Halim Şefik Güzelson’un davetiyle dün gece Orhan Veli Kanık, Nurullah Ataç, Melih Cevdet Anday, Sait Faik Abasıyanık ve bunca erkek şairin arasında bir güneş gibi parlayan Suat Derviş’le Lambo’nun Meyhanesi’nde keyifli bir akşam geçirdik. Güzelson herkese rengarenk kalemleriyle hazırladığı davetiyeler göndermiş, ve ‘içmeden gelmeyiniz’ diye not düşmüştü. Sait daha gelmeden Nurullah ‘Sait’e içki yok ha!’ diye Lambo’yu tembihledi. Lambo durumdan endişeliydi ve kafasına bardak fırlatılma ihtimaline karşı masalardaki bardakları toplaması gerektiğini hatırladı. Orhan Ankara’dan İstanbul’a gelirken bir çukura düşmüştü ve başı çok ağrıyordu. Güzel Son başlıyordu.

Semaver Kumpanya’nın yeni oyunu Güzel Son, Türk Edebiyat Tarihi’nin en sevdiğim dönemlerinden birine götürdü bizi. Henüz oyun başlamadan konusunu yeni öğrenen ahaliye ‘bilinçaltıma hoş geldiniz’ sürprizi yaptım. Bu kadar güzel insanın bir araya gelip de Türkçe’nin en muazzam sözcüklerinin döküldüğü buluşmanın kötü olması mümkün değil, diye düşünüyordum. Yanılmamışım. Hakan Tabakan’ın yazıp Volkan M. Sarıöz’ün yönettiği Güzel Son, sahne tasarımından, metin akışına gerçek bir dönem oyunuydu. Oyuncuların sanatçı personalarını bunca iyi yansıtabileceğini ise asla tahmin edemezdim. Sahnede gerçekten de Orhan ve Nurullah vardı ve Türkçe üzerine tartışıyordu.
Şiir İçilen Şair Masası
Orhan’ın Suat Derviş’i görünce ‘ben erkek sanıyordum’ refleksi, koca dönemin erkek egemen kültürünün üç cümlelik özetiydi. Sait’in kendisini yalnızca Lambo’nun Meyhanesi’nde kendi gibi hissettiği bilgisi oyuncu tarafından özümsenmişti sanki. İstanbul serserisi halleri Annesinin kolundaki bilezikleri satıp kumpanya kurma hayaline karışıyordu. Suat Hanım döneminin çok ötesinde bir kadın olduğunu her kelimesiyle, tespitiyle sanki tarihe not düşüyordu. Ansızın masada okunan şiirler, her fırsatta anılan orada olmayan şairler, İstanbul’un sisli havasına karışıp geceyi aydınlatıyordu. Lambo’nun kayıp veresiye defteri ise ortalıkta yoktu. Nurullah ve Orhan’ın öz Türkçe üzerine girdiği alevli tartışmalar, dostluklarının kuvvetiyle her seferinde tatlıya bağlansa da masada sık sık kelime mi sözcük mü gerilimi yükseliyor, Melih’in araya girmesiyle ortalık sakinliyordu.

Sait’in yemek borusundan bir yudum dahi alkol geçmemesi gerektiği yoksa ölebileceği hatırlatılınca tahmin edilen oldu ve çok sinirlendi. Bir anda ortalık içmek isteyen ama içmesine izin verilmeyen alkolik gerilimiyle sarsılmıştı ki Suat Hanım duruma el koydu. Melih Bey meyhaneye gelmeden son on lirasını bir şarapçıya vermişti ve elbette kimsede o gecenin hesabını ödeyecek kuruş yoktu. Lambo’nun veresiye defteri Türk Edebiyat tarihinin en önemli şiir ve hikayeleriyle doluydu ve nerede olduğunu kimse bilmiyordu. Meteliğe kurşun atan bunca şaire hizmet etmekten oldukça keyif alan Lambo ise, canınızı sıkmayın diyor, çok sevilen böreklerinden hazırlıyordu. Halim Şefik’te sanatçı hastalığı varmış diye ekliyordu bir de. Neymiş o diye sordular; manik depresif. Şiirler şarkılara, şarkılar anılara, anılar eksik kalmış yaşamlara karıştı. Bir rüyadan, temiz bir bahar sabahı gibi uyanıldı.
Kimsesiz Şairlerin Kenti İstanbul
Herkes gidince İstanbul kimsesiz kalmayacak mı diye sordu bir sahnede Melih, içim sıkıldı. Kimsesiz, şairsiz kalan İstanbul, ne yapardı? Sait’in Paris’teki tedavisini üç günde yarım bırakıp İstanbul’a dönmesini ‘İstanbul’dan uzak ölürsem’ kaygısıyla izah etmesi, tüm bu bağın özeti gibiydi. Suat Hanım da İsveç’teki zorunlu sürgün yıllarının cehennemden beter olduğunu söyledi durdu. Nasıl sis, pus, karanlık İstanbul, yine de bu kentten vazgeçmek olası gözükmüyordu. Her şairin İstanbul’la kurduğu o derin bağın ne anlam taşıdığını bu yaşıma gelince belki yeni anladım, belki hala anlamadım. İster istemez İstanbul’u terk etmek isteyip bir türlü gidemeyişlerime düştüm ben de, içimde garip bir İstanbul sevgisiyle. İstanbul’da ölmek güzel son olmalı diye düşündüm, İstanbul’da yaşamış şairler için. Hele ki Lambo’nun meyhanesinde sabahlanan onca güzel günden sonra.
Alaylı Akademinin Kayıp Defteri
Lambo’nun Meyhanesi’ne ‘Alaylı Akademi’ derlermiş o dönem. Sahiden de o küçücük meyhaneden gelip geçenleri düşününce akademi ismini sonuna kadar hakettiği anlaşılıyor. Hakkı Taşdemir webde bir yazısında İlhan Berk’in meyhaneden şöyle bahsettiğini yazıyor:

“M.Lambo’nun meyhanesi belki de dünyanın en küçük meyhanesidir. Bir tramvay büyüklüğündedir. Bu dünyada Rimbaud (şiirin deli fişeği) gibi, yaşadığına inanmayan Sait Faik, yalnız burda varlığından kuşku duymaz. Dünyada sanki ilk güzel günü burda olmuştur; cıgarası ilk burada yanıyordur; ocağı ilk burada tütüyor, çorbası pişiyor ve de ilk burda keyfi tamdır …
İlhan Berk
Aynı yazıda Güzel Son oyunununda da sıklıkla bahsedilen kayıp veresiye defterini Erol Günaydın’ın ağzından aktarıyor bize Taşdemir:
O dönemler herkes züğürt. Parası çıkışmayan bir şeyler yazardı Lambo’nun defterine. Ya bir şiir, ya da bir söz. Ben Galatasaray’da okurken arkadaşım Baran’la oraya gider, bir bira söyler, Lambo’nun veresiye defterini masaya koyar okurduk. Orada Oktay Rıfat’ı, Melih Cevdet’i görünce çok mutlu olurduk. Sonra hepsi ile arkadaş oldum.
Erol Günaydın
Lambo’nun Meyhanesi ve Lambo maalesef Türkiye’nin karanlık yıllarına yenilmiş. Lambo komünist olduğu gerekçesiyle takım elbiseli adamlar tarafından bir gün meyhanesinden götürülmüş. Elbette delil olarak meşhur veresiye defterini de almış aynı adamlar. Lambo’yu sonrasında salmışlar ama meyhane bir daha açılmamış. Lambo da kunduracılık yapmak istese de yüreği bu haksızlığı kaldırmamış. Kendini asmış Lambo, yukarılara böyle taşınmış. Oktay Rıfat sonrasında kayıp veresiye defterini çok aramış ama emniyetin tozlu arşivinde çoktan tarihe karışmış.
Benim İstanbul’um Nerede?
Güzel Son birçok şairi ağırlayıp çokça şiir okuttu ya Tevfik Fikret’in Sis’iyle karşılaşmak ansızın, içime Aşiyan özlemi düşürdü. Yakın zamanda gidip ziyaret etmeli diyerek yapılacak listeme ekledim. Semaver Kumpanya, İstanbul’un en sevdiğim lokasyonlarından birinde, bir Aşiyan olmasa da. Tüm bu şairlerle Çevre Tiyatrosu’nda buluşmak kozmosun bir armağanı olmalı. Çevre’nin önünde Paşa Çay Evi’nde yarım ekmek tost yiyip, sigara dumanına karışmış çayımızı içtikten sonra girdik oyuna. O vakit anımsadım ben de, seneler önce Çevre Tiyatrosu’nda Erkan Baş’la röportaj yapmıştık.
Fotoğraflarını çekmiştim ben, saçlarım kızıl, bir otuz kilo daha fazlayım. Düğün Şarkıcısı diye bir televizyon dizisinde oynuyor Erkan Baş, dizi Kocamustafapaşa’da geçiyor. Belki on sekiz belki on dokuz yaşındayım. Erkan Baş gibi müthiş bir oyuncuyla görüşmenin heyecanındayım. Acemiliğimizi anlayıp sakinleştirmişti bizi, bir de hediye verdi ‘nerde kalmıştık’ diyip sigarasını kibritle yakarak. Unutamadığım anlardan. Bugün, belki on beş sene sonra, aynı salonda, sevdiğim şairlerle buluşuyorum Güzel Son isimli bir oyunda, sonun güzelliğine bak!
Güzel Son uzun zamandır izlediğim en keyifli oyundu. Belki benim edebiyat sevdamdan, belki de oyuncuların gerçekçi performansından. Veyahut gerçekten iyi insanlara, kaliteli sohbete ve güzel bir meyhane gecesine hasret kaldığımdan. Lambo’nun Meyhanesi’ni izlemek, Akşam Sefası ve Müşterek’te geçirdiğim ilk gençlik yıllarına götürdü beni. Akşam Sefası’nda Vedat Türkali’nin çağdaşı Saygın Abi’den gece sonunda okunan şiirler düştü aklıma. Elinde tek rakı kadehi, herkes gider Saygın Abi kalır, mutlaka okunacak şiiri vardır. Türk Edebiyat tarihinden dedikodular anlatır, Günsel’in Oya Baydar olduğunu fısıldar, Kaptan’dan vurucu bir dizeyle gece kapanır. Beyoğlu’nun puslu sokaklarından evlere uzanan bir düşünce trafiği başlar sonra. Sokak köpekleri bağırır, duyduklarımız kalbimizde ağır bir sırrı taşır.
Taşımı İsterim Taşımı İsterim
Güzel Son içimde birçok yere dokundu. Hem kırdı, hem sardı. Sokak köpeklerinin sesinin yalnızlıkla bir ilgisi olduğunu söyledi örneğin Orhan bir sahnede. Öyle haklıydı ki. Sokak köpekleriyle girdiğim onca sohbet ve sabaha kadar dinlediğim uğultuları, yalnızlığımın ispatıydı. Ve yalnızlığın şairliğin yazgısı olduğunu acı bir biçimde yine hatırladım. Yalnız şairler ölünce kimsesizler mezarlığına gömülür dedi Lambo, ne ağır geldi bu gerçek. Yine de omzuma alıp bir cesaret, görmediğim o tabutları taşıdım. Yalnızlığımın ilacı İstanbul’dan geçmiş tüm şairlerdir, elbette Türkçe’ye sarıldım.
Bir taş attım ağaca
Orhan Veli – Oktay Rıfat
Düşmedi taşım
Ağaç taşımı yedi
Taşımı isterim
Taşımı isterim
İlk ezberlediğim şiir. Bütün Şiirleri adı altında toplanmış Varlık Yayınları’nın yirminci yüzyıl baskılarından biri. Neredeyse parçalanmış sayfalarını hevesle karıştırırdım, çocuk aklım. Annemin bana çocukken neden Orhan Veli okumayı sevdiğini şimdi daha iyi anlıyorum. Çocuk zihninin berrak algılarıyla hissetmek Garip şiirleri, olgunlukta alınan tadın bir başka türlüsü. Şimdi, yaş otuz beşe varıp yolun yarısını geride bırakınca, ergenlik yıllarımda duvarımda asılı dizelerin manasını çözüyorum:
Garibim
Orhan Veli Kanık
Ne bir güzel var
Avutacak gönlümü
Bu şehirde,
Ne de tanıdık bir çehre;
Bir tren sesi
Duymaya göreyim
İki gözüm iki çeşme.
Herkesin Güzel Bir Sona İhtiyacı Vardır
Güzel Son oyunculukları, sahnesi, metni, şiirleri ve hissettirdikleriyle unutulmaz bir gece bıraktı ömrüme. Emeği geçen herkese, gökte uçan kuşa bile ne çok teşekkür etsem yine de az. Kapanışı ise hiç beklemediğim bir karşılaşmayla yaptı;
Sait’i oynayan oyuncunun (Mehmet Konu) gözlerinde tanıdık bir pırıltı vardı. Selam verirken oyun sonunda, sahneye çok da yakın olduğumuzdan olacak bakışlarındaki arayışa tanık oldum. Seyirciler arasında bir duygu keşfine çıkmış gibiydi ki zannediyorum aradığını buldu. Ya henüz Sait personasından çıkmamıştı ve gözlerindeki tanıdık arayış O’nundu. Ya da öyle iyi girmişti ki personaya Sait olmuştu. Veyahut ruhunda tüm bu şairlerden bir doku taşıyordu da bizde de aynısı var mı diye bakıyordu. Umarım istediği hissi istediği gibi buldu.
Bazen insan yanlış zamanda doğduğunu hisseder. Hani eline seçim hakkı verseler kesinlikle başka bir tarihe gidecektir, içten içe bilir. Ben de biliyorum, bir yanım Lambo’nun Meyhanesi’nde içiyor hala. Diğer yanım Babıali’de kitap satıyor parasızlıktan. Hiç karşılaşmadığım ama tüm yaşamımı onların gölgesinde geçirdiğim bütün o şairler, yazarlar, kucaklıyor yalnızlığımı. Ve kaçamadığım İstanbul, sarıyor her yanımı. Şükrediyorum, ne güzel memleket İstanbul, ne güzel dil şu Türkçe! İyi ki var iyi ruhlar, ölüm girse bile araya, sözcükleriyle zamanın ötesinde yaşıyorlar.
Yalnız şu beyit kaldı, Kahve ocağında, el yazısıyla: "Ölüm Allah'ın emri, "Ayrılık olmasaydı."Kitabe-i Seng-i Mezar, Orhan Veli Kanık
Sen!
Yolculuğa hazır mısın? Yeni hikayeler için:
