Babamız Bizi Sevmedi, Çirkiniz

Hangi tür olduğunu seslerinden tanıyamadığım bir çift kuş, sabahın erken saatlerinden beri mühim meseleler üzerine koyu bir muhabbet çeviriyorlar. Bu tatlı muhabbetten muhabbet kuşu olduklarını çıkarıp, kelime oyunlarıma hemen daha burada, yazının en başında son veriyorum. Nitekim tek gözle, çift el yazmaya çabaladığım bu deneyim, fiziksel olarak beni yeterince zorluyorken, bir de zihinsel bir bulanıklığı sürdürmek istemem. Bilal’e anlatır gibi yazacağım, Baba Yorgun, Baba Kızgın, Baba Gergin. Babamız bizi sevmedi. Hem de hiç sevmedi.  

Bu İşte Bir Freud Yeniği Var

14 Mayıs 2023’ün akşam saatlerine kadar gördüğüm herkeste, tüm o baharı bekleyen kumrulara dönen muhalif kitlenin gözlerinde parıl parıl bir umut ışığı vardı; ilk turda bu iş bitecek, Erdoğan pılısını pırtısını toplayıp gidecek. Kimsenin elinden umudunu çalıp negatif düşüncelerin zehrini insanın aklına sokan biri olmadığım için (yok canım toplum baskısıyla ne ilgisi var, tamamen benim iyi niyetimden), bu adamdan kurtulmak isteyenler olarak bu ülkenin sadece yarısı olduğumuzu, bizi boğmak isteyen diğer yarısıyla aynı coğrafyayı paylaştığımızı ve kararın ortak alınacağını bir türlü anlatamadım. Öz Annem’e bile. Babamız bizi sevmiyor ama diğer kardeşlerimiz Baba’ya aşık, Baba’dan umutlu, Baba onları kolluyor, diyemedim. Bir de galiba en çok Sümeyye’yi seviyor sırrını Bilal’e veremedim. 

Bu ülke beni delirtince, delirmek hali de durduğu yerde durmadı tabi; neden delirdiğime dair merakımı besleyip beni daha da delirtti. Delirmek bir süreç, başlayan ve sonunu göremeden ilerlediğin. Nerede duracağını sadece delilerin bildiği. Delirdim çünkü anlayamıyordum; neden ama neden, halkını öldüren, vatan millet Sakarya diyerek vatan topraklarını satan, yediği aşı azaltıp, içtiği suyu zehirleyen, çekinmeden yalanlar söyleyen, durup da dinlenmeden sürekli döven, aldatan, kandıran, yetmeyip kandırılan bir babaya, nasıl hala bu kadar aşıktı bu evlatlar? Az buz da değil ülkenin yarısı, evde zor tutulan bir yüzde elli, diğer yüzde elli yerine de düşünüp karar veren. Bu işte bir Freud yeniği vardı mutlaka.

Babasız Kızlar Balosu

Buzdolabımın üzerine magnetle tutturduğum, çizgili bir ajandadan koparılıp asimetrik kesilmiş kağıdın üzerinde ucuz mavi tükenmez kalemle muhtemelen 2008’de yazdığım; babasız kızlar balosu, ülkemizin ta kendisi. O vakitler, her birimizin birbirinden klişe ama kendine has baba travması olduğundan (dünyanın geri kalanı gibi), canım en yakın kız arkadaşlarımla biz babasız kızlar balosu olduğumuzu, babamızın bizi hiç sevmediğini ve çirkin olduğumuzu düşünüyorduk. Sonra üzerine nice terapiler ve kişisel gelişim zırvalarıyla iyi ettik kendimizi, baba travmamızla barışıp klişe acılarımızı kabullendik. Fakat yakamızı bırakmadı babalı travmalar. Bugün baba travması denilen klişe olduğu kadar da gerçek olgunun ceremesini çekiyoruz, koca bir ülke olarak hepimiz. 

En iyi baba işte bu kadar oluyor dedi Annem geçen gün, kim olduğunu hatırlamadığım bir baba için. Doğada baba yok Annecim dedim, doğada biz kadınlar başbaşayız yavrularımızla. Bazen biz bile yokuz yanlarında. Babalık kavramı, ‘homo sapiens’ın tek eşlilikle tanışmasının ardından zoraki oturtulmaya çalışılan evrimde henüz çok yeni bir kimlik aktarımı. Nesilden nesile genlerimizle birlikte babalık denilen sonradan öğrenilen şeyi aktarmaya çalışırken, doğal akışı zorluyor gibiyiz. Belki zorlama kimliğin üzerine bir boy büyük gelmesi nedeniyle çoğu erkek fizyolojik olarak baba olmaya hazır iken psikolojik dayanıklılık söz konusu olduğunda babalıkta çuvallıyor.

Çünkü babalık denilen şey, erkeklerin yavrusunun kendi geninden olduğuna yüzde yüz emin olabilmek için öğrenmek zorunda kaldığı, yüzyıllar içinde de ancak bu kadar gelişebilen bir kavram. Bu mağaradaki, evdeki baba. Devlet baba mı? O da işte ‘!Padişahım çok yaşa!’dan, ancak buralara, ‘Padişahım sen olmasan kimin gelirdim aklına’ kısmına kadar ilerleyebiliyor. 

Beklenen Kurtarıcının Bir Türlü Gelmemesi

Bu ülkede ilk defa, ekonomiyi yerle bir eden hükümete güvendi halk, yeniden. Çünkü sonuçta başımızda bir babamız vardı. Oysa babası tarafından sevilmeyen bizler, babasız kızlar balosu, bu sefer çok emindik gideceklerinden. Açlık sofuluğu bozardı sonuçta. Öyle ya; enflasyon almış başını gitmiş, çarşı pazar yangın yeri, kiralar ev kredi teminatıyla kapışır halde, dolar dola dola dolmuyor, icra dosyaları tarihi rekor kırıyor, binlerce aile evsiz kalmış üstelik bir de deprem vurmuş. Kim oy verir bir daha bunlardan sorumlu partiye? diye düşündük, düşünüldü. Geçerli gerekçelerimiz vardı umut etmek için, neresinden tutsak haklıydık. Hayat pahalanmış, canımız ucuzlamıştı. Enflasyon el, kimsesizlik can yakıyordu. Mutlaka ama mutlaka artık bir kurtarıcı gerekiyordu. Bizi alsın çıkarsın bu bataktan, yine yeniden baharlar getirsin, hasat mevsimi yetişsin, karnımız doysun, güneşimiz doğsun istiyorduk.

Bir Freud Ağlıyor Gözleri Yaşlı

Çünkü kurtarıcıya ihtiyacımız vardı mutlaka; biz bize yetmiyorduk belli ki diğer yüzde ellinin karşısında. Tanrılar sesimizi duymuş olacak, önce bir güldüler. Sonra tarihin en acı fıkrasını fısıldadı Zeus kulağımıza; üst üste kaybettiği nice seçimin ardından koltuğuna zamk gibi yapışıp kimselere yerini devretmeyen parti liderinin başarısızlığını taçlandırdık ve kurtarıcınız olmaya hak kazandı! Baba olmayı beceremeden Dede olmaya karar veren bahar ışığımız, beşinci günün şafağında doğuya baktığımızda saraydaki baba karşısında şahlanmayı başarsa da, lideri olduğu parti yine yeniden halktan uzak, Rohanlılar kadar yalnızdı. İnsan merak ediyor; neden bizi ölüme terk eden babaya güveniyor -hala- yüzde ellisi kardeşlerin ve diğer yüzde elli nasıl sahip çıkamadı Dedesine, diye. En azından ben, oldukça merak ediyorum gerekçelerini. Jung ve Freud karşılıklı bir şeyler geveliyor duman altı odanın birinde, diğerinde İsa sanırım, Cübbeli Ahmet Hoca’ya bir şeyler fısıldıyor, hah işte Nermin de geldi!

Bilinenin en kötüsü, bilinmeyenin en iyisinden iyidir, diyorlar. İnsanın davranış eğilimi yani, her zaman mevcut koşulları sürdürmeye teşnedir. Statükoya bağlılık, insanlığımızın bir türlü kurtulamadığı esaret zincirleridir. Ne olacağını bilmediğiniz bir senaryoda, bundan daha kötüsü olamaz herhalde ihtimaline tutunmanız, en insani reflekstir. Yüzde ellisi canım ülkemin, elbette kolay olanı seçti, bundan daha kötü ne olabilir ki dedi ve yine babayı yedi. 

Hayatta En Çok Babasını Sevenler ve Babasını Kesenler

Sevgili Atam Mustafacığım Kemal, ‘Türk milleti çalışkandır, zekidir’ derken elbet biliyordu, bu milletin tembelliğini ve cehaletini. Fakat Atam hitabeti ve bu milleti gaza getirmeyi de çok iyi bilirdi. Padişahım çok yaşa diyen koca bir halkın önüne sandık koyup, bundan sonra babanızı kendiniz seçeceksiniz derken, tehlikenin boyutunu rahatlıkla kestirebilecek zekaya sahipti. Nitekim babalar kolaylıkla padişah olabilirdi. Bu yüzden siyasal islamın tohumlarını besleyip padişahlar doğurmasına izin vermemek için din ve devlet işlerini birbirinden ayırdı, reformlar yaptı, gericilerle savaştı ve gençliği geleceğe dair, bugünler için uyardı. Siyasal islamın fokurdayan karnı ise her zaman açtı ve halk bu kıtlığı cehaletiyle beslemeye hazırdı. Padişahım çok yaşadan milletin iradesine derken, yıllar darbeleri, darbeler Özal’ı kovaladı ve sandığın yarısı yine mevcut olan padişaha kaldı. Diğer yarısı sandıkların başında, demokrasi nöbeti tutuyor, demokrasiye en zıt koşullar nedeniyle.

Bu millet ataerkildir. Bu milletin evinin direği babadır. Bu millet büyümez, bitmeyen bir ergenliğe hapsolmuştur, bir türlü erişkinliğe varamaz. Kendi kararlarının sorumluluğunu almaz, elini taşın altına koyup şuradan şuraya bir işe yaramaz. Sırtını dayayacak dağ ister, arkamda babam olsun der, bana bir şey olmaz. Suçluları dışarıda arar, aynaya bakmaz. Babasını kollar bu millet, anaya yar olmaz. Yüzde ellisi en azından bu milletin, ezelden babacıdır, kol kırılır yen içinde kalır. Diğer yarısı baba travmaları nedeniyle psikiyatristlere ve terapilere para kazanmak için ömrünü heba ediyor elbette. 

Kazanıyorduk ama Kazanamadık

Çok kızgın, çok öfkeliydim önceki seçimlerde. Harita sarardıkça içim içimi yer, içtikçe içer, delirdikçe delirirdim. Bu seçimde geçmiş deneyimlerin günlerimi yiyen depresyon ataklarına bulaşmadım. Bunun yerine fiziksel acılarıma sarılmış, nur topu gibi bir kornea hasarı ile körlük dramasındaydım. Bir tencere makarna yaptım, çay demledim. Emülgatör ihtiyacımı da cips ve kek yiyerek karşılarken, Cüneyt Özdemir’in yayınında Adem’in siyasal islam temsili şovunu izledim. Anadolu Ajansı’nın bilinmez (mi acaba) bir bug nedeniyle güncelleyemediği haritasında Erdoğan ve AK parti zaferini izlerken, karşı cenahtan ani bir atakla gelen kazanıyoruz yeni Cumhurbaşkanımız Dedeciğimiz açıklamasını, Ömer Çelik ve milletin iradesine yapılan darbe zırvalarını filan da yirminci fındıklı gofretimi yerken dinledim. Alışkınım bir yandan, babamız bizi sevmedi zaten.

Baktım kendime tek gözümle, buharım çıkıyor, düdük öttü ötecek, inceden fokurdamaya başlamışım. Gözüm de ben buradayım, acılar memleketle sınırlı değil hatırlatması yapıyor, zonk zonk vurup kafama siyasal islamın yeşil tokatını yüzüme sallıyor. E225, emülgatör ve soya lesitini TC acılarıma derman olmayacak anlayınca, Paptircem’in Padişah’ı eşliğinde uzunca bir süre dans ettim. Annemin başı dönüp, yeter artık diyene kadar içimdeki Padişah öfkesini bağıra çağıra ayaklarımdan ellerimden yeryüzüne boca ettim. Sanat ne güzel bir şey dedim sonra Anneme, böylece katil olmadan yaşayabiliyoruz bunca cinnetin arasında.

Baba sanattan ne anlar, anca varsa yoksa varak, vırak.

Babamız bizi sevmedi, güzeldik. 

Biz de babamızı sevmedik, çirkindi.

Aynı Karından ama Başka Babadan

Biz, babasız kızlar balosunun has çocukları, büyümeyi seçenler, Jung’tan mezun olduk ve baş kaldırdık babamıza bir gün. Böyle baba olmaz olsun dedik, ben sizin babanızım diyen Osmanlı tokatını yüzümüze yedik. Babamız yetmedi yaverleri de bizi sevmedi. İnşaatlarında, madenlerinde öldük o kalpazan yaverlerin, işin kazası olmazdı asla, işin fıtratıydı sonuçta, belimize babamızın tekmesini yedik. Babamız ağzımızdan lokmamızı aldı, aç kaldık, ceketimizi yedik. Öldük babanın ihmalinden, kimsesizdik, cenazesizdik, gömülemeden daha kendi etimizi yedik. Babamızın sarayları, bizim vinç girmeyen enkazdan sokaklarımız vardı. Sokakta kaldık bin odalı saray sıcacık dururken, gecenin en sert ayazını yedik. Biz kader planlarınının sorgusuz sualsiz üvey evlatları, ölümlerden ölüm beğendik, kendi başımızı yedik. Babamız ağzını şapırdata şapırtada, bizi, gençliğimizi, geleceğimizi yedi. Doymadı. Doymuyor. 

Biz babamızı hiç sevmedik.

Sevmedik ya;

Babamızı sevenler de var, yüzde ellisi, diğer yarısı elmanın. Ebedi çocukluğa sıkışıp kalan Peter Pan’lerden oluşan kocaman yarım bir elma, diğer yarımız. Biz büyümek istedikçe, o diretiyor çocuklukta, reddetiyor erişkinliği, baba istiyor başında. Gerçeklerden kaçan, çocukluğun sonsuz gibi gözüken sorumsuz düşleriyle sarhoş, yaşadığı dünya ile bağları zayıf koca bir bebek, yüzde elli. 

Babamız bizi neden sevmedi?

Yarısı iki elmanın:

Dünden bıkıp yarını inşa etmeye çalışan geleceğin dedeleri ve bir de bugünün garantici Peter Pan’leri;

Yarısıyız bu elmanın, bir biz varız bir de yüzde elli. 

Şeytan diyor ki ver Kronos’un eline orağı, kessin pipisini Uranos denilen zalim babanın. Bitsin bu kendi çocuklarını yiyen babanın zulmü. Dünya huzur bulsun.

Mitolojiden bahsediyorum elbette.

Yoksa hangi baba olabilir ki?

Sen!

Yolculuğa hazır mısın? Yeni hikayeler için:

SON YAZILAR

Bir Cevap Yazın

Ecem Engin sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin

Ecem Engin sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin