Ben Kimim Der Aynalar, Neydi Senin Adın?


Sen kimsin? diye sordu.
Sorusu yine cevapsız kaldı ama Sofi bir an için soruyu kendinin mi, aynadaki görüntüsünün mü sorduğu konusunda kuşkuya düştü.
İşaret parmağını aynadaki burnuna dayayıp:
Sen bensin, dedi.
Cevap alamayınca cümleyi tersine çevirip: Ben senim, dedi.

Eylemlerimize değerler biçiyor, değerleri etik kaygılara işliyor sonra da inandıklarımızdan korunaklı duvarlar örüyoruz, kendi kendimize. İçinde rahatça sıkışabileceğimiz güvenli değer kaleleri! Neye inanıyorsak o oluveriyoruz yani, biliyor muyuz? Ahlak ve etik; insanlık tarihinin konuş konuş bitiremediği, ahkam kesmekten vazgeçmediği iki büyük soru; kimin ahlakı? Neyin etiği? Daha buraya gelmeden üstelik, esas mesele kim olduğumuz değil mi? Sonuçta olaylar kim olduğumuza göre şekilleniyor mu Sokratesciğimin de söylediği gibi, kimdi bunlar kimdi? Ben aynaya bakıyorum. Ben kimim?

Bugüne kadar karşılaştığım tüm öğretiler ‘aynaya bak’-makla başlıyor. Kendini tanımadan, dünyayı anlamlandırmanın imkansız olması nedeniyle, mecburi gelişen bir öğüt. Aynaya bak, kim olduğunu bil, kendini bil. Felsefe de böyle başlıyor, ben kimim sorusuyla. Fakat felsefe yapmak kafa ağrıtmakla eşdeğer görüldüğünden, kimse kim olduğuna odaklanmanın yaşamın temel anahtarı olduğunu göremiyor. Bense kendimi bildim bileli felsefe yapıyorum. Hayır filozof olmadım. İnsan olmaya çabalıyorum.

Okuduğumu hatırladığım ilk cümle;

Sorgulanmayan hayat, hayat değildir.

Sokrates

Yazma serüvenimin başladığı ilk günlüğüm de böyle başlıyor; 

Sorgulanmayan hayat, hayat değildir.

Sokrates

-ve devam ediyor tabi;

Tarkan çıkartmaları, pullu güllü kokulu yapışkanlar ve aşık olduğum bilmem kaç çocuk-

Meyhane, Şiirin Adı

İlkokula giden, okuma yazmayı yeni öğrenmiş bir çocuk; orta sınıf küçük-burjuva bir ailenin entelektüel birikiminden faydalanmış da, kitaplığa dadanmış da, felsefe yapacakmış. O meraklı kocaman aklım, kelimelerle yeni tanışan, anlamlarına oturacak yer bulamayan minnoş aklım, sorgulamak ne demek biliyor mu? Peki anlamı kendinden büyük hayat denilen şu kelimeyi? Nasıl olduysa olmuş, biliyormuş, öğrenmiş. Sorgulamış hayatı; yetmemiş, empati de geliştirmiş; bir adama sorgulatmış, adamı bir meyhaneye, tahta bir masaya boş sandalye önüne oturtmuş da konuşmuş, adamın hayatının anlamı yokmuş, artık tüm sorgulamalar boşmuş, o akşam o masada o boş sandalyeye bakarak oturan adam için o gece artık sonmuş, gece bitmiş sabah olmuş, adam masayı sandalyeyi velhasılı meyhaneyi bırakmış ardında, atmış kendini önündeki alacakaranlık suya, boğulmuş.

İlkokulda yazdığım, ölüm ve intihar temasını işlediğim bu ilk deneysel şiirimi psikiyatristimle tartışmış ve kullandığım metaforları incelemek için uzun sürecek davranışçı bilişsel terapi seanslarına ihtiyacım olduğuna karar kılmıştık. Elbette bunca uzun bir terapi serüvenini sürdürme motivasyonum ve istikrarım bugüne kadar hiç olmadı. (oysa herkesin olmalı) Fakat kendi benliğimin derinliklerinde gezinme alışkanlığımı amatör bir hobi olarak sürdürdüm. Sonu gelmez bir benlik çukuruna öz rızamla düştüm, üstelik hiç de pişman olmadım. Kendime, yani insana dair fark ettiğim her şeyi biriktirdim, karakterler, hikayeler geliştirdim. İnsan nedir, neyim, ben kimim, hep merak ettim.

Gelişen Bir Ağıt Dilinde Sanat

Geçtiğimiz seneyi geride bırakırken gözümün önünden geçirdiğim kişisel tarihimde odaklandığım konuların hep aynı eksende -özellikle ölüm ve zaman- dönüp durduğunu fark etmek -evet bu benim için yepyeni bir farkındalıktı- bana kendimi güvende hissettirdi. Her dinlediğimde bir şeyler öğrendiğim, yapay zekayla sanat yapan, sanatı sanat olan ve hatta sanatın kendisi sevgili sanatçı Bager Akbay, Flu Tv’deki programında İlker Hoca’nın alaylı sorduğu ‘peki hocam sanatçı olmak için ne gerekir?’ minvalindeki bir soruyu şöyle yanıtlamıştı; süreklilik. Evet, tek bir sanat eseri ile sanatçı olmak mümkün değildi. Elbette ‘gelişen bir ağıt dilinde* ilerlemek, üretmek, üretimde kendi dilini keşfetmek, aktarmak ve izleyiciye ulaştırmak gerekirdi. Tüm bunları stabil bir biçimde, doğal akışında, dekorsuz sürdürüp açlıktan ölmezsen, sanatçı olabiliyordun. Ben sanatçı olmadım. Çünkü insülin direncim var, açlığa dayanamıyorum. Felsefeyle karın doyuruyorum.

Hayatı sorgulamam gerektiğini sevgili Hocam Sokrates’ten çok erken yaşta öğrenip, hayatın ne olduğu kadar aynada gördüğüm kişinin de kim olduğunu merak etmeye başladım. Bu merak, pedagog desteğine neden olan bazı ‘ileri yaş farkındalıkları’ sergilediğim davranışlara sebep oldu elbette. Adını nedense(?:) ‘Gerer’ koyduğum ve anaokuluna başladıktan sonra gizemli(?) bir biçimde ortadan kaybolan hayali arkadaşım, pedagog tavsiyelerine harfi harfine uyan ailem tarafından sofraya bir tabak daha koyularak oldukça olgun karşılandı. Ergenliğin sancılı mavi yılları, kim olduğuma dair sorduğum soruların seyrini depresif bir varoluşçuluğa sıkıştırsa da temelde merakım sabitti. Gerer gitti. **Bir gün kapıma bir mektup geldi;

Sen kimsin?

Sofi’nin Dünyası

Aynam karşımda belirdi.

Ben kimim?

Dünya Alışkanlığı Yanılgısı

Sofi’nin Dünyası kitabında çocuklar için felsefe yolculuğu böyle başlıyor. Posta kutusuna gizemli bir mektup bırakılan Sofi’nin, dünya felsefe tarihinin içinden geçerken öz farkındalığını keşfedişi, Bilal’e anlatılır gibi anlatılıyor. Sanıyorum orta okulda Sofi’yle tanışıp, bu yola yoldaş oldum. Her çocuğa vizyon katacağını düşündüğüm, hala güncelliğini koruyan müthiş bir başlangıç kitabı. Az evvel kitaba dair hiçbir şey hatırlamadığımı fark edip, kitaplığa yönelttim bakışlarımı. Bir yerlerde görmüştüm daha yeni kitaplığı düzenledim, ama nerede? Hah, en üstte imiş, bak sen tesadüfe. Elime alıp, cıvıl cıvıl türküler söyleyen kuşlarımı dinleyerek okumak için pencere önüne gittim. Ayakta veyahut yürüyerek okumak en sevdiğim okuma biçimlerinden. (Hiperaktivite mi?) Sadece hızlıca göz gezdirecektim ya, ilk bölümünü okumuş bulundum. Beni felsefeyle tanıştıran gizemli filozofun ‘yetişkinlerin düştüğü dünya alışkanlığı yanılgısı’ndan beni kurtarışına minnet ettim sonra, seneler sonra yeniden Sofi’yle karşılaştığımda. Ve yine kendime sordum; ben kimim?

“Sevgili Sofi. İnsanların türlü türlü hobileri vardır. Bazıları eski para veya pul biriktirir, kimisi el sanatlarıyla ilgilenir, kimisi spor dalıyla uğraşır. Çoğu insan da okumaktan hoşlanır. Ancak okuduğumuz şeyler farklı farklıdır. … Acaba tüm insanları ilgilendirmesi gereken şeyler var mıdır? Evet Sevgili Sofi, tüm insanların sorması gereken bazı sorular vardır. Bu kurs bu sorular hakkında.”

Ben de Sofi’yle beraber tanıştım hayatın anlamına dair sorular sorduran bu gizemli filozofla. Tüm insanlığı ilgilendiren o malum sorular beni de aldı aynasına. Sen kimsin? Aynaya bak diyor Sofi’ye hocası filozof, soru sor kendine, kimsin, nerede yaşıyorsun, neredesin? Dünya nasıl meydana geldi? Tanı kendini, dünyayı anlamak için.

Karşılaşmalarımız Kendimizle

Kendinle tanışmanın ormanda yaptığımız sıradan bir yürüyüşte aniden bir Marslı ile karşılaşmak kadar heyecanlı olabileceğini söylüyor gizemli filozof. Ben kaç ormanın kaç bin fersah derininde, kaç kez karşılaştım kendimle, hayretler içinde, hala ilk görmüşüm gibi şaşar kalırım.

‘İyi bir filozof olabilmek için gereken tek şey hayret etme yeteneğidir.’ diye en önemli şeyi hatırlatıyor filozof bize sonra ilk mektubunda;

“Birçok insan için dünya, sihirbazın beş dakika önce bomboş olan bir silindir şapkadan tavşan çıkarması kadar akıl almaz bir şeydir. Tavşan meselesinde, sihirbazın bizi kandırdığını biliriz. Merak ettiğimiz şey bunu nasıl becerdiğidir.”

Bu merakımız dünyaya gözlerimizi açar açmaz başlıyor ve tüm çocukluğumuz dünyaya hayret etmekle geçiyor. Sonra büyüyor ve dünyaya alışıyoruz. Artık bir köpek görmek bizi şaşırtmıyor, bir kuşun uçuşuna aşık olmuyoruz. Tavşanı evren olarak tanımlıyor gizemli filozof ve biz insanları bu tavşanın tüylerinin dibinde yaşayıp ölen küçük yaratıklar. Merak etmezsek tüm hayatımız nerede olduğumuzu dahi anlamadan, tavşanın sıcacık tüyleri arasında, rahat rahat yitip gidiyor.  Sorular sordukça ama rahatımız kaçıyor yukarıya tırmanmaya başlıyoruz. Çocukken hep en tepesindeyiz tavşanın aslında, bir çocuk gibi merak etmekten ne zaman vazgeçiyoruz? Ne zaman ben kimim diye sormayı unutuyoruz?

Dünya Şaşırtıyor mu Seni Hala?

‘Şimdi seçme sırası sende Sofi: hala dünyaya alışmamış bir çocuk musun, yoksa bunu asla yapmayacağına söz vermiş bir filozof mu?”

Ben de aynı soruyu sordum kendime.

“Bu soruya omuzlarını silkip cevap veriyor, kendini ne bir çocuk ne de bir filozof olarak görüyorsan, bunun nedeni alışkanlıktan dolayı dünyanın artık seni şaşırtmıyor olmasıdır. Böyleyse durum tehlikeli demektir.”

Geçmişimden bugüne Sofi aracılığıyla ulaşan bu mektubu bitirirken gülümsedim minnetle; çok şükür hala dünya denilen gezegende hayretler içinde yaşamaktan vazgeçmemişim. Anlamaya çalışıyorum kendimi, yaşadığım evreni ve insanların neden böyle hareket ettiğini. Evrene ve insana olan merakım hiç geçmedi, aynı soruları sormaktan bıkmadım. Cevaplar bulamasam da yeni sorular doğurdum, soruyorum. 

Dans ederken ‘aynanın karşısında çalış’ diyor dansçı, enstrüman çalarken ‘aynanın karşısına geç, duruşuna bak’ diyor ustası, yemek yerken ‘ayna karşısında ye, ne kadar yediğini görürsün böylelikle’ diye öğütlüyor diyetisyenler, aktörler ayna karşısında, ses sanatçıları ayna karşısında, konuşmacıların tüm pratikleri ayna karşısında. Ayna, karşımızda.

Uzmanlaşmak için herhangi bir konuda aynanın önüne geçmek gerekiyor mutlaka. Tekrar etmek bir de, süreklilikle. Görmek gerekiyor eylemlerimizi, duruşumuzu, yüzümüzün şeklini ve kelimelerimizin derininde gizlenen benliğimizi. Ayna karşısına geçip eni konu izlemek gerekiyor kendimizi, hem de bir kez değil, tüm yaşamamızca.

Sofi’ye gelen mektup, kim bilir kaç kez geldi bize de? Okuduk mu? Okudun mu? Okudum. Her bir harfine hayret ettim, anlamadığım yerlerin altını çizdim, bilmediklerimi işaretledim, görmediklerime heveslendim. Okuyorum. Zaten ‘oku’ diye başlıyor Allah’ın kelamı da. Fakat o sorgulamanı istemiyor haşa. 

Aynanın karşısına geçiyorum, çalıyor, oynuyor, konuşuyor, susuyor, duruyor, bekliyorum. Ben kimim? Aynaya bakıyorum. Bu sıra sıkça. Aynanın ötesinde neler var Alice, merakla izliyorum. 

Ama önce soruyorum sana;

S E N  K İ M S İ N ?

* Edip Cansever’e ait gibi hatırladığım fakat olmayabilir de, bir şiirden bir dize

** Sofi’nin Dünyası’ndaki girişe atıfta bulunulmuştur.

Belirtilmeyen tüm alıntılar: Sofi’nin Dünyası, Jostein Gaarder

İleri Okuma:

https://www.thecollector.com/philosophy-of-personal-identity

SON YAZILAR

Bir Cevap Yazın

Ecem Engin sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin

Ecem Engin sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin