

ne olacak şimdi? al aynısı oldu denilen aynı hikaye, ve üf kaçıncı tekrar. yine de ilk gibi batar. fakat artık 33 ve farkındalıkları sahnede; yine yanılacağını, bunun geçeceğini ve sonra hevesle yeniden yanılmak isteyeceğini biliyorsun. umuyorum. anlaşılamamanın kaygısı var yine de, hasleti. tüm o filozoflar, şairler, ressamlar, yontmacılar gibi tarihin her devrinde her insan gibi, anlaşılmaya duyduğumuz müthiş hasret personalarımızı bize diktiren. biri beni görsün, biri beni duysun. al bu personam, al senin olsun. her karaktere özel figürler de ekledik mi al sana şahane pazar. anlaşılmak istiyoruz şüphesiz. buna ihtiyacımız var üstelik. kimse onu anlamadığı için kendi canını alan insanlar var. hayat memat meselesi yani. anla beni ey dünya! ama iş biraz anlamaya varınca, ben yokum beni sal dünya. diyalog kurmak değil, anlatmak istiyoruz. dinlemek değil, diretmek istiyoruz. değişmek değil, direnmek istiyoruz. ilkel insan, mağara dertleriyle marine edilmiş modernizm salatası şimdi altın masamızda. üstüncül tavrımız bir kalkan gibi üstümüzde, aynada kendimize bile rest çekiyor, burun büküyor. en iyi biziz, en doğrusunu biz biliriz. hayır sizi asla dinlemeyiz! egolar, egolarımız, elbette sahnede en çok sizler varsınız. -bahsi geçen ego’nun halk arasındaki anlamı referans alınmıştır, bak sen şu dişe-
personasını alan gelsin panayır var. kime ne düşerse diğerinden ondan bir fazlası var. allah allah hem burada ne istersen var; iyi bir dost, lezzetli bir aşçı, keyifli bir yoldaş, hoşsohbet bir muhabbet, dile personadan ne isterse. burası artık orası, insanlığın çıldırdığının farkına varıldığı kapı. bir eşikten geçtik, geçeceğiz. hani şu astrolojinin kova çağı dediği. ben uyanış çağı diyeceğim buna, çünkü evrenin tarihini burçlara göre tanımlayamam, aklım müsaade etmez buna. uyandığımızda, herkes uyandığında, manasını yaşamın, şöyle bir anladığında, bu devir bitecek. insanlığın ilkel devri, tarihin tozlu sayfalarında nostaljik hatıralar olarak bekleyecek. insan; aklının sınırsızlığını, maddi formun sınırlarından kaldırdığında sonsuz bir akışa teslim olacak. tıpkı death&love&robots bölümündeki gibi. evrenin ta kendisi olduğunda insan; elf gibi nezaketin ve vulcan gibi aklın yolunda gidecek. zaman belki o zaman tanımına ihtiyaç duymadığımız bir alışkanlıktan ibaret, otonom bir refleks gibi varlığını sürdürecek. bugün, yani 2023’ün ocak ayında, bunlardan bilmediğimiz ışık yıllarınca uzakta bunları hayal ederken, hangi paralel evrendeki halimin bu senaryoda var olduğunu merak etmeye devam edeceğim üstelik.
çünkü personalar. insanla aram nane molla. insanı daha az değil ama doğayı daha fazla, diyen kimdi acaba? insanın insanla zoru olmuş her daim, hep konuşmuş. anlatmış, anlatmış, anlatmış. gel gör ki kimse kimseyi bir gram anlamamış.
kendi gezegenimde yalnızım.
burası agora gezegeni, burda yaşar delilerin en şahanesi. ben garaver bul beni.
oysa personalarımıza ihtiyaç duymadığımız o paralel evrenlerin birinde var olabilirdim. başka bir personada bambaşka bir formda. yine de şu an burada çarpıp dağılan personaların varlığı unutulmuyor. kırılan aynadan bin bir parça, sarnıçlardan şehrin altına dağılıyor. ara da bul, sen kimdin, hangisiydin? kendini bulmanın bazen bir ömür içinde hiç gerçekleşmeyebileceğini fark ettiğimde dehşete düştüm. zamana bak, boşa, boşa giden zamana bak. zamanla ilişkim bir miktar hastalık seviyesine doğru meyletse de bunun beni hiç rahatsız etmediğini fark ettim yine sonra. zaman zaman, sadece zaman düşünerek geçirdiğim zamanları. içime bakarak, içimdeki aynalara ve personalara. hangisi gerçek hangisi dekor, bil de söyle şimdi? duygulara yüklediğimiz anlamlar, gördüğümüz manzaraları da değiştiriyor olabilir mi? hissiyat dediğimiz akışkan şey inşa ediyor belki de anladıklarımızı. gerçek nedir ve ne kadar gerçektir tuzağına da düşmeden, an denilen sonsuzluğa bakmak gerekiyor halbuki. sana persona, ona persona ama bana yok persona. aynalardan personasız geçmek, berisini görmek, alice’in aynasının ardı gibi bir maceraya atılmaya cesur olmak gerek en başta. çünkü gördüklerimizden hoşlanmayız çoğu kez. sanki bilmediğimiz bir dilde dublajı yapılmış efsunlu bulanık rüyalar gibidir. yine de, alice’i kraliçe’nin yakaladığı o korkunç sayfada bile, persona yanılgısına bulaşmamak gerekir. kendine doğru kendinle çıktığın ve kendinden uzaklaştıkça kendine varacağın bu serüvende, yalnızsındır. zor mu kolay. kolay mı belki zor. görmek yetmez, gördüğünü kabul etmek, hatta sevmek gerekir. geliştirmek, değiştirmek, daha konforlu bir akıl yolculuğu için emek vermek gerekir. yolda kalmak, yok olmak, yok etmek gerekir. cesaret gerekir. istek gerekir. gerekir anam gerekir.
bense tüm iyi niyetimle koca insanlığın, kainattaki milyarca yaşamın, aynı amaç ve niyetle yaşadığı yanılgısına düşmüşüm nedense. filipinler’deki balıkçının, hindistan’daki ölü yıkayıcısının, sibirya’daki kurt sürücüsünün ve benim, aynada kendimizi bulmak adına tüm o çabanın tatlı mayhoşluğuyla yaşadığımızı sanmışım. bu nasıl olmuş, hiç anlamamışım. çünkü hayır, elbette böyle bir şey yokmuş. kimsenin kendini tanıyıp anlamak ve ruhuna yatırım yapmak gibi bir gayesi yokmuş. çünkü zaten neden olsunmuş. bu dünyaya eğlenmeye gelmemiş miyiz? gülüp oynamak dururken ağlamanın ne anlamı varmış? bir anlam bulamayanlar yüzünden ağlayıp saçını başını yolanlar mı? onlar da onu öyle yapmasaymış. ha neden mi yapmışlar? canları öyle istemiş.
personalarımızdan kurtulmalı mı? onlara sarılmalı sarmalı mı? yoksa bir kenara atıp yenisini bulmalı mı? sorular başka yazıların konusu. üstelik de herkes kendinden sorumlu. personalarımızın anlaşma kaygıları bugün bana yazdıran. her birinin büründüğü ayrı ayrı özlüğün, iz tutmaz yanılgıları. düşünüyor fakat bulamıyorum; hangi personanın kabusunda sıkışıp kayboldum? ben benim, biliyorum ya ben kimim? rumi’nin kırk gün kırk semahta çözemediğini gel de ahir ömrümün bir pazar öğleden sonrasına sığdır.
sığmazam.
görmek de mesele, kabul etmek de, velhasılı bilmek de. nasıl olacağı da bir yerlerde yazılmıştır.
ara da bul.
kendime not: yandım. yine. sol elbette. yine.
Sen!
Yolculuğa hazır mısın? Yeni hikayeler için:
