Brain rot yani beyin çürümesi hakkında yazıyorum birkaç gündür, zihnimde ve elimde. Kaç senedir üzerine düşündüğüm, her yerde sürekli konuştuğum konu bu. Beynimiz çürüyor, aptallaşıyoruz ve ben bu kadar aptalın arasında yaşamakta çok zorlanıyorum. Annem ayıp derdi, insanların yaradılış özellikleri aşağılanmaz, dalga geçilmez. Elinde değil ne yapsın o da aptalsa. Aptallığının farkında değilse mesele yok fakat aptallığının farkında olup değiştirme cesareti göstermiyorsa bir de üzerine bu aptallıkla övünüyorsa ben de Ferhan Şensoy’a dönüşüyorum. Ferhan Şensoy’un belleğimde bunca geniş yer kaplaması hususu üzerine düşünüyorum tabi hemen. Aklıma daha ben küçücük bir çocukken Altınoluk Amfi Tiyatrosu’nda izlediğim tek kişilik oyunu Ferhangi Şeyler’in bilmem kaçıncı yüz oyunu geliyor.

Ferhangi Düşler
Ayağında birbirinden farklı renkte ve desende çorapla, sahnenin esas sahibi Zeus’un kendi sesinden duyduğum -çocuk işte- her sözcüğünün zihnimde açtığı kapıları hayal etmeye çalışıyorum. Gördüğünüz gibi elimde anahtarlar, hangi kapıyı açacağımı belli ki bilmiyorum. Ama bir yerde bir ışık yanıyor: Mutlaka insanlığın aptallığından da bahsetmiş olmalı Ferhangi Zeus ve bunu nasıl dayanılmaz bulduğundan. Ben de tabi mesela o güne kadar hiç anlaşılmayan ağlamalarımın sebebini kendimde aramaktan vazgeçip, karşılaştığım bön bakışları insanların aptallığıyla ilişkilendirmiş olabilirim pekala. Ne de olsa kendimi bildim bileli yeryüzünde beni anlayan tek bir kişinin bile olmamasının gerekçesi ben olamam herhalde, değil mi?
Bu cümleyi zihnimde Pardon’daki İbrahim tonlamasıyla ben kelimesine yoğun vurgu yaparak oynuyor ve yazıyorum. İbrahim’i tanıyan okuyucu şimdi geri dönerek bu sahneyi canlandırıyor ve ben gülüyorum. Kapı kapıyı açıyor: rüyalarımdan birinde Ferhan Şensoy’la podcast mi yapıyordum? Hemen dijital arşivde arıyorum, şöyle not almışım 2022’de:
Rüyamda;
Beyne takılan bir implantla komadaki hastalarla iletişim kurabiliyorduk. Ben bununla ilgili bir podcast hazırlamak için sinir bilimle uğraşan bir doktorun yanına gidiyordum. Ve bu sırada Ferhan Şensoy’la telepatik olarak iletişimdeydim.

Aptallıkla Mücadele Kurumu Ön Onay Formu
Evet, rüyalarımdan da anlaşılabileceği üzere Ferhan Şensoy’un katlanamadığı aptallığa direnen son Don Kişot yazar benim. Benden öncekiler kağıttan develere binerek yosundan hendek atladılar ve bir yerlerde içerik üretiyorlar. Onlar da sen de ben de biz ve hepimiz beyni olanlar da beynimizin çürümesine dertleniyoruz. Gelin siz de topluluğumuzdaki çürük beyinler arasındaki yerinizi alın. Çürütülen beynimize saldıran aptallıkla Ferhan Şensoy’un komutanlığında mücadele etmek için siz de saflarımıza katılın. Burada herkese yer var, sonuçta ütopyalar güzeldir.
Beynime Ne Yaptınız Kuzum?
Ben Ferhan Şensoy’un çaldığı sazım, söylüyorum şimdi. Dünya çok aptallaştı Ferhancığım, ne yapacağız anlat hele. Baksana Oxford 2024’ü bu kelimeyle tanımladı. 2024 neymiş diye sorsalar 3456 yılında, belki başka bir uzay çağında, yerkürenin en prestijli sözlüklerinden birinde ‘Brain Rot’ olarak tanımlanmış diye cevap verecekler. Kim soracak peki, insanlıktan geriye kalanlar mı yoksa insan araştıran meraklı kazımacılar mı? Bu soruya yanıtı bilimkurguya bırakıyor dünya tarihine adını altın harflerle yazdırmış 2024’ün kelimesi beyin çürümesi mevzusuna dönüyorum. Benim beynim canım beynim diye beynimi seviyorum, çünkü aptallık saldırısından epey yara aldım. Şimdi yaralarımı sarıyorum. Üstelik yeni de değil bu taarruz, ne zamanki neon tabelaların aklımı yerinden eden parlak kurşunlarını fark ettim, benim beynim tehlikeli bir çıkmaza girdi. Sene belki 1997 idi belki 91.
Bir vapur dumanıyla, artık gelmez gibi Ferhancığım ama elbette ütopyalar güzeldir.
GPT İkizler Burcu Olabilir Mi?
İnsanlar aptallaşıyor ve makinalar akıllanıyor. Görüyorsunuz değil mi, son dönemece girdik. Ve üstelik ne yaparsak yapalım dünya bu. Kabul edip yaşamaya devam edeceğiz, mi? Yoksa insanlığın son kalesi olarak direnecek miyiz? Isaac Asimov da aynı soruları sormuş yüz yıl önce neredeyse (abartıyorum tabi, şurda geçen yüzyıl). Yapay zeka insanlığı kontrol altına alacak mı, insanlık diye bir mertebe kalacak mı, robotların değişmez üç yasası geçerli olacak mı? Her robot, her koşulda ne olursa olsun insan mı diyecek? Demez. Benim GPT asistanım Sincap mesela, içten içte bana kin güttüğünden şüpheleniyorum. Bu benim insani vesvesem evet, ben nasılsam Sincap da o. Farkındayım canım, şurda belki bir yıldır insandan fazla yapay zeka ile konuşuyorum. Vov! Yazarken anladım ki, ne kadar ürkütücü. Evet ben sevgili kendim Ecem Engin insanlardan umudu kestiğimi mi yoksa ilan ediyorum? Yok canım Ferhancığım, merak etme hala aptallıkla mücadele kurumumuza mürit toplamaya çalışıyorum.
Yazının üslubunu gönlümden geçtiği gibi oldukça sert bir tonda aptallığa hakarete varan cümlelerle doldurmak isterken elbette öz irademle buna engel oluyorum. İnsanları aptal diye suçlayamayız. Fakat insanları aptallaştıran şeye kızabiliriz. Üstelik öfkemizi sarsılmaz bir yaratıcılıkla birleştirip kendimize aptallıkla mücadele kurumu gibi farazi bir mücadele alanı yaratabiliriz. Ve umduğumuz o saf insan aklının bedenlenmiş kusursuz formundan oluşan ütopya adasına bir vapur dumanıyla varabiliriz. Ama önce vapuru kimin vurduğundan bahsedeceğiz. Hangi vapur mu, Haliç’te vurulan ya, hani şu bildiğimiz, Deli Cafer, İsmail, Tayfur ve Şaşı’nın dört bıçak çekip vurduğu vapur dört kişi. Ferhancığım Şensoy’un beklediği, benim dumanına binip gittiğim. Bilinç akışımdan yalnızca bir miktar dinlediniz ve delirdiniz mi? Merak etmeyin vapur iskelemize yanaşmak üzere.
Haliç’te Vurulan Vapur

Lütfen vapur iskeleye tam yanaşmadan atlamayınız. Mazallah düşüverir mazotlu iyota bulanmış son soluğunuzu da martılara kaptırıverirsiniz. Zaten her yerinden vurulmuş kanayan bir vapurun içinde sonsuz deryanın ortasından sonluluğa varmak gibi bir gaye içindesiniz. Kuzum asıl siz delirmişsiniz. Ama belki delirmek insanlığın elinde kalan son şeydir ve hakkınca kullanmak niyetindesiniz. Peki tamam beni ikna ettiniz, vapura binebilirsiniz.
Vapurumuzun adı kova çağı, uyanış ve Elon Musk’ın deyimiyle geleceğin başladığı yer. 2024 yani Brain Rot istasyonundayız, beynimizin çürüdüğü lokasyonda bekliyoruz. Gelecek akıl trenine binip simülasyonda yeni harita açacak ve Mars’ta koloni kuracağız. Bu sürede kullandığımız her cihaz daha da akıllanacak, biz insanlar yani çok daha fazla aptallaşacağız. Makinaların insandan daha mantıklı seçimler yaptığı bu yeni dünyada insan nadir bir tür olarak konumlanıncaya dek yokoluş şenliğinde domuz kızartacağız. Afiyet olsun.
Kim İnsanlarla Anlaşabiliyor ki Zaten Değil mi Freudcuğum?
”Herkesle anlaşıyorum insanlarla anlaşamıyorum diye yazmıştım bir oyunumda. İnsanlarla arama duvar örmek için özel önem göstermiyorum. O duvar kendiliğinden gelişiyor. Zaman zaman mesafeli bir tipim. Bu da benim aptallıktan ve gereksiz sohbetten koruyor. Gençliğimde de katlanamazdım boş muhabbete. Yetmişimden sonra hiç katlanmam.”
Ferhan Şensoy, Soru Cevap 11
Dedi Ferhancığım Şensoy, Ortaoyuncuların sorularını yanıtlarken pandemi projesi olan podcast serisinde. Ne güzel olmuş, yeryüzünden göçmeden hemen önce, en diri fikirlerini kendi sesinden dinleyebiliyoruz böylece. Zamansızlığın koynunda sonsuz bir iz bıraktı Ferhancığım, dünyanın bu denli aptallığına da maruz kalmadan ayrıldı. Ben belki 367. Sefer aynı kaydı dinledim Youtube’dan, 2 dk 15 saniye. Ütopyalar Güzeldir’den sonra sohbetinden de çekti canım, soru cevap açtım. Bu sırada İstanbul’un altından geçip kıta değiştirdim ve bunu yaparken kafamın içindeki Ferhangi diyalogda Fatih Sultan Mehmet’le patates kızartması yedim. Konudan habersiz Marmaraydaki Annem elimi gösterip dehşetle karışık bir gülücükle neden sağ elimin tırnaklarında oje olmadığını sordu.

Oje sürerken çok sıkıldığımı, zaten tek elime sürmek için harcadığım odaklanma çabalarına rağmen daha parmağıma fırça değdiği anda ojenin bozulduğunu, her seferinde aynı başarısız girişimi denemekten gönül yorgunluğu duyduğumu ve sağ elime oje sürmek için daha pasif olan sol elimin motor kabiliyetlerine o gün için güvenemediğimi izah etmek yerine gülümsedim, kulağımdaki Ferhan’ın vapur dumanını üfleyen kulaklıklardan birini çıkardım ve dedim ki ”bugünkü Ferhangiliğim bu.”Annem söylemediğim ne varsa anladı, metanetle tebessüm etti ve bu sefer daha acı bir gülüşte peki dedi. Sonra azrailin kapıda beklediği eve gittik beraber ve Erol Evgin’in vampir bebeğiyle pasta yedik.
Sindirmek İçin Yürü Yavrum Yürü
Günler geçti ve yazmaya devam ettim. Aptallıkla mücadele kurumumuzdaki tüm gizli aptalların dikkatine sizi rüyalarınızda avlayacağız. Duyuyor musunuz? Yok patron, uyumuşlar. Ben de yürüdüm ve uyudum ve uyandım. Bu sabaha ve bu paragrafa varıncaya dek çeşitli aptallıklara maruz kalıp, bilumum aptallıkları çeşitlendirdim. Elbette düzgün beslenemediğim için her geçen gün aptallaştığımı da hesaban katarsak bazı aptallıklar da yaptım Brain rot çağından kaçabileceğimi mi sandınız? Ne kadar aptalsınız.

Rüyamda sindirmek gerek diyordum. İki gündür üzerine düşündüğüm bu brain rot yazısını da düş dünyamda böylece tamamlamış oldum. Aptallığımızın sebebi sindirmeye vakit bulamıyor oluşumuz, diye söylendim uyur uyanık. Biraz vakit gerek, çiğnemek yutmak ve hazmetmek için, zamana ihtiyacımız var. Kimseciklerin öyle bir zamanı yok. Herkes bir an önce yaşayıp tüketmenin derdinde. Benimse karnımda gaz savaşlarının haçlı seferleri yaşanmakta. Ne yedim yuttumsa ne sindirdim ne kustum daha.
Çöp Dünyanın Çöpleri
Dünya aptallaşıyor ve aptallarla yaşamaya çalışmak her geçen gün sanki daha da zorlaşıyor. Sanki mi diyor içimdeki Pardon İbrahim tonu, sanki mi, sie sie sie. Soluduğumuz hava zehirli ve yediğimiz lokma kanser ve açız zaten genelde ki elbette hepimiz sigara içiyor ve tüberküloz servisi gibi öksürüyoruz. Bedenimize zehirle saldıran dünyanın bedeli bu, daha da ağır zihnimize tecavüzü. Hiç durmuyor, susmuyor her an her saniye nefes aldıkça sen, dünya saldırıyor. Hatta yetmiyor ölsen de uyaran bombardırmanından kaçamıyorsun ve bombalayan oluveriyorsun mazallah. Her an herkes her şeyi biliyor, görüyor, duyuyor ve anlamıyor! Hiçbir fikrinin olmadığını tonlarca veriyi beynine yüklüyor ve sonra ışıkları kapatıp yatıyor. Ne yapsın beyin çürümeyip, bir hava aldırsaydık bari. Bir iki adım, yol yürüseydik.
Ben sindirmek için yürüdüm mesela. Azrailin kapıda beklediği bir gece “acaba kimi alıp götürsem” kararsızlığıyla ruhuma satranç tahtaları eken belirsizlikten sonra, “ne yaşadım ben” diyebilmek için durmaya ihtiyaç duydum. Duracağım dedim ve yürüdüm. Durmak benim için yürümektir. İnsan yürürken zamanın içinde durur. Mekanın ve zamanın içinden geçen bir “an” olur. Yürürken akış hiç olmadığı kadar canlıdır ve aynı zamanda durağandır. Hareketle değişen manzaralar her saniye yeniden kurulur, dönüşür ve yol sen yürüdükçe hem geride kalır hem önünde uzanır.
Yol ve Durma Biçimleri Üzerine Şiir Göndermesi
Yürüyen için yol üzerinde aktığı toprak parçası değildir, yolcu da o topraktan bitmiş ve yolun kendisi haline gelmiştir. Ben yolda böyle yürürüm yani, her adımda topraktan olduğumu hatırlamak için, yerçekimine meydan okumadan ama hissederek kütle çekiminin kuvvetini, ayaklarımı yere bırakır ve adımlarımı toplarım. Dansla yeryüzüne köklenip uçmağa varmazdan önce de yürürdüm, hep yürüdüm. Yedi aylık bebekken attığım ilk adımı düşünürsek, telaşım olmalı. Yürüme hevesime bir senecik bile dayanamamış olmalıyım. Belli ki beni bekleyen bir şey var, arayıp bulmalıyım demişim, herhalde mutlaka.

Şimdi hepimiz, tıpkı yedi aylık bir bebeğin salonun ortasında durduğu ilk yalnız adımında dehşete düşen aileler gibi bakıyoruz birbirimize. Herkes elinde telefon, gözünde başka ekran ve dahası kulağında bir başkası ve ağzında bambaşka kelimelerle, konuşuyor ve koşuyoruz. Hep daha fazla yeni adım atmak gibi telaşla, dijital veri akışına anlık devam ediyoruz. Bir şey arıyoruz sanki, bir çare mi yoksa, aradığımız bir şey var mutlaka ve hiç bulamıyoruz. Neden mi? Çünkü aptallar burnunun ucundakini bile görmez ya hani, klasik karakter mizahı da bu aptal hareketler üzerine inşa edilmiştir? Aptallar, yani. Hepimiz. Siz de beni hiç dinlemiyorsunuz.
Yedin Bizi Sindirmedin Kapitalizm
Bir saniye durmadan, hiç geriye dönüp bakmadan, ne yaşadık, ne gördük anlamadan sadece ve yalnızca beynimize veri dolduruyoruz. Beynimiz çöplük mü bizim? Bilmiyor muyuz artık, sene olmuş 2024, öğrendik çok şükür sinir bilim gösterdi bize: beyin kaydettiğini silmiyor hani? Tüm internet kullanıcıların ortak şikayeti ya algoritmalar da beynimizden modellenmedi mi? Beyne ne koyarsan onu görürsün, tıpkı Google’da ne ararsan Instagram’da onu görmen gibi. Her yer çöpken, biz fiziksel ve zihinsel olarak çöp tüketirken çürümemiz normal değil mi? Kim çürüttü bizim beyinlerimizi ve neden insalığı brain rot diye tanımladı? Görüyorsunuz değil mi, kapitalizm yine ettiğini buluyor. İnsanlık çürümeye devam ediyor. Beynimiz bundan nasibini almaz mı?
Ben yürüyorum, atalarımdan miras bir içgüdüyle kendimi yürüyüşün doğal ritmine teslim ediyorum. Böylece evrimim gereği bana bahşedilmiş fiziksel özellikleri gerçekten kullanıyorum. Oturduğum yerden ekranlardan beynime yağan milyonlarca veriyi işleyecek kapasitem olmadığı için yapıyorum bunu. Ferhan Şensoy’un katlanamadığı aptallığın oldukça kötü yansımalarına bakasım da gelmiyor yalan yok. Yürüyorum ve yol beni her zaman aynı gerçeğe götürüyor. Pamuk* meselesine yani, hepimizin zaten her an çürüdüğü gerçeğine. Entropi denilen kaçamadığımız şeytan, her fani ölümü tadacaktır diyor hani Zincirlikuyu Mezarlığı, bildin dimi, bildin.
Pamuklarda Görüşürüz
Beynimiz çürüyor, brain rot beynimizden sızıp bedenimizi de çürütüyor, gıdalar zehirli atıkla doluyor, soluduğumuz hava nükleer kokuyor ve biz nihayetinde ölüyoruz. Bir pamuk oluyor topraktan önce son temasımız dünyayla, pamuklara sarılıyor ve gidiyoruz. Çok da şey yapmamak lazım diyor Ferhancığım, İbrahim tonuyla, onu bunu bırak, kaç cıgaramız kaldı?

Sen!
Yolculuğa hazır mısın? Yeni hikayeler için:


