Her şey çok basit aslında. Çok basitti. Aklın yolu, vicdanın sesi. Hepsi bu. Aksine; akılsızlık, fikirsizlik, cahillik ve çıkarcı refleksler yönetiyor toplumsal hareket eğilimimizi. Çirkiniz ve bu çirkinlik meşru artık. İktidarın rant temelli yatırımları, halka balığın baştan kokmadığını anlattı, uzun yıllar, hem ballı hem de karlıydı. Halk inandı. Ne fayda ama kral çıplaktı. ‘Ne olacak yaa’lar attı imzaları, ‘şöyle bir bakın gelin’ler denetledi yönetmelikleri, ‘biz ekmeğimizdeyiz abi’ler kaptı ihaleleri. Öldük. Öleceğimiz en başından belliydi. Kimse öleceğimizi düşünmedi. Umursamadı binleri, yüzbinleri, milyonları bu travmanın sanıkları, bir an bile anmadı mağdurları. Kim bilir kaç can, kaç yüz aile, kaç bin insan, kaç milyon akıl gitti, gidecekti, gideceği en başından belliydi. Kim dinledi? Aklın yolunu, vicdanın sesini, kim seçti? Kader mi? Kadercilik mi? Yoksa avamlığın hükümdarlığı mı bizi bugün enkaz hurdasında ölümüzü aramaya mahkum etti?


Fay hattı üzerine kent inşa et, kamu kurumlarını dahi kağıt gibi malzemeden dik, geç karşısına ‘oldu’ de; şimdi oldu mu? Öldük mü yoksa? Viran olacak şehirlerdi; ağa gibi evler koyduk üst üste, hiç ölmeyecek gibi geçtik bir yoldan son kez, baktık karşıdan, oldu dedik, bile bile gözümüz kapalı izin verdik böyle bir katliama. Akıl sır ermiyor, insan inanamıyor faslını dahi geçirdik artık. Geçti o işler.
Nasıl oldu böyle, nasıl olabilir gibi sorular artık faydasız. Oldu, olacaktı. Oldurdular. Göz göre göre yaptılar. Çekinmediler üstelik, yaptıklarını kötü sanmadılar. Meşru idi yalanlar, yalancı imzalar. Dolandırıcılık değildi, uyulmamış kurallar. Devletimiz haşa, en iyisini bilirdi, mutlaka hakkaniyetle denetlerdi. Çekinmediler, erinmediler. Sohbetler edildi odalarda, dosyalar elden ele gezerken, hiç görülmemiş bir projenin onayı imzalanırken, çaylar içtiler. Gülüştüler bazı, birinin başına gelen bir musibetle sözgelimi alay ettiler çay kaşığı şıngırtıları arasında. Yaptıklarında kötü bir şey yoktu hem. Zaten olması gereken oluyordu. Birilerinin dediği, birilerinin yolunu açıyor, birileri de bundan ekmeğine bakıyor, biri de kaymağını yiyordu. Her şey tıkırında, işler rayındaydı. Ta ki ray bükülüp toprak yarılana, başımıza betonlar yağana kadar. Avamlığın meşruiyeti bir anda yerle bir edildi; coğrafya travmalara terk edildi.
Zaten böyle olurdu, böyle olacaktı. Olanlar oldu. Ölenler öldü. Ölüsünü bulamadı binler, mezara koyamadı, bir dua edemedi, bir elveda diyemedi, yasını tutamadı. Oysa şimdi yas zamanıydı. Belki bir çicek bir toprakta açacaktı, bir yürek dostun sıcak eliyle soğuyacaktı. Olmadı. Yalnız kaldık. Yapayalnız bırakıldık. Karanlıktı. İyilik olacaktı. Olmadı. Olduramadılar. Kimse hazırlıklı değildi. Zaten bu kadar büyük bir felaketin boyutu bilinemezdi. Ne hikmet ki gavura, pekala bilinirdi. Bilinmekteydi. Tıpkı bugün, hemen şimdi olabilecek Marmara Depremi gibi, Güneydoğu Fay Hattı da fokur fokur demlenmekteydi. Biliyor, duyuyor, görüyorlardı. Çay içtiler, lokumlar yendi. Büyük büyük laflar edildi, kocaman sözler verildi, kabarık ihale dosyaları elden ele teslim edildi. Herkesin vicdanı rahat, içi temizdi. Olması gereken buydu. Avamlık mertebesinin orta halli padişahları, tarihin en yüce zamanlarını yaşıyor, adeta lale devrini kendinde inşa ediyordu. Meşru idi, normal idi, olması gerekirdi. Öğrettiler, dinlettiler, kafamıza vura vura, inatla direttiler; travmalar coğrafyası kaderimizdi. Sus ve ölmeye devam et, onların karnı tok sırtı pekti.
İnsan neydi? İnsan böyle yaşamı hak eder miydi? Hani insanlık tarihinin en modern dönemiydi? En ilkel içgüdülerle insan, insanlar, koca bir halk bugün sokaklarda; barınamıyor, ısınamıyor, yemek bulamıyor, ilaca erişemiyor, ölüyor, soğuktan ölüyor, ölüsüne erişemiyor. Sanayi Devrimi, Fransız İhtilali, Descartes, Dostoyevski, Starbucks milkshakei, dokunmatik ekran devrimi, Tiktok, sanki hiç olmamış gibi. Savaş ardı gibi kentlerin enkaz sokaklarında, varsa bir ateş başında yağma ve talan ortasında, sevgiden, merhametten, korunaklı bir uykudan binlerce asır uzakta, bekliyor. Doğmayacak bir güneşi. Koca bir halk, kentler, şehirler, donakaldı travmaların karanlık çukurunda; sonsuz bir kaygı atağının ortasında, kalakaldı, deliriyor. Deliriyoruz. Medeniyetlerin kurulduğu, kralların altına doyduğu, destanların hayat bulduğu, efsaneler yazdıran topraklardı; çocukluk travmalarının erişkin cinnetlerini doğuruyor, bulaştırıyor, yakıp yıkıyor bugün. Neden? Ne için? Birileri bir yerde bugünleri düşünmedi diye. Düşünüp de umursamadı diye. Hiç aklı, vicdanı olmadı, sağduyulu davranmadı, kendinden başka, çıkardan, ranttan başka yol tutturmadı diye. Ve üstelik tüm bu niyetlerin ‘artık’ normal karşılandığı bu coğrafyada, travmalardan sorumlu bir Allahın kulu da bugüne kadar adalete teslim olmadı diye. Avamlığın hüküm sürdüğü, kötülük çiceklerinin cehenneminde, kimse ama hiç kimse ‘kral çıplak’ diyemedi diye. Yaşasınlar diye, ölüyoruz. Öldükçe deliriyoruz.
Hiçbir şey yapmadıysa bu kötülük, haksızlığın haklı çıkmasını haklı kıldı yıllar içinde. Alıştık, alıştırıldık. Pişen kurbağa gibi senelerce, canımızın kıymeti yok, ölümüzün hükmü yok, bir tencerede fokur fokur kaynadık. Bugün başımızdan aşağıya buz gibi soğuk enkazlar, betonlar, yığınlar döküldü, ayıldık. Elimizde avucumuzda acının tonla sancısı altında ezilen adımlarımızdan başka bir şey kalmadı. Şaşkınlığımız ilk değil üstelik, kahretsin ki alıştık. Cinayetlere, katliamlara, toplu mezarlara, isimsiz uzun selalara, açlığa, unutulmaya, saldırılara, yağmalara, hırsızlığa, ne varsa ‘doğru’nun karşısında, bu majör depresyonun ana vatanında, Ortadoğu’ya açılan büyülü kapının ardında, cinnete ve antidepresana karıştık. Zaten böyle olacaktı, olduğu gibi olacağı aşikardı, dün bugünün ilanıydı. Her an, şimdi belki, Marmara’da, İstanbul’da, ülkenin en kalabalık kentinde, tarifsiz Boğaz’ın dibinde bu kadim şehirde, beterin beteri yaşanacak. Hemen, şimdi önlem alınmazsa, yarın, sonra çok geç olacak. Biliyor bilmesi gerekenler, görüyor. Göz göre göre yeni katliamlar ekiyor, kadere sığınıyor, aklı hiçe sayıyor. Oysa ortak travmalarımız aynı hafızada birikiyor. Göz görüyor da gönül katlanmıyor.

Yaşıyoruz bugün, öldüğümüz kadar. Yaşıyorsak bir sebebi var. Sorumluluğumuz var, yaşamın kendi adaleti var. Bulacağız, bileceğiz, nerede neyiz, ne kadar ve kiminleyiz. Kimin ekmeği yoksa aş, suyu yoksa ayran yetiştireceğiz. Ateşler yakacağız, kocaman, başında birleşip susacağız kalabalık. Ağlayacağız, özleyeceğiz, anacağız kaybettiklerimizi. Yas tutacağız, yas tutmalıyız. Kayıp verdik, can verdik, azaldık, çok azaldık, ağlamalıyız. Anlamalıyız ve de biz bizeyiz. Bize bizden başka koşan, elimizden tutup da karanlıklardan çıkaran, soğuk havada battaniye uzatan kim var, bugün anlayacağız. Travmalar coğrafyasında ölülerden geriye kalanlar biz, kaç kişiysek, ne kadar az ve ne kadar çoksak, yaşıyoruz, yaşam sızıyor içeri bir aralıktan. Haberler alınıyor, umutlar yeşeriyor, bir araba bir köye ulaşıp hasret götürüyor. Öldüğümüz kadar, yaşıyoruz bugün. Soluğumuzda gidenlerin tozlu nefesi, acımız, aklımız ve vicdanımızla soruyoruz;
Deprem vergileri nerede?