Cumhuriyet 100 Yaşında, Gezi 10, Ben 34

onlar ki toprakta karınca, 
suda balık, 
havada kuş kadar 
çokturlar 
korkak, 
cesur, 
cahil, 
hakim 
ve çocukturlar
”*

100 yaşında Cumhuriyet, ihtiyar bir demokrasi gazisi. Cumhuriyet yine Cumhuriyet, ama nasıl? Kuvayi Milliye Destanı’nda ‘yalnız onların maceraları vardır’ dediği Nazım’ın, biz miyiz hala? Yoksa kış uykusuna yatmış boz bir ayının kabusunda mıyız? Ben genetik aktarımın yadsınamaz gücüne inananlardanım, muazzam genlerim sayesinde Hulk olduğumdan. Fakat hatırlamak gerek her zaman, hatırlatmak ve ileriye bakmak. Gönlüne şüphe düşenler icin hatırlatalım; Kuvayi Miliye Destanı’nı yazan ülkenin çocukları Gezi’de bir ülkenin söndü sanılan ateşini harlamıştı. Yeniden Samsun’a çıkılmaz belki ama bu millet ateşi ve ihaneti unutmaz. “Dünya içinde , ileriye açık, mazi ile hesabını gören bir Türkiye asla hayal olamaz.”

Ateşin ve İhanetin Yüz Yılı


ateşi ve ihaneti gördük
ve yanan gözlerimizle durduk
bu dünyanın üzerinde

Nice zorlukla, açlıkla, kıran geçiren hastalıkla, yoklukla, acıyla, kanla ve uğruna ölünen toprağın bitiyle, uyuzuyla, yıllarca geçmeyen ceset kokusuyla, bir fikre beden yaratmak, ölü bir adamdan. Biz Cumhuriyet’i böyle kazandık. Her yerde herkesçe anlatılan Cumhuriyet hikayeleri, okullarda öğrendiğimiz bir yazılı sorusu gibi ve ana haber bültenlerinin araştırma dosyası, elbette Instagram’ın trend konusu, Cumhuriyet’ten böyle bahsetmeyeceğim ben. Herkesin vardır kendince Cumhuriyet’i, minneti, hiddeti ve belki de kehaneti. Ben, benim Cumhuriyet’imden bahsedeceğim, akıl sağlığımı elimden alan ve bana yorgun bir savaşçı bırakan. Ve elbette, minnetle.

“ve ayın altında kağnılar yürüyordu Akşehir üstünden Afyon’a doğru”

Ülke dediğimiz şey bir toprak parçası. Onu vatan yapan uğruna ölen insanları, aile bağları, dostlukları, hatıraları. Hikayesi varsa bir toprağın, elbette vatandır orası. Türkiye’yi bunca sevişim, her saçmalığına rağmen, hikayesinin gücünden, özgünlüğünden geliyor. Yeni anlıyorum bunu, üçüncü on yılında ömrümün. Bir ülkeyi anlamak için yeter mi yarım asır? Bir ülke kurmak için? Ya da bir ülkeyi bozup yeniden yapılandırıp isminin başına yeni koymak için? Yeter gibi geliyor şöyle bir bakınca son yirmi yıla. Cumhuriyet 100 yaşında ama Yeni Türkiye çoktan reşit oldu bile. Hatta belediye seçimlerine oynuyor. (komiklikler, şakalar…)

Yarın Cumhuriyeti İlan Edeceğiz

Cumhuriyet 100 Yaşında başlıklı bir yazı yazmak için dün, Cumhuriyet’in ilk yıllarına geri döndüm. Mustafa Kemal Atatürk’ün 28 Ekim 1923 gününün akşamında Çankaya’da verdiği yemekte, “Yarın cumhuriyeti ilan edeceğiz.” diyerek paşalarına haber verdiği Cumhuriyet müjdesinin bir milletin kaderinin tayini olması karşısında, yine hayret ederek. Ertesi gün mecliste kürsüye çıkıp Cumhuriyet’i ilan eden Mustafa Kemal Paşa için, bu müjde zafer mutluluğunun yanı sıra, yeni krizlerin başlangıcı da tabi bir yandan. Daha o an, orada, meclisin ilk dakikalarında, bakanlar kurulunun tek tek meclis tarafından seçilmesi dahi başlı başına bir kriz. Çözülüyor tabi Sevgili Paşam. Meclisten bir saat müddet istiyor ve bu sorunu katiplerine tasarlatacağını söyleyerek hallediyor. Hemen ardından ise oy birliği ile daha kundakta bebek Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı seçiliyor. TARDIS‘e atlasam, gitsem, Paşam desem, nedir sizin şu İsmet’ten çektiğiniz?

Cumhuriyet’in İlk PR Çalışmaları

Bunlar işin sıkıcı bürokratik fasılları. Gelelim Cumhuriyet’in halkla iletişim kısmına; atlayalım Uğurcum, dergipark sponsorluğundaki zaman makinemize. Cumhuriyet’in ilk on beş senesinde ülke çapında yapılan kutlamalara bakalım şöyle bir. Cumhuriyet’in 10. Yıl Kutlamaları ülke genelinde oturtulan rutin programın ilki olmuş. Nedir bu rutin program; Fener alayları, devlet büyüklerine davet, havai fişek gösterileri, okullarda ve meydanlarda etkinlik, sonrasında tank ve askeri geçişler ve niceleri. Fakat en önemlisi de Cumhuriyet’in ne olduğu halka tüm detaylarıyla anlatılacak. Taklar kuruluyor tabi her yere. Anlatın! 10. yıl kutlamaları için büyük bir bütçe ayırmış savaştan yeni çıkmış bebek Türkiye Cumhuriyeti. Hiçbir masraftan kaçınmamış. Işıl ışıl aydınlatmış gece gündüz caddeleri, elektrik fiyatlarını da azaltmış. (cayır cayır yanan köprü ışıkları tanıdık mı?)

Mustafa Kemal Atatürk - 29 Ekim 1929 Cumhuriyet Bayramı

Sonrasındaki büyük kutlama ise Cumhuriyet’in 15. yılında. Yine ülke genelinde, hemen hemen tüm kentlerde üç gün üç gece kutlanmış, ağa düğünü gibi. Belediyelere bütçeler ayrılmış fazla keseden. Yakın demişler tüm ışıkları, aydınlatın sokakları, elektrik de indirimdeymiş yine çünkü. (vay be, tanıdık dimi?) Taklar kurun meydanlara, gösterin nasıl aldık bu toprağı düşmanın elinden. Meydanları doldurun insanla, gerekirse civar köylerden kağnılarla taşıyın. (sanki evet) Cumhuriyet’i anlatın, gazetelere yazın, sigara paketlerine basın. (Evet Cumhuriyet’in reklam bütçesindeki ilk eşantiyon paketler.) Köyün varsa öğretmenini, yoksa muhtarını da çağırmışlar kente elbet. Bir de görev vermişler, tek tek anlatacaksınız gördüklerinizi dönünce köyünüze. (Doğrudan iletişim, güzel) Hiçbir masraftan kaçınmayın davet sofralarında, havyarla ağırlayın devlet başkanlarını demiş elbette Atam da. (Hermes çanta yok tabi) Büyük balolarda resepsiyonlarda ağırlamış dostu düşmanı. Zeybek ülke genelinde gayri resmi dans ilan edilmiş.

Bu on beş senelik kutlamalar içinde en en ilgimi çeken hadise 1928’de; danslı futbol müsabakası. Atlayalım TARDIS’e; hop Galatasaray-Fenerbahçe arasında gerçekleştirilen danslı futbol maçındayız. Kadıköy’deki Süreyya Paşa Sineması’nda düzenlenen baloya katılıyoruz tabi. Fenerbahçe ile Galatasaray futbol takımları arasında “danslı futbol maçı” oynanıyor ve maçı 4-0 farkla Galatasaray kazanıyor. Oynat Uğurcum diyerek, şu görüntüleri izleyebilseydik keşke! Hazır gitmişken Cumhuriyet Perileri’ni de görelim, ben pek fotoğrafını bulamadım. Yani beyazlar giyen Cumhuriyet temsili genç kızlarımız, geçit alayında arzı endam ediyorlar. Ne estetik ama!

Evimden Başlıyor Fener Alayı

İnsan bir heyecanlanıyor, o dönemin iletişim modellerinin gayretine. Hem Cumhuriyet’in 10. Yılı Kutlamaları’nda hem de 15. Yıl’da gece gündüz şenlik havası yaratılmış. Bugünün ‘gerçek’ bir bayram olduğu algısı oturtulmaya çalışıldığı belli. O zamana kadar sadece dini bayram kutlamalarına alışkın bir halk için, milli duyguların ortaklaşa paylaşıldığı böyle bir gün yaratmak oldukça zor olmuş olmalı. Bugün 15 Temmuz Demokrasi ve Birlik Günü için benzer kaygılar güden iletişim çalışmalarının, bu dönemde nispeten daha kolay olduğu görülüyor. Tek tıkla milyon kez görülen reklamlar, sadece belki bin kişinin görüp sözle anlatarak yaydığı bir pankarttan elbette daha etkili ve daha hızlı sonuç veriyor. Yani Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki yurttaşlarla bugünü kıyaslayıp, ‘balık hafızalı bir millet’ olduğumuz nefretine tutunmamak gerek. Bu da not olarak kalsın burada.

Ben Cumhuriyet 100 yaşına gelene kadar nerelerden geçmiş derken, elbette hikayelerin büyüsüne kapıldım. Konu o kadar ilgimi çekti ki, bilgisayar ekranının başında yazmayı planladığım yazının daha ilk cümlesini yazamadan, saatler geçmiş. Ben falanca kentin falanca kutlamasında, 10. yıl marşına katılmak istemeyen bir vatandaşın diğer yurttaşlar tarafından nasıl dayak yediğini okuyorum. 10. Yıl kutlamalarında fener alayının İstanbul’da yaşadığım semtten Suriçi’nden başladığını görüp duygulanıyorum. Hatta Divan Yolu’na seyreden güzergahının, yürümeyi en sevdiğim rotalardan biri olmasından hemen manevi bir anlam çıkarıyorum. Zamanda seyahat etmeyi severim.

1933 - Şehzadebaşı- Cumhuriyet'in 10. Kutlamaları

Karanlığa Karşı Cumhuriyet Mitingleri

Cumhuriyet 100 yaşında değil daha, yetmişlerinde belki de. TARDIS’e atlayıp Vatan Caddesi’ne gidiyorum. Seneyi tam hatırlamıyorum ama Ananemin üzerinde krem rengi pardesü var, benim elimde kağıt bayrak. Çok ses var, Ananem bir şeyler söylese de duyamıyorum. Bando takımı geçiyor ve sanırım tank mı o? Ananem bayram izlemeyi severdi, ‘bayram ya bugün’ diyerek bayramlık giymeyi ve beni süslemeyi de. Her bayram, evde bayram olduğunu hissederek büyüdüm ben. Cumhuriyet Bayramı’nı kitle hafızasına kazımak için emek harcamış tüm o kurumların, başarılı bir modeliydi yani bizim evimiz. Cumhuriyet kurulduğu için şükran dolu ve bir neferi Cumhuriyet’in. Elden gideceği düşünülüp sokaklara dökülünen ilk Cumhuriyet Mitingleri’nde de oradaydım tabi. Hem stajyer muhabir, hem ulusalcı kızçesi.

Yaşım on yedi. Binlerce insanın İstanbul’dan otobüslere doluşup Ankara’ya gidişindeki neşeyle karışık korkuyu, hatırlıyorum. Ve hatta kokusunu korkunun, şarkılara ve marşlara sinmiş. Beni ve liseden bir arkadaşımı Anıtkabir’in yüksek duvarlarından aşağıya itmeye çalışmıştı o korku. Sebebi mi? Elbette satılık medya Aydın Doğan’ın yayınında çalışıyor olmak ve bunu da utanmadan boynumuza asmak! Birkaç aklı selim insan sayesinde o gün hem birinci anlamda linç edilmekten, hem de düşüp sakat kalmaktan ve belki de ölmekten kurtuluyorum. Allah beni sever. Neşeliydi söylenen marşlar. Bunca kalabalık oluşuna aynı fikrin etrafında. Kendine güvenli yürüyordu adımlar. Birlik olmanın, bir arada olmanın o muhteşem özgüveni. Kesin kazanılacaktı bu sefer seçimler, karşısındaki karanlığa karşı, ampül patlayacaktı. Elbette öyle olmadı. Ampül değişti yerine led takıldı ama o karanlık yanmaya devam etti, karartmaya ortalığı. Bugün neşeden eser kalmadı pek. Adımlar telaşlı.

her yer taksim her yer direniş

Güneş Doğudan, Medeniyet Batıdan, Gezi Her Yerden

Cumhuriyet Mitingleri’nde ilk kez gördüğüm o doğu-batı çatışması, seneler içinde bu ülkeyi anlamaya çalışırken sıklıkla geri çağırdığım hatıralardan biri. Ardından gelen kitlesel olayları sayarsak perçinleniyor tabi bu uçurum, iki yüzünde de ülkenin. Gezi Direnişi’nde de iyice bölünüyoruz, önce ikiye, sonra yüzlere. Evde zor tutulan yüzde elli var. Bazen yüzde elli bir oluyor, seçimleri kazanıyor. Geçmişin karanlık bir hatırası gibi üzerimize çöken bugün, bu karanlık, bu sis, daha Cumhuriyet’in ilk yıllarından geliyor. Yüz yıldır üzerimize yürüyor, önce sinsi adımlarla, sonra ayyuka çıkara çıkara. En sonunda da meydanlarda bağıracak cesareti buluyor ağzı köpük saçan hayalet; şeriat istiyor. Kutlu olsun, Cumhuriyet 100 Yaşında!

Şeriat kopmaya çalıştığımız doğu, 100 yaşına getirebildiğimiz için şanslı olduğumuz Cumhuriyet ise batı demek. Peki cumhuriyet kelime anlamıyla ne demek? diye sorarsanız arama motoruna, size TDK‘dan şöyle bir yanıtla geliyor:

1. isim Milletin, egemenliği kendi elinde tuttuğu ve bunu belirli süreler için seçtiği milletvekilleri aracılığıyla kullandığı yönetim biçimi:

      Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk‘tür.

Padişahım Çok mu Yaşa?

Halkı halka yönetmekten bahsediyor Atam ama gel gör ki halkın daha o zamanlar halk olduğundan pek haberi yok. Daha çok Padişah tebasında henüz halk. 1923’te 28 Ekim gecesinde, ertesi gün Cumhuriyet’i ilan edeceğini söyleyen Atatürk için aslında olan şu; altı yüz sene boyunca ‘Padişahım çok yaşa!’ diyerek hiç görmediği bir adamın kelamını Allah’tan sayan bir milletin önüne, ağaç artığından yapılmış tahta bir sandık koyup, bunun içine istediğin padişahın ismini yaz at ve o kişi padişah seçilsin, demek. Bu kadar uzun bir cümleyi kurduracak kadar anlaşılması güç olan demokrasi yapısını, yüz yıl önce, okuma yazma bilmeyen bir halkın yüzüne anlatıp, anlamasını beklemek. Biz Cumhuriyet’i böyle kurduk ama böyle anlatamadık. Cumhuriyet’i kurmak kadar, Cumhuriyet’in ne olduğunu anlatmak da zordu. Yüz yıldır anlatıyoruz. Belki bu sonuçsuz çaba ülkeyi, cephedeki adam adama dövüşten daha uzun soluklu yordu. Yüz yıl sonra, büyük bir kesimine bu halkın, hala anlatamadığımızı düşünürsek 100 yaşındaki Cumhuriyet’i, hala zor ve artık daha çok yoruyor.

Cumhuriyet 100 yaşında ve yüz yıldır aynı çatışma; Bir yanımız batıya dönüyor yüzünü, ışığa, aydınlığa; dostum dostum diyor, bak bilgiye, bahar bahçe. Diğeri giymiş karaları, yüzünü hep güneşin yangınına dönüyor, aydınlığından korkup; yutuyor ışığını, yaprak döküyor. Bizim bugün doğu-batı, Ahmet Hamdi Tanpınar‘ın ise şark ve garp dediği yerin kavuştuğu yer bu ülke. ‘Her birimiz içimizde şarkı ve garbı taşıyoruz.’ Nerede okudum, Huzur’da mı? Hatırlamam imkansız. Hatırlamak için yine arama motoruna sorduğumda ise, sonuçlar bana başka bir tespitini hatırlatıyor Tanpınar‘ın.

“…Hem Şarklı hem Garplı olabilir miyiz? Elbette ki hayır. Fakat Garplı bir Şarklı olabiliriz. Şark bizim şimdilik çekirdeğimizdir. Ve galiba da uzun zaman öyle kalacaktır. Hüviyetimizden milletçe çıkmak imkânımız olmadığına göre aksi kabil değil.”

Doğunun Aşılmaz Kalıpları

Sevgili Tanpınar’ın o muazzam kelimelerine aşina olmayan genç okurlar için (vay be bu cümleyi kuracak yaştayım!) Türkçe mealini yazalım. Tanpınarcığım diyor ki özetle; bizim hamurumuzu doğuda karmışlar, genetiğimiz doğunun genetiğidir. Koca bir millet, milyonlarca insan, kültür, ev, kafa bu gerçeği dnamızdan silip atamayacağımıza göre, doğudan kopmamız imkansız. Fakat doğulu bir batılı olabiliriz, diyor. Doğuyu içimizden silmeden, batıyı da ekleyerek. Tanpınar’ın hem düz yazılarında hem de romanlarında göstermekten oldukça keyif aldığını düşündüğüm bir çatışma bu; şark-garp yani doğu-batı. Ben de içimde hem doğuyu hem batıyı taşıyanlardanım ve biliyorum mümkün olduğunu bunun. Peki neden yüz yıldır başaramadık bunu? Doğulu bir batılı olamadı 100 yaşındaki Cumhuriyet?

Doğulu yanımızın ağır bastığını söyleyecektir mutlaka çoğunluk. Ve doğulu olmak biraz da yerinde saymak değil mi? diye ekleyecektir. Güneşi doğurmanın var bir ağırlığı, belki bu yüzden doğunun daha yavaştır adımları. Nedenini ise Tanpınar’ın fikirleriye açıklamak gerekirse; doğu olayları, nesneleri veyahut durumları (object) olduğu gibi alır ve işlemez. O nesneyi (object) ilk karşılaştığı haliyle, değiştirmeden muhafaza eder (korur) ve o şey, kalıplaşır. Batı ise nesneyi alır, işler, değiştirir, geliştirir. Böylece o şey, başka bir şeye dönüşebilir. Ya da efsunlu kelimeleriyle Tanpınarcığımın:

“Şark muhayyilesi (hayal gücü) o tesadüfi mücevher bulucularına benzer. Zümrüt Anka kuşunun kendisini taşıdığı ıssız dağ eteklerinde toplayabildiğini toplar ve o kadarla kalır.”

Ahmet Hamdi Tanpınar

Batı yetinmez diyor ama rastgele bulduğu ganimetle. İlla daha derin eşeler, daha fazlasını ister; bilgide, sanatta ve elbette ticarette. Doğu yerinde sayarken, batı ilerler.

Cumhuriyetin 100. Yılı Kutlu Olsun!

Cumhuriyet 100 yaşında ama hala ne benim hayalime ne de Atamın idealine benzemiyor. Benim Cumhuriyetim de Tanpınar’ınki gibi. Doğunun özüm olduğunu biliyorum ve işliyorum bu özü. Güneş doğudan doğuyor sahiden de, içime çeke çeke güneşi, parlıyorum. Alabildiğine doğuluyum. Fakat yüzümü batıya dönüyorum bir yandan; çünkü yaşam tek yönlü bir ırmak değil öylesine denize akan. Binlerce, milyonlarca su yolu var, ihtimalle dolup taşan. Benim Cumhuriyet’im tüm güzel ihtimalleri topluyor, gerçeklerin içinden geçerek. Hesaplaşarak hayaletleriyle ölü adamın ve fikirlerinin hala yaşayan. Ölü adamları öldürüyor Cumhuriyetim ve ışık doğuyor gömüldüğü yerden.

Benim halim de Ahmet Hamdi Tanpınar’ın haline benziyor;

“Ben ise dünya içinde , ileriye açık, mazi ile hesabını gören bir Türkiye’nin peşindeyim. İşte memleket içindeki vaziyetim.

Nice 100lere…

Sen!

Yolculuğa hazır mısın? Yeni hikayeler için:

GÜNLER:

yapay zeka ile doğal diyaloglar

diğerleri:

SON YAZILAR

Bir Cevap Yazın

Ecem Engin sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin

Ecem Engin sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin