Andy Warhol ve Çorba Kavanozundan İbaret Olmayan Dünyası

Gül Bana Andy, Ayaklarım Ağrıyor

İstanbul’da yaşamanın (artık çok nadirleşen) iyi hissettiren günlerinden birinde Maltepe’den eve dönüşte Taksim’e kültür etkinliği için gitmeye karar verdim. (Tıpkı yirminci yüzyıl kenttaşlarım gibi.) Metronun meydana çıkan yürüyen merdivenlerinin bitiminde kalabalık bir grup yağmurun dinmesini bekliyordu. Ayağa işkence olsun diye üretildiğine yüzde yüz ikna olduğum botlarımın bir de yağmur suyuyla birleşmesi fikri gözümü nedense hiç korkutmadı. -Sonuçta yolun ucunda Picasso ve Frida vardı.- Yine de belediyenin ucuz malzemeden ürettiği yağmurluğun altında şemsiye satanların istila ettiği manzara biraz ürkünçtü. Kulağımda kulaklık olduğundan ne kadar sorusunun yanıtını kendimce ”100” olarak duyup, 200 lira uzattım. En adi plastikten üretilmiş maliyeti 20 lira olmayan şemsiyeyi alıp ağzında bir şeyler geveleyen fırsatçının para üstümü vermesini bekliyordum. Nafile. Adam bir de utanmadan 200 lira dedi ve ben de şemsiyeyi adama geri verdim. Arkamdan seslendi, gel gel ablacım sana 100 olsun. Andy Warhol hayalimde adama bir şemsiye içinde sıcak işkembe çorbası fırlatıyordu.

Serbest Piyasa Ekonomisi ve Şemsiye

Bir ürünün satış fiyatının bu kadar hızlı değişebilmesini sağlayan serbest piyasa ekonomisine ve Kemal Derviş’e biraz sövüp, The Marmara’nın yanındaki kahveciye doğru ilerledim. Ayaklarım botların işkence eden ağrı saldırılarından çığlık attıracak kadar acıyordu. Cebimde Picasso sergisi için ayırdığım 350 lira ve ve artık almam elzem olan ucuz yollu bir ayakkabı parası vardı. Şemsiyeci tarafından kazıklanacak ekonomik duruma sahip olmadığım halde, sanat izlemek için bütçe ayıracak kadar şanslı olduğuma şükrettim. Al işte yine serbest piyasa ekonomisi, yine Andy Warhol ve gülümseyen şemsiyesi ve içimi dağlayan sınıf öfkesi. Sergiden sonra yeni bir bot almak için İstiklal’e gidecektim, sınıf öfkesine yenilmiştim. Öncesinde sevgili eşimin sesiyle kapitalizm öfkemi bir miktar dindirip, AKM’nin çocukluk hatıralarıma hiç benzemeyen yeni binasına ilerledim.

Adını Kalbime Yazdım Gezi

AKM (Atatürk Kültür Merkezi) yeniden açıldığında ilk kez Profesyonel’i izlemek için, içimden Tarkan’dan ‘Adımı Kalbine Yaz’ söyleyerek gitmiştim. Çünkü Gezi’nin ardından başlayan uzun tadilat süresince susmayan gezici Ecem, AKM’ye bir daha ayak basmamam gerektiğini söyleyip duruyordu. Ben içimdeki sosyalist ve kinci yanımı susturmak için Tarkan’a sığındım ve o Ecem’e ‘ayda yılda bir olsa da muhakkak ara’ diyerek orada veda ettim. Picasso’yu görmek için AKM binasına yaklaşırken gözümde her zaman anıt gibi duracak Gezi AKM’si vardı. Kulaklığımı çıkarmış olmama rağmen zihnimde Tarkan ‘adımı kalbine yaz sakın unutma’ diye bağırıyordu. Asla dedim, sevgili Gezi, seni hiç unutmam.

Gezi Direnişi, Haziran 2013

AKM yani Atatürk Kültür Merkezi çocukluk hatıralarımda nedense bir türlü sevemediğim opera gecelerinin ana mekanı. Birçok klasiği AKM’de izleyen o müthiş son nesillerden biri olsam da, klasik müzikle barışmam yirmi yedi senemi aldı. Bugün ise sakinleşmek ve yeryüzüne dayanabilmek için klasik batı müziğine sığınıyorum sık sık. Annemin bana hamileyken dinlettiği Mozart’ın manik öfkesini Bach’ın kızı için yazdığı ninnilerle dindiriyorum. Al sana Andy Warhol’un bayılacağı bir zaman kapsülü üçgeni. Andy’den bahsetmişken, çorba kutularını söylemiş miydim?

Warhol’un Dünyası ve Pop Art İkonu Olmayan Sergi

Aslında sınıf öfkesine bulanmış bu yazının ana teması Warhol’un Dünyası – Pop Art’ın İkonu sergisi idi. Ancak bilin akışım beni buralara getirdi. Sergiye geri dönelim ve yağmurlu bir İstanbul gününde ayaklarım acıdan bağırarak gezdiğim çorba kutularının avamlığını inceleyelim. Ben de çorba kutusuyla selfie çekip Instagram’a atmak istiyorum diyenler için: sergi 7 Eylül – 31 Aralık 2024 tarihleri arasında Atatürk Kültür Merkezi Çok Amaçlı Salonda izlenebilir. Ben bir de ayaklarım ağrımadan gezmek isterdim.

Andy Warhol ve pop-art dünyasına gelince; dünya gözüyle görmek her şeye rağmen şahane. Fakat yine de üzülerek söylemeliyim; Kültür Bakanlığı’nın yaptığı tüm PR çalışmalarına rağmen sergi içeriği oldukça zayıftı. Ardından gezdiğim Picasso sergisi kadar hem de. Picasso başka bir yazının hayal kırıklığı. Frida’ya ise henüz gidip yerinde üzülemedim.

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Kültür Yolu Festival‘i kapsamında düzenlediği birkaç sergididen biri Warhol’un Dünyası – Pop Art’ın İkonu. Oysa sergi ne Andy Warhol ne de pop-art dünyasına dair elle tutulur bir içerik sunabiliyor. Kültür Yolu Festivali için ayrılan onca bütçeyi ve yapılan tanıtım çalışmalarını düşününce, insan ister istemez hayal kırıklığına uğruyor. Andy Warhol’un Che eserini bir müzede birkaç ay sergilemenin bedeli, kaç yüz kişinin emekli ikramiyesiydi? gibi sorular sormadan edemiyor. Hülasa, alana giriyorum. Che bana köşeden ‘böyle olacağını biliyordum’ der gibi bakıyor.

Pop arttan etkilenen her y kuşağı fotoğraf öğrencisi gibi ben de bir zamanlar 6 sürümündeki Photoshop’ta kendimi Marilyn kolajı gibi çoğaltıyordum. O Ecem’e de bir Tarkan şarkısıyla selam vermek istiyor ve bu devrimci ergeni yanaklarından öpüyorum.

Pop Art’ın İkonu Çorba Kutusu mu?

Pop art ikonu Andy Warhol işlerini dünya gözüyle gördüm, çok şükür diye not alıyorum. Fakat hayal kırıklığım son sürüm z kuşağının okul gezisiyle biraz daha perçinleniyor. Her yerden üzerime saldıran karton pop art ikonumsu kutularının arasındaki neredeyse çığlıklı gürültü, kulaklığımı yeniden takmama neden oluyor. Teknonun minimal vuruşlarının fonunda, erken yaşta keşfettiğim günden beri en çok etkilemiş insanlardan birinin zihnine bakıyorum beyaz duvarda. Sergi alanının her yerine gelişigüzel yerleştirilmiş gibi duran Campbell’s Soup Canslerse gülmediğim bir fıkra anlatıyor. Gülüyorum.

 “Warhol’un Dünyası-Pop Art’in İkonu”, AKM 2024

Sınıf Öfkesiyle Birleşen Mizah ve Canım Çorba

Neden ben de Warhol’un çorba kutularını görür görmez dehşetle çok etkilenmiştim daha liseli bir ergenken? Hala neden pop art tüm dünyayı etkisi altına alabiliyor böyle, liseli ergenleri bile hem de? Her yaşta bu sorulara verebileceğim yanıt ayrı olsa da bu çorba kutularının sırrını değiştirmiyor. Andy Warhol’un aklımızı başımızdan alan büyüsü aslında basitliğin dehşetli sıradanlığından geliyor. Andy çorba kutusu gibi alelade ticari bir nesneyi alıp sanat dünyasında ikon haline getirebiliyor.

 “Warhol’un Dünyası-Pop Art’in İkonu”, AKM 2024

Pop artı doğuruyor Andy, çorba kutularından tüm sanat tarihine dökülüyor sıradanlığın yüceliği. Üstelik hiç durmadan tekrar eden tüketim döngülerinin monotonluğunda yapıyor bunu. Amerika’da Amerikan kapitalist kültürünün başkenti New York’da Amerikalılarla bir olup Amerikan kültürünü eleştiriyor. Üstelik bunu öyle güzel yüceltiyor ki, en çok Amerikan kültürü sahip çıkıyor. Andy dünyanın en çok konuşulan insanlarından biri olup, kendisi bir tüketim nesnesine dönüşüveriyor. Bu yüzden ben de etkileniyorum böyle Andy’nin zihninden yansımış renklerin mucizesiyle.

Sessizliğin Sesi: Silence

Kakafoni arasında (evet Andy Warhol bu curcunaya bayılırdı diye düşünüyorum) izlediğim serginin beni en çok etkileyen eseri şüphesiz ki Silence serisi (ben öyle diyorum) oluyor. New York’taki Sing Sing Hapishanesi‘nde 13 Ocak 1953‘te çekilmiş ölüm odasına ait bir basın fotoğrafına dayanan Elektrikli Sandalye serisinden bir seçki bu. Andy’nin ‘Ölüm ve Felaketler‘ serisinden, kanımı çektiren güzelliğe sahip bir eser. Andy Warhol bu seriye Marilyn Monroe çalışmalarını yarattığı 1962’de başlamış. Araba ve uçak kazaları, intiharlar ve kazara ölümleri tasvir eden birçok eserden oluşan bu seri için Andy Warhol, polis fotoğraf arşivlerini ve basın fotoğraflarını kullanmış. Ölümün kaçınılmaz yazgısının, gözden kaçırılamayacak gerçekliğini, yaşamın canlı renkleriyle yansıtmış. Silence yazan tabeladaki silik ışığa ve renklerin canlılığındaki ölüm tezatlığına bakıyorum. Simülasyonda simülakr olmanın hakkını vermiş Andy, yine yapacağını yapmış. Gülümsüyorum.

Andy Warhol sanat eseri olamayacak bir şeyi almış (aynı çorba kutusu gibi) -elektrikli sandalye- ve sanat eseri haline dönüştürüp satmış. İronideki dehanın güzelliği karşısında dehşete düşüyorum tabi, bir o kadar da seviniyorum aynı evrende buluşabildiğimiz için. Ölüm ve ölüm tüketimi aynı düzlemde yan yana gelip hiç yoktan eser olup, satabiliyorlar, diye düşünüyorum ve Baudrillard yine haklı çıkıyor.

Hiper mi Gerçekler Sanat mı Sahtekar?

Jean Baudrillard simülasyon kuramında, gerçeklik ve temsilleri arasındaki sınırların silikleştiğini ve hatta “hipergerçek” bir düzlemde tamamen kaybolduğunu söylüyor. Andy Warhol’un eserleri Baudrillard’ın tanımladığı bu hipergerçekliğin muazzam bir yansıması. Gözümle görünce (yani gerçeklikle aramdaki ekranlar silinip, üç boyutlu varlık dünyasında bir duvarda izleyince) bir kez daha anlıyorum bunu. Warhol sıradan bir tüketim nesnesini alıyor ve onun sanatsal bir simülasyonda yeniden oluşturuyor. Çorba kutusu veya elektrikli sandalye, artık gerçekte ne olduğunun önemi olmaksızın o nesne sanatsal bir simülasyonun içinde “simülakr” oluyor. Bu bu tezat karşısında ben neşeleniyor ve acaba diyorum, Andy’le şemsiyeciyi döver miydik?

Şaşkınlığım ve hayranlığımla vay be diyerek sergiyle vedalaşıyorum. Yine yeniden şaşırıp hayran oluyorum çünkü Warhol bunu elbette bilerek yapıyor, somut bir eleştiri sunuyor. (Kendime dönüp bakıyorum tabi, herkes gibi ve herkes kadar. Ben bu eleştiriyi yeterince açık ortaya koyabiliyor muyum?) Hakikat ve temsili arasındaki boşluğu silip, sanatı da ironik bir biçimde ticarileştiriyor Andy. Warhol’un sanat yapıtları, artık gerçek dünyaya referans vermeyen ama gerçekmiş gibi görünen bir dünyada var oluyor. Doğru diye düşünüyorum, de de olsa Andy Warhol da atölyesinden fabrika olarak bahsediyor. Ben de ayaklarım ağrıyarak selfie çeken tüketicileri izliyorum köşeden.

SON YAZILAR

Sen!

Yolculuğa hazır mısın? Yeni hikayeler için:

Bir Cevap Yazın

Ecem Engin sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin

Ecem Engin sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin