Bazı günlerin kendine has, güne ses veren şarkıları oluyor. O gün için bestelenmiş o şarkı mutlaka, günü gelince ancak anlam kazanıyor. Belki yıllardır duymuş kulaklar ya, yine de anlamını bulmak için şarkı kendi vaktini bekliyor. Zamanı geldiğinde insan gerçekten duyuyor, bu sefer sade dinlemiyor, şarkıyı yaşıyor. Bu günün şarkısı ‘Sinnerman’. Üstelik Nazım’ın Karayılan şiiri de kayanın ardından gülümsüyor. Geçtiğimiz bir günü ‘How Strange’e ayırmıştım. Bir şarkıdan alınabilecek maksimum verimi alarak hem de (üff ne kadar da kapitalist bir söylem). Önceki hafta ‘Ba Man Sanama’ ile günler geçirdim. Eserin iki dakika otuz beş saniye olması dışında hiçbir kusuru yok. Bu başka bir yazının konusu. Bugün pazar ve Sinnerman’in bugünü seçmesi tesadüf olmasa gerek.

Nina Simone’dan dinlemeye alışmış kulaklarım için Iyeoka yorumu iç gıdıklayıcı. Parçanın girişindeki dub vurguları ilk fark ettiğimde, yepyeni bir deneyimin içine sürüklendiğimi hissederek heyecanlandım. Bu farkındalık, günlük dans meditasyonum sırasında gerçekleşti. (Bedenimde derinleşmenin benim için en etkili yolunun; birkaç disiplini birleştirip bunu dans potasında erittiğim bir kombinasyon olduğunu fark edip, sonunda kabullendim. Dans ediyorum ve her şey akıyor. Dans hakkında yazmanın vakti mi yoksa?) Sinnerman’le yani günahkar olan insanla empati kurabildiğim için, cesurca günahkar olduğum için mi şarkının içine sorgusuz sürüklendim? Müzikal gücünün etkisi yadsınamaz. Özgürce düzenlenmiş melodiler birbiri ardında, hem şaşırtıp hem de güvende hissettirmeyi başarabiliyor. İkisini bir arada tadında tutturabilmek oldukça güç olsa gerek. Iyeoka’nın Sinnerman’inde, vokal kadar back vokaller de parça içinde gezerken doğal bir tonda kalmayı başarıyor.
Iyeoka parçaya girer girmez, henüz ilk cümlede öyle bir ‘fire’ diyor ki, yüreğe inceden bir kıvılcım ekiyor kendiliğinden. O ateşi yakmakla da kalmıyor üstelik, altı dakika boyunca harladıkça harlıyor alevi; ormanlar, dünyalar, ruhlar yutacak kadar büyütüyor yangını. Tanrı görsün istiyor belki de, görsün ve söndürsün yüreğindeki yangını. Iyeoka’nın fire’ları girdiği gibi çıkıyor kulaklardan, son cümleye kadar yine de kıvılcımı kırmızılar giydirmekten vazgeçmiyor.
Nina Simone yorumunda da parça çok ilkel bir duyguyu harekete geçirir, Iyeoka düzenlemesi de bu kaygıyı güderek yapılmış. Vurmalı çalgıların dijital bassları inanılmaz bir uyum içinde, kalbe kalbe vuruyor. Üflemelilerin rüzgarı, insanı Güney Amerika’nın mevsimi sıcak bir sayfiye penceresine taşıyor. Yumuşacık başlıyor Iyeoka vokali ve arkasında kımıldayan ritim. Hızlanıyor sonra ikisi bir, telaş içinde bir yere yetişmeye çalışıyorlar. O gün geldiğinde ne olacağını merak ediyorlar belli, ben de ediyorum. O gün geldiğinde nereye gideceğim kadar, o günü başlı başına, asıl gelip gelmeyeceğini merak ediyorum. Kıyamet denilen hesaplaşmayı. Dört gözle beklediğimiz.
Bu sırada parça tekrarda, kim bilir kaçıncı seferdir yangınlar başlatıyor. Ayaklarım yeryüzünde, ellerim her yerde, bedenim özgür, düşüncelerim arasında salınıyorum. Sinnerman you ought a be praying diyor içtenlikle Iyeoka, ne yapmamız gerektiğini hatırlatıyor. Ben dua ediyorum. Power diye inliyor sonra, power, bring down. Arkasındaki vokallerin tedirgin eden fısıltılarıyla kalbindeki yangını harlarken, çıkıyor odadan yavaş yavaş. Kalbim açık, yoganın kalbi açan pozlarından birinde göğsüm. Şelaleler akıyor kalbimden içeri, yandım, söndüm, şimdi yıkanıyorum.
Sinnerman, Afro Amerikan halkının anonim bir klise duası, geleneksel şarkıları gibi okunan klasik Pazar ayinlerinde. İlk ellilerde kaydediliyor. Sonra elbette Ninacığım Simone alıyor mikrofonu eline, gırtlağından onlarca sinnerman doğurup kutsuyor binlerce kere. Sinner Man, günahkar bir adamın Allah’la konuşması, adından da anlaşıldığı gibi. Ahiret günü geldiğinde, ne yapacaksın ey kafir! diyor. Tabi Cübbeli Ahmet tonunda sormadığı için, insan bu sorgulamanın içinde özgürce dans edebiliyor. Kilise şarkıları ‘The Color Purple’ filmini ilk izlediğimden beri beni etkiler. Sadece dini bir tasvir olarak değil, bunun ötesinde bir halkın örgütlenip baş kaldırabilmesi için ihtiyaç duyulan motivasyonu sağladığı için belki de. Ah Sinner Man, kıyamet günü nereye kaçacak? Bir kayaya saklanabileceğini düşünüyor günahkar ve çakal adamımız. Kayanın eli kolu bağlı, saklayamam ki seni diyor. Senin sorunun ne diyor günahkar, sana ihtiyacım olduğunu görmüyor musun? Kaya Tanrı’nın kulu, insanı günahlarından gizleyemiyor. O an aklıma Karayılan Hikayesi geliyor, Kuvayi Milliye’den, Nazım’ın.

“Ateşi ve ihaneti gördük”
Demek herkes önce ateşi görüyor, bir kere en azından yanıyor. ‘Arkhe ateş’tir diyen Herakleitos haklı mı çıkıyor?
“Karayılan olmazdan önce
umurunda değildi Karayılan’ın
kıyamete dek düşmana verseler Antep’i”
Bir tarla sıçanı kadar korkak olup, gül fidesini kendine siper etmiş günahkar bir Anteplinin hikayesi:
Günahlarından bir kara yılan sayesinde arınıp, insan oluyor sonunda Karayılan oluyor.
“ak bir taşın ardından
kara bir yılan
çıkardı kafasını.”
Demek kara yılan da saklanmak için Sinnerman gibi önce kayaya koşuyor.
“Derisi ışıl ışıl,
gözleri ateşten al
dili çataldı
Birden kir kurşun gelip
kafasını aldı.
Hayvan kafasız kaldı.”
O güne kadar bir tarla sıçanı gibi yaşayan ve bir tarla sıçanı kadar korkan olan günahkar adam, böylece ilk düşüncesini haykırıyor;
“İbret al, deli gönlüm
demir sandıkta saklansan bulur seni,
ak taş ardında kara yılanı bulan ölüm”
Günü geldiğinde öleceğini, bundan gayri hiçbir şeyin anlamının olmadığını mı hatırlıyor Karayılan? All alone that day, günü geldiğinde kıyametin, günahlarının altında yanacağını mı yoksa?
Nazım’ın Karayılanı’nda da, Güney Amerika yerlilerinin pazar ayinlerinde de, insana aynı sorumluluk hatırlatılıyor. Yaşamak meşguliyetinin gereklilikleri, kişi için o her ne ise.
Yaşarken yerine getirmemiz gereken sorumluluklar var diyorlar, avaz avaz. Sonunda o gün gelecek ve öleceğiz. Ölmeden önce yakmamak için ruhumuzu, yaşamın hakkını vermeliyiz. Bizim için hangi yolsa o, bulmalı, kayadan, denize kanayan ırmaktan medet ummamalı, kendi suyumuzda yıkanmalı, arınmalıyız.
Kalbini aç. Yoksa ‘devil was waiting’ diyor bak Iyeoka;
Yani; şeytan azapta
