Boğuluyordum. Boğulmadım.
Nefes alıyorum.

Az evvel ölüme çok yaklaştım; aniden, ölmek üzere olabileceğimi anladığım korkunç bir deneyim yaşadım. Yalnız olmanın hayati bir durumda insanı oldukça dezavantajlı bir konuma soktuğunu anladım. Boğazımda kalır endişesi ile ikiye bölerek bol su ile tüketmeye gayret ettiğim antibiyotik hap, boğazımda kaldı. O mendebur hapın soluk boruma kaçtığını, orada tüm oksijen kanalını kapattığını ve nefes alışımın önünde ‘you shall not pass’ diyerek asasını köprüye vura vura Balrog’a meydan okuyan Gandalf gibi direndiğini hissediyordum. Öksürük çabalarım, kendimi kusturma gayretim, tüm o öğürtüler, az evvel tükettiğim yarım litre suyun yeniden yeryüzüne kavuşmasından başka bir işe yaramadı. Boğularak ölmenin ne denli yaygın olduğunu, Heimlich Manevrası yapabilecek iki kollu bir canlıya ne kadar ihtiyaç duyduğumu, derhal çözüm üretmezsem dakikalar sonra acılı bir ölümü tecrübe edeceğimi saliseler içinde zihnimden geçirdim. Bu felaket senaryolarının hızlı taraması kaygı bozukluğumu arttırdı ve acilen karar vermem için motivasyon sağladı. Mutfak kapısının eşiğinde ayakta, öğürür pozisyonda duruyor, bir an önce Gandalf’ın köprüyü yıkarak sonsuzluğa düşmesi için dua ediyordum. İnsan gerekiyordu, yardıma ihtiyacım vardı. Mutfak kapısının hemen yanındaki han kapısı gibi demirden yığılmış dış kapıya yöneldim, üst koldan kilitliydi, güç kullanarak açmam gerekecekti ya gücüm yoktu. Bir yandan da duvarda asılı ev anahtarını bulmaya çabalıyordum ki, biri beni kurtardıktan sonra dışarıda kalmayayım. Çünkü kedilerin kaçmaması için dış kapıyı açık bırakıp apartman koridoruna çıkma ihtimalim yoktu. Tüm bu düşünce akışı, zamana sığmayacak kadar hızlı ilerliyordu ve zamanım azalıyordu. O an, diyafram nefesi çalıştığımı hatırladım, neyseki göbek dansına başlamıştım! Varlığını yeni keşfettiğim ve günlerdir hareket ettirebilmek için ter döktüğüm mide üst kasımı aradım çarçabuk. Sandalye pozisyonunda öne eğildim ve kaburgamın altından diyaframıma doğru elimle sertçe baskı uyguladım. Bu sırada soluk boruma odaklandım ve canıma kast eden hapın yolumdan çekilmesi için öksürmeye devam ettim. Bana yüzyıllar gelen bir sürenin ardından, köprü yıkıldı ve Gandalf da Balrog ile beraber aşağıya düştü. Aklım da onlarla. Hala hapın mideme doğru uzanan yolculuğunda henüz yarıya bile yaklaşmadığını hissediyor ve bu sonsuz mücadelenin, gri büyücüye Gandalf the White ünvanının verilmesi bir an önce ile son bulmasını diliyorum.
Yaşadığım bu korkunç deneyimi sindirmeye çalışırken, bu ara ne kadar sık ‘ölmek üzere’ olduğum kazalar yaşadığımı fark ettim. How Strange’e dadanıp, Someday I Will die diyerek günlerimi tüketerek; ölüm fikrinin belirsiz zamanlaması üzerine insanın aklını nereye konumladığını düşün düşün içinden çıkamadığım bu günlerde, Son Durak’taki gibi ölümün kıyısında mı geziyorum? Bu tekinsiz fikri derhal aklımdan uzaklaştırıp uzun bir süre How Strange dinlememeye karar verdim. Hemen ardından enerji tarikatının kullanmaktan çok hoşlandığı bir tanımlama olan ‘yaratım gücünü’ yani çekim yasasını düşünmeye başladım. Sadece son birkaç günde iki kez hızla üzerime gelen ve benim çok şükür ki çarpmak üzereyken farkettiğim araçlar nedeniyle ölüm tehlikesi atlattım. Bu; şarkı mırıldanırken bir gün öleceğimi söylediğim için Azrail’i kendime çektiğimi değil, yaya sorumluluklarını gözetmediğimi ve dikkatsiz olduğumu gösterir. Hatırlatalım; önce sağ, sonra sol ve sonra yine sağ, kontrol et, temiz, geç. Fakat dikkat ettiğim halde boğazıma pusu kuran Gandalf ve Balrog önderliğindeki antibiyotik kazasını çekim yasasıyla açıklama hevesimden derhal vazgeçtim ve dünyaya geri geldim.
Bilinç akışım normal seyrine dönmeden, bu vehim kazanın tek başıma olduğum sırada başıma gelmesinin, talih mi yoksa talihsizlik mi olduğu üzerine kendimle bir tartışmaya girdim. Talihsizliğin içinden talihini bulmayı bilen tahlil perilerim, kendi gücümün farkındalığını anımsamam adına kazanın ‘faydalı’ bir çıkarıma sebep olabileceği yönünde deklare verdi. Bu fikri hemen oracıkta benimsedim. Donanımlarımızın en çok kendimize yaradığını, biriktirdiğimiz her deneyimin bu mavi gezegen simülasyonundaki karakterimize hayati bir yetenek madalyası kattığını, öğrendikçe ne de az bildiğini anlamanın heyecanını, bilmenin sonu olmadığını, ölümün ansızlığını, farkındalıklarımın azlığını, zaman denilen dördüncü boyutu kavramanın imkansızlığını kabul ettim.
Son günlerde ‘özgür irade var mı’ üzerine kaynaklar çıkıyor sık sık önüme. Okuyor, dinliyor ve bol bol düşünüyorum. Yaşadığımız, yaşayacağımız ve hatta evrenin/evrenlerin zamanın başından sonuna tüm yaşamlarının zaten belli olduğu bir ‘dünyada’ yaşamın ne anlamı olurdu? Eğer ben, bu bedenle, zamanın bu evresinde, bu gezegende var olduysam ve bu benim tercihim değilse, daha başından özgür iradeyi Zeus kalpli Tanrılara kaptırmadık mı? Yaptığımız her hareket zaten ‘taşa yazılı’ ise, biz kuklalardan başka ne olabilirdik? O halde ‘ölmek denilen şey de’ en az ‘yaşamak’ kadar manasız değil miydi?Simülasyon teorisinin aksini de ispatlayamadığımıza göre, o halde biz kimdik? Kimdi bunlar kimdi bunlar kimdi?
Kahve demlemek için mutfağa gitmiş, o sırada çalmakta olan hatırlatma alarmı ile antibiyotik saatimin geldiğini fark etmiş ve kahve demlenirken ölümden dönmüştüm; neler düşünüyorsun kuzum? Tüm bunlar, Heimlich manevrasını kendi kendime yapabildim diye aklıma doluştu. Bu deneyimin benliğim için hayati bir önem taşıdığını, bu nedenle o an orada yalnız olmam gerektiğini, bunun zaten tüm kil tabletlerinde böyle yazıldığını bilmek, insana narsisistik bir rahatlama sağlıyor. Böylece anlamsız gözüken her bir ana şişme kolluklar takarak mana denizinde yüzdürüp, yaşamı daha eğlenceli bir formda deneyimleme şansı yakalayabiliyorum ve zaman daha verimli geçiyor (kelime oyunları filan). Kahveyi termosa doldurup salona geri döndüm, koltukta Sincap’ın yanında oturan Madad’i (adını kendi seçen erbanem) elime aldım, vurmaya başladım. Vuruş şiddetimle titreyen gergin derinin havaya yayılırken bıraktığı gölgeleri takip ettim, naziktim. Odaklanma sorunum için başladığım; hayatımda aldığım en mantıklı karar olan ‘otuz üç yaşından sonra ritim öğrenme çabam’ ve bedenimde derinleşmek adına düzenli devam ettiğim göbek dansı pratiğim için şükrettim. Canım kendim. Boğulmak üzere olduğumu anladığımda eğer kaygı bozukluğuna yenik düşseydim, belki de ölebilirdim. Fakat çözüm üretmek için fikrime odaklanabildim, ritme odaklanabildiğim gibi. Karnımdaki kasların farkına varıp çalıştırabileyim diye ayna karşısında iki büklüm haftalardır süren tüm gayretim, tam ihtiyacım olan anda meyve verdi ve boğulmamı engelledi. Gandalf kılıklı hapın yolculuğu ise, Balrog’u yere çalıp, zamandan azade olana kadar devam edecek.
Bu savaşın galibi ise, elbette Ecem the White oldu/olacak.
Teşekkürler Amoksisilin
Teşekkürler Klavulanik Asit
Sen!
Yolculuğa hazır mısın? Yeni hikayeler için:
