Meşgul İstanbul Daima İşgal Altında

İstanbul namı diğer Constantinople; tarihin göz bebeği, tüm ilgiyi her vakit üzerine çeken coğrafyanın incisi, mülteciler evi, kültür başkenti, sarhoş mektubu, modanın beşiği, işgalin hedefi, büyük savaşlar cephesi, ticaretin kalbi, sanatın ilham perisi, betimleyici sıfat tamlamalarının vakur bekçisi. Her vakit kendi dili olan, ruhuna has bir edayla kainat haritasında özel bir yere konumlanan büyülü şehir. Evim, ikametim, hem biricik sevgilim hem nefretim. Ahusuyla beni kendine hapsedip, cinnetiyle antidepresanlara mahkum eden yedi tepeli yedi delili İstanbul. Bu ara kentin tarihinden fotoğraflar, videolar, yazılar dikiliyor karşıma. Sergilerde, arşivlerde, metinlerde karşılaşıyoruz eski İstanbul’la. Yenisiyle pek de anlaşamamışken hala, eskisini ve hatta daha eskileri görmek bana görmekten kaçındığım bir gerçeği hatırlatıp duruyor; İstanbul aynı, değişen bizleriz ya da form değiştiren zaman.

Tanpınar’ın İstanbul’u, Benim İstanbul’um

Tanpınar’ın İstanbul’unda manzara bir ruh hali * olmaktan ziyade, musikidir. “Bu esrarlı dehliz öyle teşekkül etmiştir ki, bir tarafında yaşanan şey, öbür tarafında bir hâtıra gibi tadılır.” (1) der Tanpınar Boğaz’ın birbirine hasret iki kıyısı için, saatlerin aynasını tutar, diye de devam eder. Zamanın kendi içine bölünmüşlüğüyle meftun eden manzaralarının orkestrasını anlatır incelikle. Yalnızca musikisini dinletmez üstelik Tanpınar İstanbul’un, nice mimarlara taş çıkaran peyzajını da izletir. Çiçeklerini, sokaklarını, yanmış köşklerini, kasidelerini, Mevlevihanelerini ve geleceğinin belirsizliğini anlatır. Kentli Tanpınar, ömrü boyunca yaşadığı bu kenti sever, büyümesini ve değişmesini izler, geçmişten geleceğe taşıdığı kaosundan beslenir. Ben de –haşa- Tanpınar gibi kaosuyla besleniyorum bu kentin. Her köşesini yeniden ve yeniden öğrenmenin hevesiyle silip süpürüyorum, senelerdir. Geçmişinin de bugününe ne kadar benzediğini gördükçe biraz şaşırıp, sonra yine hayran oluyorum güçlü karakterine ve hemen nefret ediyorum O’ndan. İstanbul, benim ve mültecilerin kenti. Hepimizi mülteci kılan.

İstanbul’la ilişkim toksik bir hal alalı kaç sene oluyor kestiremiyorum ya, hala buradayım. Bitirmek için her niyetlenildiğinde akla iyi şeyleri getiren o tükenmek bilmez uzun ilişki gibi, terk etmeler günün sonunda kavuşmalara dönmekten kurtulamıyor. Ne vakit sokaklara dökülsem, kente karışıp savrulsam, hayranlıkla karışık bir tiksinti duygusu midemin ortasına yapışıyor. Doğduğumdan beri bu şehirdeyim ve doğduğumdan beri buradan kurtulmaya çalışıyorum. Sayısız farklı şehir/ülke/kıta değiştirme serüvenim, kuyruğumu sıkıştırıp acaba nerede yaşasam başlığı altında biriken emlakçı gezmeleriyle son buluyor. Direnmenin yolu yok, burada yaşıyorum ve nerede yaşadığımı hala tam olarak bilmiyorum. Bizantion’dan İmamoğlu’na kadar İstanbul mücadelenin, fethin ve çelişkinin ve benim eseriklerimin kenti olmayı sürdürüyor.

Meşgul Şehir İşgalin Tanıkları

İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nde 11 Ocak itibariyle ziyaretçiye açılan Meşgul Şehir: İşgal İstanbul’unda Siyaset ve Gündelik Hayat sergisinde 1918-1923 yılları arasındaki esir kentin karakterini biraz daha net görüyorum. Tanpınar’ın da ömrünün ilk senelerinde tanık olduğu o meşgul İstanbul, sergideki fotoğraflardan çıkıp bugüne oturuyor ve şimdi yeniden İstanbul’un gizli bir esaret altında olduğu gerçeğini yüzüme tokat gibi vuruyor. Mondros Ateşkes Antlaşması ile Osmanlı İmparatorluğu’nun söz hakkını elinden alan İtilaf Devletleri’nin İstanbul’u işgali Kasım 1918’de başlıyor. 6 Ekim 1923’te (gizli maddeleri olduğuna dair minnoş bir inanç duyulan) Lozan Barış Antlaşması imzalanıp da Şükrü Naili Paşa komutasındaki 3. Kolordu kente giriş yapana kadar bu esaret , neredeyse beş yıl sürüyor. Fakat esir İstanbul yaşamaktan ve kaosun başkenti olmaktan asla vazgeçmiyor. İstanbul bugün de olduğu gibi, çok çeşitli demografisiyle kendine özgü bir metropol kimliğini yeni yüzyılın gölgesinde inşa ediyor.

Her vakit sığınmacıların evi kimliğini elden bırakmayan kent, esaret altında da sade işgalci ülke ve sömürgelerinden göç almamış. Anadolu’dan, Rusya’dan, Ortadoğu’dan ve Balkanlar’dan çokça işçi, mülteci ve esir İstanbul’a kaçmış. Kendi ülkelerinden bir nebze daha yaşanabilir gördükleri bu şehir, ceplerinde taşıdıkları kültürlerinin tohumlarını ektikleri yeni vatan olmuş. Bunca kültürel çeşitliliğin doğurduğu tekinsizlik de İstanbul’u benzersiz kılan öğelerden biri haline getirivermiş. Genelevlerde çıkan kavgalar, hırsızlıklar, çete cinayetleri, isyancılara yardım ettiği düşünülenlere yapılan sabaha karşı ev baskınları, kahvehane çatışmaları, işgalin şiddetine dur demek isteyen kitlesel eylemler ve katliamları, işçi grevleri ve sanatı içine gizleyip büyüten eşrafı ile İstanbul daimi meşguliyete mahkum olmuş. Yani o gün nasılsa İstanbul, bugün de bir başka (mı) meşgulmüş.

Boğaziçi’nde Gemiler Kalbimize Battı

Ahmet Hamdi Tanpınar İstanbul’un eski günlerini arayışa çıktığında Boğaziçi’ne uzunca vakit ayırır. Padişahların ve saray eşrafının bu benzersiz kıyılarda keyif sürmesini bizi kıskandıracak şu cümlelerle aktarır:

“Boğaz’da yalıları vardı ve İstanbul baharı başlar başlamaz bu yalılara taşınıyorlar, sisli lodos sabahlarını, ışığın kanlı cümbüşü akşamları karşı sahillerde bir ağaç kümesinin veya biraz fazla çıkıntılı kayaların vücuda getirdikleri kararmış gümüşten yalnızlıkları pencerelerinden çubuklarını ve kahvelerini içerek, afyonlarını yutarak seyrediyorlar, geceleri mehtabın kabarttığı suları bir kere daha görmek için elbette yataklarından fırlıyorlar, fırtınalı gecelerde şimşek ışıklarını, akıntılı sularda eski minyatürlerde gördükleri Çin ejderhaları gibi renkli ve korkunç akışını seyrediyorlardı. Hulâsa bizim bugün Monet’de, Bonnard’da, Marquet’de, Turner’de, Canaletto’da görüp kendi hâtıralarımızdaki anlara yerleştirdiğimiz güzellikler onlar için günlük şeylerdi ve şüphesiz onlarla karşılaşmaktan haz alıyorlardı.” (1)

Elbette bu benzersiz manzaranın tadını çıkarmış Fransız, İngiliz ve İtalyan askerleri ve aileleri. Osmanlı ve azınlıklarıysa bu yeni düzende eskisinin izlerini ya aramış ya da kaçmış. Rumlar ve Ermeniler İngiliz gemilerini limanda görünce sevinmiş, Türk öğrencileriyse ağlamış ya sevinen Türkler de varmış. At izleri it izlerine, izler dizlere, dizler de sizlere karışmış. Yine de dayanışma, birbirine tutunup destek alma ve yardımlaşma kentin hamurundan hiç ayrılmamış.

İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nün farklı kaynaklardan toplayıp bir araya getirdiği sergide; fotoğraflar, videolar, karikatürler, çizimler, ses kayıtları gibi birçok belge sergileniyor. İşgal altındaki İstanbul’un büyük ölçekli bir haritası serginin ilk salonunda gözü alıp iç sıkıyor ve işgalci ülkelerin İstanbul bilgisizliğini gözler önüne seriyor. İtilaf Devleti askerlerinin günlük yaşamı, spor kulüpleri, Fenerbahçe Antrenmanları, kentin müzikhollerinden seçme parçalar, şehrin pis sokakları, mülteci kampları, siyasal İslamın modernizm ile imtihanı, kumpanyalar ve daha birçok görüntü sanki bugünün siyah beyaz bir replikası gibi. Meşgul İstanbul Sergisi bu kentin daima bir esaret girdabında kendini tekrar edeceğinin hatırlatması sanki.

“Ne kadar çok hâtıra ve insan… Niçin Boğaz’dan ve İstanbul’dan bahsederken bütün bu dirilmesi imkânsız şeylerden bahsettim. Niçin geçmiş zaman bizi bir kuyu gibi çekiyor? İyi biliyorum ki aradığım şey bu insanların kendileri değildir; ne de yaşadıkları devre hasret çekiyorum” (1) diye Tanpınar gibi ben de ne geçmişi özlüyor ne de hayaletleri arıyorum. Sadece merak ediyorum;  

İstanbul’un bu esaret altından kurtuluşunun yani Cumhuriyet’in 100. Yılı hafızamı yenileyip, geçmişin bugüne yansımasını anlamaya çalışıyorum.

Veyahut kendi İstanbul’umu bulmaya.

Daha kimlerin İstanbul’u var başka başka?

Meşgul Şehir: İşgal İstanbul’unda Siyaset ve Gündelik Hayat, 1918–1923 sergisi,

İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nde 26 Aralık 2023’e kadar ziyaret edilebilir.

*Henri Frédéric Amiel

(1) Ahmet Hamdi Tanpınar, “Beş Şehir”

Bir Cevap Yazın

Ecem Engin sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin

Ecem Engin sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin