‘gecenin eteği yırtıldı’
Genetik miras ya da eskilerin ‘kan çeker’ dedikleri, bir taraftan Balkanlar çekiyor içine diğer yanda Orta Doğu. Kadim Mezopotamya da gel diyor, içimdesin zaten, dinle. Yüzyıllardır biriken sesler, vurmalı, üflemeli, feryatlı, yaylana yaylana yürek dağlıyor. Doğu; acının piştiği yer, merhametin kendi canını vurduğu, medeniyetin doğduğu. İnsan, insan olmak ne demek bu topraklarda anlıyor; demek insan ilk bu topraklarda acı çekiyor. Korkuyor, ibadet ediyor, tapınaklar işliyor, kentler kuruyor, şiirler yazıyor, şarkılar söylüyor. İnsan olmak istiyor insan, kalbi var, seviyor. Güneşe bakıyor sapsarı, aya bakıyor bembeyaz, gece mavi, gündüz toprak; şaşıp kalıyor, bu ne güzel! Anlatıyor da anlatıyor insan, destanlar kazıyor taşlara, duvarlara, topraktan çömleklere, altından yüzüklere. Konuştukça konuşuyor, susmuyor. Mutlaka biri duyuyor da elbet biri anlıyor, sanıyor. Hiç bilmediği bir dilde, bir erkek sesinde titrek güvercinlerle bir ağıt yakıyor; tam neresinden acıyorsa, tam orasından acıtıyor.

Kuşlar peşimi bırakmıyor. Bir günceye yazılabilecek müthiş bir ilk cümle. Kuşlar bir şeyler anlatmak istiyor, biliyor, fakat anlayamıyorum. Ne zaman ki bu sırrı başka göze gösterecek olsam, kuşlar kaçıyor. Galiba bana da biraz kızıyor. Güncem şöyle devam ediyor belli ki;
kafamı kaldırdım, muazzam bir kırlangıç sürüsü girdi manzarama penceremden. Çember oldular, zil takıp tef çaldılar. Eğip büküp zamanı yeni dalgalanmalara uzanıp gittiler. Bir daire göğün kubbesinde, sonra yine eğilerek rüzgarla ama bükülmeden ve akarak bulut ırmağında. Kırlangıçlar beni dehşete düşürdüler. Dakikalarca, onlarca belki yüzlerce kırlangıç, dağınık bir rüyanın ertesi gün gözde kalan hatırası gibi, gözümün içinde dans ettiler. Manzarama ani dönüşler, kararsız uçuşlar ve telaşlı kaçışlar çizdiler. Kırlangıçlar çoktu. Büyü gibi belirdi penceremde, onca kırlangıç bir anda karar verip kiraz ağacının kuru dallarına tünediler. Bir an. Sonra yine aniden uçmaya karar verdiler, batıya doğru, doğudan gelmişlerdi. Ağacı çıplak bırakıp uçtular, onlarca kırlangıç. Adını bilmediğim fakat hala yeşil kalan yapraklarıyla bir ağacın dalları da bir o kadar kırlangıç saklamıştı. Onlar da hemen karar verdiler gitmeye, peşlerine düştüler sürünün ciddiyetle. Manzaramdan kırlangıçlar çekildi. Onlar gidince karga geldi hemen ve bir de suç ortağı martı. Aklımı kırlangıçlar aldı. Akıl almazdı. Tam o anda, ağıt yakıyordu bir adam Arapça, derinden göğe. Sanki kırlangıçlara serair fısıldıyordu titrek sesinde;
iki ırmağın kuşu, ah rengarenk göz sürmesi
Ey iki nehrin serçesi, güneşin silüetini kazdım
Bilmediğim dillerdeki acıları da, Google Translate sayesinde hemencecik hazmedip, kalbimde taşıyabiliyorum. Yüreğe öküz oturtan dizeler, kameranın çeviri özelliğiyle her an bizimle. Dünyanın hiçbir yerinde hiçbir ağıt, yürek yakmadan yok olmayacak! Kampanyamız ağıtlara hakettiği özeni gösterelim ve yaşatalım. Böylece ruhumuz arınır, dostluğumuz pekişir. Kimi Hakk’a, kimi yara, kimi akla kavuşur. Şems’e hasret Rumi ise gözyaşlarıyla şöyle buyurur;
aşkından virane oldum
ah, hayatımı gördüm, senin hayatını gördüm,
benim hayatımı gördüm, senin hayatını gördüm.
senin için herkese yabancı oldum,
aşıkların masallarını gece gündüz okudum,
şimdi senin aşkında efsane oldum
Farsça’nın başıma açtığı işler ilk değil. Bir aralar kendi Farşça sözlüğümü oluşturabilmek için oradan buradan kelime topluyordum. Sadık Hidayet’i kendi dilinden okuma hevesim. Çevirisi yetmesin de, Farsça mahvetsin ciğerimi. Kuşlar da peşime düşmesi yeni sayılmaz. Zaman zaman bazı kuşlar, bazı kanat çırpışlarıyla seslenirler bana. Dinlerim. Belki bir gün Google Translate kuşların şarkılarını da çevirir. Olamaz mı? Olabilir.
Sen!
Yolculuğa hazır mısın? Yeni hikayeler için:
