İhtimaller evreninde, simülasyon tanrılarının benim için hazırladığı minik sürprizleri toplamaya bayılırım. Elbette oyunu hard modda oynamaya ve karakter gelişimim için koleksiyonuma yeni özellikler katmaya da. 20 senedir Admine pek kanım ısınmadı ama…

Tüm işaretler yolu değiştirmem gerektiğini söylese de, nedense direttim. Taksim’e gidecektim, gidip erbaneme vuracaktım. Mekan ne kadar kalabalık olabilirdi ki? (Çok). Samatya’da 80T’yi bekledim, soğuktu ve ben ince giyinmiştim. Otobüsün geçip geçmediğini sordu genç bir kadın, geçiyor dedim, kendimden çok emindim. On dakika oldu olmadı, Coca Cola tabelasının altından köfteci çıktı, kulaklığımı çıkarıp bana hitaben söylediklerini anlamaya çalıştım. 80T sadece karşı yönden gidiyormuş, bitmek bilmeyen ray çalışması nedeniyle, istersem dolmuşa yürüyebilirmişim ya da metroya. Dolmuş seçeceğini kullanmaya karar vererek Kocamustafapaşa’ya doğru indiğim yokuşları yeniden çıktım. Yolda güzel fotoğraflara denk geldim. Son düzlükte yine bir fotoğraf için durup telefonumu doğrulttuğumda kan içinde olduğumu fark ettim. Bir de baktım ki; yağdanlık olmaktan bezmiş Sultaniye şarap şişesinin, dün hınçla yıkarken elimde parçalanıp serçe parmağıma armağan ettiği cam(n) yarası şakır şakır kanıyor maşallah. Paşa’yı ele geçirmiş Koçyigit Tekel’lerden birine girip kolonya var mı diye sordum. Elimi gören genç çocuk minik bir şok yaşayıp kolonya ve bir avuç peçete verdi. Teşekkür ederek dolmuşa meylettim. O an, erbane çalmak için doğru bir gün olmadığına dair mesajı alabilirdim, kafamı çevirdim. Sağ elim, düm vuran, tam da vurduğu yer, nasıl da acıyor. Dolmuşta beyaz tüylü bir köpekle göz göze gelince neşem yerine geldi. Olsun dedim, onca yol belki seni görmek içindi.

Tepebaşı’nda indim ki, sevgili Bayan Dallowayciğimin benim için gazetenin güvenliğine bıraktığı montu alıp üzerime giyeyim. Donmama beş dakika filan var yoktu, provaya çoktan geç kalmıştım. Nevizade’de olduğunu bildiğim halde tam nerede olduğunu çıkaramadığım mekanı aramakla geçen bir beş dakikanın ardından, bir zamanlar gecelerimi sabah ettiğim Gizli Bahçe’nin önünde garsonlardan birine sordum. Bu akşam da herkes gelip aynı yeri soruyor ellerinde bu aletle, ne bu allah aşkına diye bambaşka bir soruyla cevap verdi çocuk. Erbane dedim, darbuka performansı var. Gülüp, ilk sağ dedi, ilk sağdan girdim. Beyoğlu’nun dar merdivenli standart apartmanlarından birine girer girmez orasının bünyem için çok yanlış bir lokasyon olduğunu fark etmiştim ya, iş işten geçmişti. Bu kalabalık savaşı sağ salim atlatabileceğime dair büyük bir özgüvenle merdivenleri çıkmaya başlasam da, daha koridorda karşılayan gri uğultu mekanın cehennemden bir demet olduğunu söyleyerek iyi niyetlerimi katle başlamıştı. Hala dönebilirdim, dönmedim. Sigara dumanına karışmış, siyasal islamdan artık bıktık gitsinler sohbetlerinin bulanık nidaları arasında kendime güvenli bir köşe bulup üzerimdeki kat kat montları soyundum. Bu sırada darbuka ekibinin kompozisyonu başlamıştı. Daha provada bu kadar kalabalıksa, performans sırasında burası ahirete döner kaygım ete kemiğe bürünmüş yanımdaki boş taburenin boş olup olmadığını sormaya başlamıştı. Buyur dedim, senin olsun.

Eşyalarımı kontrol etme kaygısından bari kurtulayım diyerek vestiyer aradım, neyse ki hızlı buldum. Güzel gülüşlü genç bir kadına Bayan Dalloway’in montunu, çantamı ve şalımı verdim. Deri ceketim ve erbanem benimle kaldı. Eş dost hoş beş derken, hala gidebilirdim. Gitmedim. Erbane provasından bir dakika öncesine kadar hala kaçış planlarım üzerine düşünmekteydim. Bu sırada dışarıya sabit manzarayla bakan personamın neleri ele verdiği konusunu hiç kafa yormadım elbette. Nedense bir özgüven yine, halledersin Ecemcim, devam et diyerek provaya dahil oldum. Sahne korkusu denilen şeyi yaşıyor olsaydım, kız kardeşimin önerisiyle tüm seyirciyi çıplak hayal edebilirdim. Fakat sosyal anksiyete denilen cadaloz hissiyatın seyircinin kılık kıyafetiyle hiç de ilgilenmediğini belirtmem gerekir. O sırada kafamın içinde olup bitenler, kürt çalıyor çingene oynuyor denilen kaotik ortam tasvirinin, aşırı faşist alt metni gibi darmadağınık elimden erbaneye akmaktaydı. Bir kere erbanem elimden kaydı. Bir kere komple vurmayı unuttum. Bir kez de kesin burada şu an da ölüyorum atağı nedeniyle önden başladım. Yine de inanılmaz profesyonel personamla hepsinin altından yüzümün akıyla kalktım.

İnsan beyni yüz farklı kişiye kadar kimlik bilgisini işleyip, kayıt altına alabiliyor. Yani yüz farklı yüzden fazla yüzü görsek de pek hatırlamıyoruz, bu yüzden herkes birbirine benziyor. (Üff yüz’lü cümleler yüz numara) Evrimimiz böyle, elimizden ne gelir. Zaten insanlığın ilk çağlarında, köyünden çıkmamış bir çiftçinin ömrü hayatı boyunca yüz kişiyi bile zor gördüğünü düşünürsek, beynimizin kapasitesi oldukça yerinde bence. Gel gör ki bugün sokağa çıkmasak da oturduğumuz yerden, avuç içine sığdırdığımız binlerce yüzün resmi geçidine maruz kalıyoruz her an. Bir iş çıkışı Mecidiyeköy’de metrobüs alt geçidini düşünün, ya da Bağcılar minibüsünü sabahın köründe Mahmutbey yolunda, ya da Taksim’de bir mekanı perşembe akşamı sigara dumanı altında. Hepsinin ortak noktası; ölmek için geçerli sebepler listemin ilk sıraları.
Provanın ardından da kaçmadığım mahşer yeri provasında, sırat köprüsünde kalmışken bari darbuka dinleyeyim diyerek kendime bir Hira dağı buldum. Bu güzelim mağaramda, tam da gönlümden geçen gibi güzel manzaralar buldum elbet. Allah beni sever, gönlümden geçeni hep önüme serer. Master Class yazan neon led tabelanın mor mavi ışığının hemen altına, varlığından duyduğu müthiş minnetle darbuka hocası hanımefendi oturdu. Güzellik göreceli olsa da, estetik gözü biraz eğitimli herkes için standart belirli kalıpların yerleşmiş olduğunu fark ettim bu nedenle. Bu algı, belkide Schopenhauer’un dediği gibi tamamen ilkel içgüdülerimizin eseridir. Sebebi önemsiz bir andı yine de, mucizelere gebe; onca kalabalığın arasında, insan kolu ve terinden sızan minik bir manzara, mükemmel denk gelişlerdeki bu küçücük üçgen aralığın bile, sonsuz ihtimaller doğurabileceğini gözümün önüne serdi. Keyfim her şeye rağmen yerindeydi. Hem estetik bir manzarayı görüyor, hem de gri uğultuyu bastırmak için can hırlaş parlayan perküsyon ritmiyle kulaklarımı yıkıyordum.
Steril bir hafıza kaydı için, sadece tek bir noktaya odaklanmak için gözümü ikna etmeye çabalasam da, göremediğim sahnenin, sayamadığım kadar kalabalık darbuka ekibini önümde sıralanmış küçük telefon ekranlarından rahatlıkla izleyebiliyordum. Ne tuhaf dedim, onlarca kişinin gözüyle bakıyorum şimdi aynı ritme. Hem üçgenime doğmuş Kybele edasıyla hanımefendinin mavi aurası, hem mavi ekranların beyaz ve ritme bulanmış şıkırtısı ve sonunda akıl edip ellerimi koynumda kavuşturarak sağ ve sol elimle tuttuğum ritim, kaygı bozukluğumu bir nebze susturmayı başarmıştı. Kendime yarattığım insan etinin gölgesindeki başka üçgenlerde, başka kadınların güzel manzaralarını da ekledim, her vuruş tarifsiz keyfi düşler verdi panik ataklarıma. Ne zamanki ritim bitti, ses gitti, insan uğultusunun enstrümanı ağlatan saçakları üzerime bulaşmaya başladı, artık dayanılmaz bir noktada olduğumu anladım. Cepheyi yara yara kendimi Beyoğlu’nun neon kalabalığına bıraktım.

Erbanemi mekanda unuttuğum için, Nevizade’nin en işlek arka caddesinde, mayıs ayında olmamıza rağmen ocaktan daha soğuk geçen bir perşembe akşamında, gelen geçenin neden bu kadar laf atma meraklısı olduğuna da merak duyarak bir süre dolandım. Sonra karşıma karbonhidratın güvenli limanı çıktı. Sokağın hemen karşısındaki beyaz tabelalı fırın ana kucağı gibi karşıladı beni, kendimi tahinli çöreğin güvenli kollarına bıraktım. Yaşamda kalma içgüdüsüyle neredeyse koca bir çöreği tek başıma yiyerek ısınmaya çalıştım. Atalarım da böyle yapıyormuş dedim, ısınmak için yemek gerek. Sokak İstanbul sesleri korosu gibi bir an bile susmadı. Ambulans seslerine karışan korna çığırtısı martıların yaygarasını boğarken, karşı caddedeki meyhanede Zekiciğim Müren elbet bir gün buluşacağımızı söylüyordu.
Kırmızı ve sarı porche araçlar geçti caddeden. İçinde kulak tırmalayan şarkılar çalıyordu, sınıf nefretim kıpırdanmaktaydı. Kulaklığımı takarak gecenin neon kalabalığını susturabilir bu cinnete dur diyebilirdim ama talihim minik oyunlarına devam ettiğinden, kırmızı kafa üstü can kurtarıcım enstrüman çantamın içinde, mekanda kalmıştı. Tahinli çöreğimi ilkel içgüdülerime sığınıp büyük bir iştahla mideme indirirken, bu sırada önümden arabasının içinde küçük çocuklarıyla iki kağıt emekçisi kadın geçti. İlk geçen elime bakıyordu ama bir şey demeden hızlı uzaklaştı. İkincisine neredeyse ben sarılacaktım, elimdeki galeta poşetini uzattım direk, tek isteğim güven duyduğum bir merhaba idi. İnsan hiç tanımasa da biliyor, güven duyabileceği selamların kimden geleceğini. Sınıf bilinciyle belki de sade bir alışkanlık. Kadındı, emekçiydi, yavrusunu korumak gayretindeydi ve kaygıları gerçekti. Selamlaştık, rahatladım. Sonra sınıflar arasına dikilen uçurumlar geçti gözlerimin önündeki caddeden. Elbette ölüler ve ölemeyenler. Tabi nice cinnet geceler ve tabutunu bekleyenler.
Sosyal anksiyete hayatımın farklı zamanlarında beni ele geçirip şıkır şıkır sosyal kişiliğimi, güvenli köşelere sığınan asosyal bir kimliğe hapsetmiştir. Her dönemin kendine has gerekçeleri olsa da, temelde hepsinin ana konusu siyasal islam. Baltalı bir saldırıyla başlayan sosyal kaygı ataklarım yıllar içinde başka başka saldırılarla perçinlenip kendine has yeni karakterler inşa etmeyi başardı. Bir nevi kimlik kazandı. Sosyal anksiyetemin kendine ait Instagram hesabı, oturduğu bir evi, en az altı kedisi ve ödemediği ihtiyaç kredileri mevcut. Ev arkadaşım olmaması için kirasını ben ödüyorum. Nitekim kendisiyle yüz göz olmaktan hoşlanmıyorum.

Bu minnoş yazımı Samatya Acil Servisi’nin sarı muayene alanında, cerrahi servisin inip bizi bulmasını beklerken tamamlıyor, bir yandan da, insan sağlığın kıymetini hastaneye gelmeden anlamıyor diyen refakatçi komşuma da hak vermeyi ihmal etmiyorum. Bu sırada Kızılay’ın çadır satmasını tasvip etmiyormuş diyor Anneciğim, kimmiş diye soruyorum, elbette Admin.
Sol kulağım açık, tanımadığım isim ve soy isimler canından bezmiş sağlık çalışanlarının dudaklarından kirli fayanslara bulaşıp, şifa umuduyla doğruluyor. Sağ kulağımda kırmızı can kurtarıcım aklımı koruyor, Hümayün konuşuyor elbet; ince bir sızı cereyan yapan gönlümde, bir de can yarası, siyasal islam öfkemi bir nebze dindiriyor.
Siyasal islam mı;
Acaba o da beni mi düşünüyor?
