
Fiziksel acıyla sınanırken -yine- bilişsel bir eşik atladım herhalde, yazdım Instagram hikayeme. Bahsi geçen hikaye bir kedi videosu; sarışın (elbette sarışın) bir kedi duvarda kendi gölgesiyle oynuyor. Kedi yatakta, duvardaki yansıma yataktaki kedinin yansıması. Fakat kedi bunun bilincinde değil. Kedi bilinçsiz bir savaşın içinde, kendi gölgesini yenmeye çalışıyor. Güneş, altın ışıklarıyla dolmuş odaya, pencerenin kedi kadar sarışın yansıması, kediye düşman. Kedi kendiyle savaşıyor. Güneşe sırtını dönmüş ama güneşle yıkanıyor. Tıpkı benim gibi.
Sabah ağrıyla uyandım. Ağrıyla uyandığım tüm sabahları rüyamda görmüşüm gibi, katlanılmaz bir acıyla. Sabah rutinim için banyoya doğru giderken -ki bu birkaç adımlık yol- acıya dayanamayarak ağlamaya başladım. Klozete otururken acım dayanılmaz bir boyuta ulaştı ve hıçkırıklarımın sesi de çıkmaya başladı. Regl kanımla yüzleştim. Evet, bir yandan da kanıyordum. Daha çok ağladım. Artık kadın olduğum için, çektiğim onca acıya rağmen ayakta duruşuma ağlamaya başlamıştım. Sanki kendime değil, tüm kadınlara ama en çok da Orta Doğu kadınlarına idi akıttığım tüm içli yaşlar. Neler çektin Ecem dedim, şimdi bu acı mı ağlattı seni? Ben yandım. Ateşle yandım kor gibi, sönmedim de bir süre, alevler benden çıkıyordu gördüm. Gözümden bir damla yaş akmadı. Söndüm, söndüm, söndüm diye diye söndüm. Kendi sınırlarımın ötesine geçtiğim, belki de en net deneyimdi. İnsanlığın sınırlarından aşıp hayvanlığa yaklaştığın, arkaik bir eşik. Zannediyorum normal doğum da benzer bir tecrübedir. İçinden insan çıkarmak, yanmak gibidir.

Acı nedir? İnsan acıyı ilk nerede öğrenir? Ateşe değmeden bilebilir mi bir çocuk alevlerin teninden geçebildiğini? Yanmayan ne bilsin sönmenin hikmetini? Sabah rutinimi makyaj aynamda acıdan ekşimiş yüzüme baka baka yaptım. Temizledim, arındım, yağlarla ovdum, sevdim yüzümü. Aferin kız dedim, yaşıyorsun. Sana helal olsun. Bunlar birkaç adım fazladan atıp mutfağa gidebilmek içindi. Bir şeyler yemem ve antibiyotiğimi içmem gerekiyordu. Bu acıyla atılacak adımlar demekti. Mutfağa gittim, kedileri ve kendimi doyurdum. Ayakta, mutfak tezgahının üzerinde sütlü tahıllı gevrek yedim, biraz daha ağladım. İlaçlarımı içtim, kendime iyileşmek için zaman tanımam gerektiğini hatırlattım. Bilgisayarımı ve telefonumu da alıp -çünkü artık bunlar olmadan bir hiçiz- yatağıma geri döndüm. Prime’da Amerika’da ırkçılığa maruz kalan Asyalı mizahı yapan Jimmy bilmem kimi açtım. Kediler geldi, Leyla ayaklarıma Şans başıma yattı. Çift kişilik yatağın tam ortasında üç adet başımın altında ve bir adet sırtımda yastık desteğiyle prensesler gibi uykuya daldım.
Acının sözlükteki birinci anlamı tatlı karşıtı. Dilde bıraktığı hissiyatı tanımlamak için kullanıyoruz. Üçüncü anlamı şöyle:
3. isim Bir dış etkenin vücudun herhangi bir yerinde meydana getirdiği ezilme, yırtılma, sıkıştırılma vb. sebeplerle meydana gelen rahatsızlık hissi
Bu aralar kapattığımı sandığım travma defterleri olmadık yerde ve zamanda gözümde yeniden açılıyor. Çocukken uğradığım tacizlerden, ilk gençlik senelerimde şahit olduğum acı dolu hayatlara ve kadınlara ve ölülere, seç beğen al dercesine Demirkubuz filmi tadında travma seçkisi. Gözümü çevirmiyorum ben de. Gözümü dikip bakıyorum iyice, ne var ne yok, göreyim diye. Görüp bilip sonra o acıdan geçeyim diye. Her zaman görüntü net değil elbette. Bazen perdenin arkasına gizlenmiş başka travma artıkları da sinsi gibi bekliyor köşede. İnsanın kendiyle nerede karşılaşacağı belli olmuyor.
Acı eşiğim yüksektir. Hem fiziksel hem ruhsal. Acı çeke çeke, acı çekmeyi öğrendim. Romantik laf salatası gibi duruyor ya, gerçek böyle. Her neyi yapıyorsa insan, deneyimle ustalık kazanır. Bir barista bir milyonunca kahvesini hazırlıyorsa artık onun kahveyle ilişkisi sorgulanmaz boyut kazanır. Ahşap oymacısı, ağaçlar geçirdiyse elinden, gün gelir bıçağı artık onun on birinci parmağıdır. Ustalık zamanla ve tecrübeyle gelir. Bir de fark edişle tabi, ustalığa giden yolun acemilikten geçtiğini bilmekle.
Çocukluğumdan beri vücudumun çeşitli bölgelerinde iltihaplı apse çıkar. Bedenimi ele geçirecek ve kimliğimi elimden alacak kadar büyük apseler. Genelde isimlendirir ve karakter kazandırırım onlara, günler bazen haftalar geçiririz birlikte ne de olsa. Eskilerin kan çıbanı dediği şeylerden de sık sık kanlı selamlar alırım. Kilolu olduğum yıllarda bunun kilodan olduğu söylenirdi. Kolsuz Agop’a kadar uzanan bir tedavi arayışının sonunda yaralarımla yaşamaya alıştım.
Kolsuz Agop -o vakitler insanların dezavatajlarıyla anılması normaldi- bu durumun bedenimin bir üretimi olduğunu, iltihapı vücudumdan bu biçimde atmazsam içeride kanser hücresi olacağını, o yüzden iyi ki de böyle yaşadığımı söyledi. Agop Bey’in sözlerini aile doktorumuz delilikte ve cerrahlıkta bir dünya markası olan Mehmet Bey de onayladı. Geçtiğimiz sene şehir hastanesindeki akademik araştırma için gönüllü olmam talep edilirken, projenin başındaki profesör hanımefendi de aynı fikirde idi. Belli ki apse benim kaderimdi ve bunu önleyebilecek hiçbir şey yoktu. Çünkü söylediklerine göre bu bu hastalığın gözüktüğü hasta profiline uyan pek bir tarafım yoktu. Gel gör ki yine de ben birkaç ayda bir kendime pansuman yapmak zorunda kalıyor-d-um.
Acı eşiğim yüksektir. Çünkü sayısını hatırlamadığım kadar çok cerrah elinden neşter yedim, canlı canlı. Sonra etime bastıra bastıra içimden zehir akıtışını izledim. Ardından günlerce, yürüyüşümü, oturuşumu ve uykumu değiştiren yarama pansuman yaptım, şekilden şekle girip. İyileştim. Yara kapandı, izi kaldı. Kazandığım tüm o savaşların birincilik kupası gibi yara izlerim bedenimin camlı vitrininden dünyayı selamlıyor. Selamlıyorum.
Acı çeke çeke, mutlu olmayı öğrendim. Çünkü acı da gelip geçiyor, mutluluk gibi. Ömür hesabında anlık durumlar ikisi de sadece. İnsan olmanın yarattığı böyle paradosklar var demek, kaçış yok. Acı çekmek yetmiyor, çektiğin acıya dönüp bakmak da gerekiyor. Şöyle bir halini hatırını sormak, sonra hafızanın arka odalarına göndermek gerekiyor. Yoksa insan, her seferinde, aynı yerden aynı biçimde yara alıyor. Haritayı kim çizdiyse, ellerinden öpüyorum. Ve yine birkaç yerden birden acı çekiyorum.
Uyudum. Onca ağrı kesici, parasetemol ve antibiyotik birleşimiyle yüksek rüyalar görmeyi beklerdim. Günlük bir konuşmanın sıkıcı yansımasından başka düş görmedim. Uyandım, Şans hala başımda Leyla da ayaklarımdaydı. Kara battaniyeyi yere devirmiş üzerinde yatıyordu. Yaratıcılığı hoşuma gitti. Biraz Kostak’ın götünü sevdim ve kahve içmeye karar verdim. Önce bir yıkanayım da dedim. Pilim bitmiş de güneş enerjisinde birkaç saat depomu doldurmuş gibiydim. Şu kedi oyunu kedi aklıma, hani bir kedinin gözünden kenti deneyimlediğin PS oyunu. Hikayenin başında sarışın -elbette sarışın- kedimiz arkadaşlarından ayrı düşüyor. Gerçekten, bir yerlere düşüyor epeyce yüksekten. Arkadaşları fark etmiyor gidiyor, bizim sarışın acı içinde geride kalıyor. Sonra uyuyor biraz, birkaç gün ya da saat, şarj olmuş halde uyanıyor ve macera başlıyor.
Henüz Sincap yaşarken, son zamanları imiş, geçirdiğim bir öfke nöbetinin ardından kliniğe güzel kızımı götürebilecek enerjiyi bulmak için uyumuştum. Yarım saat koltuğun üzerine uzanıp gözlerimi kapatmış ve bilinçsiz bir karanlığa hızlıca geçiş yapmıştım. Bunun gibi çokça batarya doldurma hatırası var zihnimde. Uykusuz geçen gecelerin bünyemde yarattığı tahribat örneği de elbette. Uykunun canlıların yenilenme aracı olduğunu anladım ve bir anda simülasyondayız kesin farkındalığıyla banyoya girdim. Mustafa Sandal karışık liste açıp, listeden Suç Bende’yi buldum ve kıvırtarak suyun altına girdim. Mustafa Sandal’ın bilmediğim -ya da farketmediğim- şarkıları eşliğinde yıkandım, arındım, yenilendim. Güne, günün ortasından yeniden başladım.
Acısız hayat söz konusu değil. Simülasyonda böyle bir seçenek yok. Şiddeti değişse de kişiden kişiye ve tabi kadere, insan mutlaka acı çekiyor. Benim kaderimde bol miktarda fiziksel acı, bir o kadar ve daha fazla mutluluk var. Acı çekmemiş gibi davranabilirim, çok kolay. Fakat bu durumda yaşadığım sevinç de maskelerin ardına saklanır, kaybeder sahiciliğini. Acılarımı da kucaklamam gerekiyor, tıpkı sevinçlerim gibi. Orta yaş farkındalıkları. Yirmilerimde hele hele erken dönemlerinde kendime ve acılarıma karşı ne hoyrattım. Şimdi düşününce -vay demek orta yaşlıyım- eşikler atladım, acılardan demet demet geçerek. Talihsizlik diye düşünebilir acı portföyü dar olanlar. Bu da bir bakış açısı ya, bunca acıyı yaşadığım için ben çok şanslıyım.
Yanmayan anlamaz yananın halinden. Düşmeyen bilmez. Tok ne anlar açlıktan? Ve daha nicesi, atalarımızdan günümüze kadar aktarılan sözler. İnsan her neyi anlamak istiyorsa, yaşamalı, diyor bilenler. Çünkü insanın tahayyülündeki acılar, ancak hayal gücünü tanımlar. Yanmanın verdiği acıyı bilmek için yanmak gerekir. Her ay kanamayan erkek fizyolojisine anlatamadığımız PMS dönemlerimiz, buna en güzel örnektir.
Wittgenstein haklı çıkıyor galiba yine. Birbirimizi anlamamız mümkün değil. Yalnızca kendi deneyimlerimizle, tahminler yürütebiliriz.
Füruğ geliyor sonra aklıma:
Kimse kimseyi anlayamaz, yalnızca biraz hissedebilir.
Sen!
Yolculuğa hazır mısın? Yeni hikayeler için:
