Aradığımız Admine Hala Ulaşılmıyor

Duygularımdan kaçıyorum. Sabahtan beri. Dış dünyadan kısa süreli akışlara maruz bırakarak gözlerimi, itina ile görmezden gelebiliyorum kendimi. Elimde telefon, bulunduğum yerde donakalmış, elim kadar ekrana bakıyor, gülüyor ve geçiyorum. Bu şekilde saatler geçiyor, duygular geçiyor, düşünceler geçiyor. Uyandığımda dokuz olmamıştı. Saat 13:33. Ne yaptım? Hiçbir şey. Ne öğrendim? Birçok şey. Ne hatırlıyorum, pek az şey. Bir şeyler atıştırdım. Kahve içtim, içiyorum. Birkaç telefon görüşmesi. E-postalara göz ucuyla bakış, hızla telefona kaçış ve bitmek bilmez kaotik bir akış.

Bir adamın simülasyon teorisinde olduğumuzu ispatlayan ekran konuşmasının ardından, yetmişler hippisi genç kadının LSD bad trip gibi evini geziyorum. New York’ta burjuva sanatçılarından birinin loft atölyesinden İran’da çayırda otlayan keçiye yakınlaşıyorum. Dört beş yaşlarındaki Afro-Amerikan kız çocuğunun -suck it suck it suck it- şeklinde babasını şoka sokarak söylediği şarkıyı ve hemen sonra kedinin çığlığına yapılmış jazz parçasını dinliyorum. İkisini de seviyorum. Hemcinslerim kendimizi sevmemiz, iyi bakmamız ve hiç kimseyi ama özellikle erkekleri dinlememiz gerektiği konusunda sık sık hatırlatmalar yapıyor. Erkekler kadınları anlamadıklarını uluslararası geçerliliği olan aynı yüz ifadesiyle ellerinde mikrofon birilerine anlatıyor. Lezbiyen bir kız dünyada herhangi bir şeye baktığımızda beynimizin o şeyi yalamanın nasıl bir his olduğunu bildiğini söylüyor. Hayır bu bir lez şakası değil diye ekliyor. Ve haklı, hiç yalamasam bile bir kuşu yalamanın hissiyatını zihnim tahayyül edebiliyor. Yeryüzünün farklı yerlerinde bedenler ve ruhlar hep kamera açısı içinde dans ediyor. Bellydancing şarkısı zaten her yerde çalıyor. Turşuhan’a mama daha çok koyuluyor. Elbette dünyanın keyfini en çok kediler çıkarıyor. Simülasyon teorisi yine kanıtlanıyor. 

Duygularım masanın altından eteğimi çekiştiriyor. Etek giymedim ki bugün diyorum, kandırdım diyor öfkem, gelsene konuşalım. Şimdi sırası değil kenarda bekle, hele şu gün bir geçsin diyorum. Geçmez. Daha öğle saatleri. Bunun akşamı ve gecesi ve yarınları var. Bu öfke bekliyor. Üç yüz altmış beş gün artı otuz üç senedir bekliyor. Bekle diyorum, kimseye faydası yok daha. Kedileri seviyorum. Şişman olan çok konuşuyor. Bahçenin ötesinden çekicin demire vuruş sesini duyuyorum, kuş seslerini bastırıyor. Kahve acımış diyorum, zayıf kedi tek gözünü de kapatıp gözsüz bakıyor. Ayağa kalkıp yere basıyorum, bedenimi fark etmek için bugün ne yaptım? Popomu sallıyorum, bedenimi sallıyorum, titriyorum, titriyorum. Vaz geçiyorum, duruyorum. Devam etsem bana iyi geleceğini, hatta sakinleşeceğimi biliyorum. Fakat sakinleşmek istemiyorum. 

Otuzların getirdiği nadide özelliklerden biri de, bedenine/ruhuna iyi gelecek bir şeyi rızan olmasa da sürdürmek. Çünkü o başta yapmak istemediğin şeyin, yaptıktan sonra hissettirdiklerini deneyimlerinden biliyorsun. İyi hissediyorsun. Dansı sürdürdüm. Bedenim aklıma isyan dedi ve yerküreye yöneldi. Gözümü kapatıp aynı ritmin farklı onlarca tekrarında yeniden ve yeniden köklendim. Kaçtığım duyguların köküne doğru, en derine. Uzadım, dağıldım, bölündüm, çoğaldım, esnedim, uçtum, buldum, durdum, koştum. Tüm dansları ömrümün tek bir anda kucakladı sanki, sardı ve iyi etti. Hep ettiği gibi. Kaçtığım duygular, kaçındığım, duydum ve durdum, dinledim. Öfkem kana bulanmış kara bir matemin gölgesi gibi uzatıyordu boyunu güneşin aksi yönüne. Ah, ne çok ah! Kalbimde taşıyamadığım onca ah, yersiz, yurtsuz. Ahlar memleketi burası, hep ah.

Simülasyonda olduğumuza ikna olduğum ilk hangi andı hatırlamıyorum. Böylesinin daha kolay olduğunu fark etmiş olmalıyım. Simülasyonda olmalıyız. Yoksa bu kadar saçma şey bir arada olamaz. Tüm bunların gerçekliğini kabul edecek yürek yok bende. Zaten Sinan Hoca da katılıyor bana. Matrix’i izleyip de rahat uyuyan adamla işim olmaz diyor. Bu memlekette yaşayıp rahat uyuyabilen insanla da benim işim olmadı. Zaten koca memleket bir senedir doğru dürüst uyumadı-k. Sıkıntıdan ya da kaygıdan doğan uykusuzluğa inat gibi, evi, barkı, yatağı ve yorganı olmadığı için uyuyamayan binler, hala uyumayan, uyutmayan geceler var. Yaşadığımızdan utanarak, yaşıyoruz. Üstelik kelime oyunu değil.

Hepimiz kendi hayatımızın -simülasyonumuzun- başrolünde yaşıyoruz. Hangi gerçekliğe, dine, felsefeye inanca sahip olursak olalım, hepimizin tek ve benzersiz olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Tüm yaşadıklarımız bu eşsiz deneyimlerden oluşuyor. Yaşadıklarımızı zihin penceremizden görüyoruz. Biricik ve daracık. Kendi hayatımzdan bakarak diğer hayatlara. Ben bir senede ne çok değiştiğime bakıyorum. Biri ne çok kaybettiğine. Evde daha çok zaman geçirdiğimi görüyorum dönüp bakınca, başkası evinin olmadığını. Her şeyin kökünden kirlendiğini, irine bulandığını her bağın, sözlerin küfle kaplandığını görüyorum, bakınca şimdi. Simülasyonda hard modeda oynatıyor biri, bölümü geçelim istiyorum. Hepimiz, herkes, yeteneklerimizi geliştirip şu bossu yenelim. Mağaranın ağzında O, pusuda bekliyor. Sanki bin yıldır, bizi yiyip kusuyor. Bölümü nasıl geçeceğimi bilmiyorum.

İnsan kendini bilir. Bilmelidir en azından. Kaç kilo taşıyabileceğini kestirebilirsin şöyle bir bakınca. Boyunun nereye uzanıp uzanamayacağını ya da acı sevip sevmediğini bilirsin. İçgüdüseldir bu. Hiç denemesen de bildiğin şeyler, kendine dair. Sonra deneye yanıla öğrendiklerin olur. Unutup unutup yeniden öğrendiklerin olur. Bir türlü öğrenemediklerin vardır bir de, öğrenirsin. Bu memleket bana, bu ahlar cumhuriyeti, bu avamlığın hükümdarlığı bana zihnimin neyi taşıyıp yaşıyamacağını öğretti. Zorla öğrendim. Yüzlerce, binlerce tekrardan sonra. Bazen hala unutuyorum ya, biliyorum. İliklerime kadar öğrendim; buradaki tüm adaletsizlik, haksızlık, aymazlık, şarlatanlık, ukalalık, burada yaşanan her şey, yaşarken öldürüyor beni. Unutamadığım onca görüntü, gözümden gitmeyen binlerce an, biri alsa, kurtulsam. Oradalar. Bu haritadan, en zor bölümden yadigar, onlarca hatıra, zihnime sürekli saldıran. Kendimi biliyorum.

Gerçeklik ne zaman dayanılmaz gelse, gerçeğin üstüne çıkar otururum. Bacaklarımı sarkıtıp üstünden, gerçeklik denilen denize, şıp şıp suyu bulandırırım. Şekiller çizer dalgalardan yeni gerçeklikler yaparım. Gerçeküstücüler bulup kendime, onlarla da oynadıkça oynarım. Gerçek katlanılmaz olduğunda, gerçeğin hakikatte ne olduğu sorusuna sarılırım. İşin içinden çıkılmaz o zaman, hakikat gerçeğin içinde bulunmaz. Üstelik onca gerçeğin arasında hangi yalanın gerçek olduğu da anlaşılmaz. Ara da bul. Ye de bil. Bil de gör. Gerçek ne?

Duygularımdan kaçarken travmalarıma çarpıyorum. Toplumsal travmalarımıza. Bölük pörçük anlar fırlatıyor yüzüme görüntüler, betondan, tozdan ölüme bulanmış. Günler, aylar çarpıyor yüzüme, cinnetle, kaygıyla donanmış. Ne çok ama ne çok travma. Şu kısacık isan ömrü zamanında. Üstelik de bitmiyor. Her gün bir yenisi, eskisinin üzerine binip geliyor. Admin burada ne yapmak istiyor? Kimse nedenini bilmiyor.

Yaşıyorum. Yaşıyoruz biz, geride kalanlar.

Gidenlerin gitmesine sebep olanlarsa, hala yerlerinde duruyor.

Sen!

Yolculuğa hazır mısın? Yeni hikayeler için:

SON YAZILAR

“Aradığımız Admine Hala Ulaşılmıyor” için bir yanıt

  1. evet çoğumuz simülasyonda yaşıyoruz. fakat bu simülasyon linguistik mantık kabulleriyle, yerleşik inançlarla oluşmuş zihinsel bir kurgu. yani simülasyon kafamızda ve çoğumuz onun içinde yaşıyoruz. dünya bir simülasyon değil. simülasyon insana bebeklikten itibaren aile ile, eğitimle dayatılan indoktrinasyon ile kurulmuştur. bundan çıkışın en sade yolu usulduru olarak nitelendirdiğim meditasyondur. sessizce otururuz. düşüncelerin biz onları düşünmeden de oluştuğunu farkederiz. onlardan kaçınmayız, müdahale etmeyiz ya da dahil olmayız. bu çok zor gelebilir. ama denedikçe içinde yaşadığımız zihinsel hücreye mahkum olmaktan kurtarır bizi. araştırmanızı tavsiye ederim. sevgiler.

Bir Cevap Yazın

Ecem Engin sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin

Ecem Engin sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin