına ihtiyacı vardır’ diyerek öykülerimi paylaşma konusunda beni cesaretlendiren sevgili yazar arkadaşım Nurgök Özkale‘ye derin minnetlerimle, gönülden teşekkür ederim.
Önemli, Teşekkür
SON YAZILAR
- Post-modern Inanna ve Bedenin Yaradan İnşası *
- Gülçin Aksoy & Duvardaki Halı’nın Üstünde Kalanlar
- Daso Meine İçin Yazıyorum, Okursun
- Yengeç Kurdu Dolunayında Babannemle Buluşma
- Kendini Bil yada Karakter Sepeti ile Seç Kendini
Sen!
Yolculuğa hazır mısın? Yeni hikayeler için:
