Sevmeyi falan değil, yalnızlığı öğren! Çünkü en çok ona ihtiyacın olacak…
Charles Bukowski

Sincap gitti ve hiç olmadığım kadar yalnızım. Nispeten kendimi soyutladığım fiziki yalnızlık, fikri ve kalbi yalnızlığımla boy ölçüşemez bile. Orada insanlar var yine de, sokakta, caddede ve evde. Fakat fikrimde ve kalbimde yalnızca Sincap ve Sincap’ın boşluğu var. Ne yapacağımı bilmediğim, nereye koysam doldurmayan, tüm dünyayı, evreni, koca kainatı yutan bir boşluk; Sincap’ın yokluğu. Yalnız hissediyorum kendimi, Sincap’sız. Hiç Sincaps’ız kalmamıştım.
Sincap’tan önceki hayatımı hayal meyal anımsıyorum. Şimdi hiç olmak istemeyeceğim bir ergenin puslu düşleri var aklımda sadece. Yirmilerimin başından itibarense Sincap giriyor sahneye. Kibirli, bencil, sorumsuz sarı ergeni insan yapıyor sarı kedi, ilmek ilmek işleyerek. Pişiriyor ham olan maddeyi, ısıtıyor kedi, insan çiğ, insan sığ, biliyor ve sabrediyor. İngilizlerin decade dediği bir zaman diliminde, bahsi geçen mahlukat kişi insan olmak ne imiş ancak anlıyor. Anlıyorum. Bir kediden insanlığı öğreniyorum. Hiç yalnız kalmamayı; sonsuz karşılıksız bir sevgi ile, köklerden, göklerden bağlanmayı ve kopmamayı. Her şeyi bildiğimi zannettiğim yirmilerimden ve hiçbir şey bilmediğimi anladığım otuzlarıma kadar Sincap’la doluyum. Şimdi Sincap’sız, daha da yalnız ve dünyayla ne yapacağını bilmez halde mecnun gibi dolanıyorum. Yalnızım, çok yalnızım ve yalnızlıkla yeni tanıştığımı henüz yeni anlıyorum.

Ferhan Şensoy Yalnızlığı
Kendimi Ferhan Şensoy yalnızlığında hissediyorum nicedir, demiştim geçen kış bir dosta. Adını böyle koydum, Ferhan Şensoy Yalnızlığı, biz ona kısaca FeŞeYe diyelim. İçine düşüldü mü artık dışarı çıkılmaz bir çukur FeŞeYe. Ergenliğimin başlarında okuduğum kitaplarından artık ne anladıysam ve aklımda kalan o fikri yalnızlık ne ise, onun içindeyim ben de. Yandıktan, yanmak gibi majör boyutta fiziksel bir acı deneyimi yaşadıktan sonra, yalnızlığım ayyuka çıktı. Önceden sinsi gibi köşede saklanan, beni hep kalabalıklar içinde, görünmez battaniyelere saran yalnızlık, yanmamı bekledi, öyle selam verdi. Gösterdi kendini, helo dedi, beni tanıdın mı? Hani şu binlerce yıldır bahsedilen, uğruma şarkılar, destanlar, felsefeler yazılan, yalnızlık. Şimdi anladın mı?
Anlamadım. O zaman çok şey anladığımı sanarken, hiçbir şey anlamamıştım. Çünkü Sincap vardı ve kalabalıktım. Yalnız hissediyor, fakat yalnız kalamıyordum. Acı deneyimi yalnız yaşanıyor. Böyle yazıyor birçok kaynakta, romanda ve şarkıda. İnsanın acısı, fiziki ya da fikri, oldukça öznel kişisel bir deneyim. Kimse ne kadar acıdığını anlatamıyor başkasına, istese bile. Empati veyahut sinirbilim de bir yere kadar izin veriyor buna. Acı teklik getiriyor yanında. Tek başına yandım, ateşle. Şimdi yine, tek başına yanıyorum bedenimi yutan yangınla yüreğimde. Adı yas.
Her Kitapta Daha Yalnız, Her Şarkıda ve Şiirde
Nerede okuduğumu/duyduğumu hatırlamadığım bir cümle var aklımda; okuduğum her kitapla yalnızlaştım. Her deneyimle, ben de, gördüğüm her görülmez şeyle, biraz daha yalnızlaştım. Kişinin yaşadıkları kadar, o tecrübeleri nasıl deneyimlediği etkiliyor olgunluk yolunu. Standart bir zihinden Duracell pil kıvamında on kata kadar daha hızlı ve karmaşık bir bilinç akışına sahip olduğumdan ben, çok katmanlı tecrübe ediyorum her yaşadığımı. Benimle ortak deneyimi paylaşanların bile geçmediği ve asla da geçmeyeceği zaten neden geçmek isteyeyim ki diyeceği yolları arşınlayarak yaşıyorum, yaşananları. O yollara on kere bazı, bin kere çoğu, kırk kere hepsi girip, çıkıp, dönüp, bakıp, yazıp, çoğaltıp ve en sonunda azaltıp, yeniden yeniden yaşıyorum. Böylece birkaç dakikalık mevzu benim için ömürlük destana dönüşebiliyor. Yaşadığım her olayda biraz daha yalnızlaştım.

Kendimi anlatma kaygım, anlaşılmayacağımı anladıktan sonra, meskun bir sessizliğe gömüldü. Peki vaz mı geçtim anlatmaktan? Hayır. Fakat anlaşılmayacağımı bilerek anlatmaya devam ediyorum artık. Kimse kimseyi anlayamaz diyor Füruğ, ancak biraz olsun hissedebilir. Yalnızlığın Felsefesi kitabında da aynısını daha az şiirsel söylüyor Lars Svendsen. Herkesin zihninde kelimelerin karşılığının öznel olduğunu söylüyor. Aynı dili konuşsak bile, aynı yollardan geçmiş olsak, aynı düşleri görmüş olsak dahi ve hatta aynı rahimde oluşup, aynı Azrail’le yok olsak da, anlayamıyoruz birbirimizi. Anlayamayız da. Öyleyse zaten herkesin yalnız olduğunu, olsa olsa yalnızlıklarımızın içine konuk olduğumuzu düşünebiliriz. Bunu kabul etmenin kolay olduğunu düşünenler için (henüz yalnızlıkla tanışmamış kalabalık bireyler) spoiler alarmı; yalnızlığını kucaklamak hayatın en zor deneyimi!
Yalnızlık Ömür Boyu
“Bu yaşıma gelince anladım ki, yalnızlık bu dünyanın tek hakikati. Ne olursa olsun, yalnızlığın hep var. Buna alışmak gerek.” demişti manevi Annem, yakın tarihli bir sohbetimizde. Henüz Sincap’la aynı yeryüzündeydik ya, FeŞeYe yine de canıma okuyordu. Sonrasında nedense otuz üçten sonra daha sık dinlemeye başladığım MFÖ yalnızlığın ömür boyu olduğunu hatırlatıp durdu Spotify’da. Aynı günlerde ruhdaş olduğumuza emin olduğum onca ölü insanın da (şair, yazar, filozof, ayyaş, berduş ve daha fazlası) ömürlerinin yalnızlıkla dolu olduğunu fark ettim dehşetle. Bu farkındalık, yalnızlığımda ne denli üretken olduğumu görmemle aynı tarihe rastlıyor. Öyküden makaleye sürekli yazdığım, fotoğraf video derken proje üstüne proje ürettiğim tüm zamanlarda yalnızdım. Üstelik çoğunda bilinçli olarak tercih ettiğim fiziki izolasyon da vardı. Hem fikren, hem bedenen dünyayla arama mesafe koyduğumda kendime yaklaşıyordum. Demek içine yapılan tüm yolculuklar bu yüzden tek başınaydı. Yalnızlık ömür boyu olan tek hakikatti ve Türkçe Pop yine haklıydı.
Çok çok eskiden dinlediğim Türkçe pop şarkıları, yıllar sonra dinlemeye başladım yeniden. Bu sefer başka biçimde gerçekten duyuyordum söylediklerini Teoman’ın. Demek o da benim gibi hissediyordu, boş bir yüzme havuzu gibi sonbaharda. Anılar gözlerini dikmişti, nöbetteydi de. Ah be Sezen hem canımı sıkıyordu hem de en çok O anlıyordu. Kendi kendine konuşanlardan oldum böylece, şarkıyla dertleşen ve şiirle. Oysa eski sevgilime ‘ben acı çekip şair olmak istemiyorum.’ demiştim daha yakın zamanda. Sanki kaderimden kaçmak ister gibi son bir gayret, acıdan yüzümü çevirip, neşeye bakmak, yaşamla dolmak istemiştim. Ne yazık ki varoluşçuluk zehri kanına bir kez girdi mi, çıkarmak mümkün olmaz demişti psikiyatristim yıllar evvel. Biliyordum üstelik, milyon kez bu hastalıklı düşüncelerden kurtulmayı denemiştim. Sartre’ları, Tezer’leri, Camus’ları ve Hidayet’leri kaldırmıştım gözümün önünden. Basitleşmek istemiş, olağanlaşmak için çaba harcamış, kalabalık kalabilmek adına gayret göstermiştim. Sadece yaşamak istiyorum, demiştim, yaşayamadığımı söylediğim o karanlık zamanlardan sonra. Fakat yaşamak demenin yalnızlık olduğunu henüz öğrenmemiştim.
Yalnız Doğulur, Yalnız Olunur, Yalnız Ölünür
Şimdi öğreniyorum Sincapsızlık Gezegeninde, yalnızlıkla tanışıyorum. Dehşete düştüğüm kadar da keyif alıyorum bundan, yalnızlığımdan. Oldum olası fiziki yalnızlığı sevmiş, her fırsatta kendimle baş başa kalmanın yollarını denemiştim. Romantik ilişkilerimde, ergenliğin başından şu yaşıma kadar ‘yalnız uyanmak’ istemiş, fakat nedense bu isteğimde direnç gösterememiştim. Sincap’tan beridir, on seneden fazladır yalnız yaşıyorum. Gelenler oluyor zaman zaman, gidiyorlar mutlaka. Geriye hep Sincap kalıyor-du. Sincapsız şimdi, gerçekten yalnız yaşamaya başladım, diğerleriyle elbet (uzun yıllarımız olsun, amin). Yalnızlığın korkulacak bir şey olmadığını, sahiden de tek hakikat olduğunu keşfediyorum. Yıllardır neden uzun ilişkiler kuramadığımı, kendimle geçirdiğim vakitten aldığım keyfi neden dışarıda bulamadığımı, misafir sevsem de evimde genellikle yalnız kalmaya çabaladığımı düşününce, buna şaşırmıyorum.
2017’de, majör depresyonun karanlık dehlizlerinde gezerken girdiğim insan diyeti ve inziva alışkanlığı, seneler içinde serpildi, gelişti. İnsanı daha az diyemem ama doğayı daha fazla, severken ‘insansız daha rahat eder’ oldum. Bukowski denilen ayyaş moruğun insanlardan nefret etmediği halde “sadece etrafımda olmadıklarında daha iyi hissediyorum.” demesini anlamaya başladım. Sosyal anksiyetemin kendini neden daha sık gösterdiğini de. Ve zaten senelerdir, bin senelerdir, yalnız olduğumu ve yalnız öleceğimi de.
Aralık Dosya: Yalnızlık Gönül Boyu
Tokat üzerine tokatla serseme çeviren 2023’ü yalnız kapatıyoruz madem, aralık ayı dosya konusu da yalnızlık oldu. Şarkılardan şiirlerden geçip içimize işleyen yalnızlığı, tercih ve tecrit arasındaki farkı, yalnızlığın felsefesini ve üstümüze vazife gibi psikolojisini arayacağız. Belki de sonunda kendi yalnızlığımızı bulacağız. Yalnızlığın kıymetini bilip, sarılacağız elbette ona, kendimize yani, en yalnız anımızda, aynaya bakacağız.
Ne de olsa hep yalnızlık var sonunda, yalnızlık ömür boyu.
Dosya Hakkında:
İlham: Yalnızlık Gönül Boyu
Şarkılardan şiirlerden geçip içimize işleyen yalnızlığı, tercih ve tecrit arasındaki farkı, yalnızlığın felsefesini ve üstümüze vazife gibi psikolojisini arıyoruz.
İyi okumalar
Katkı sunmak veyahut soru sormak için:
ecemengine@gmail.com
Basılı yayıncılığın derinlemesine inceleme kültürü şimdi simülasyonda, DOSYA‘da.
Her satır bir keşif, her başlık yeni bir hikayenin kapısını aralıyor, soruyoruz. İlham veren fikirlerin ve radara takılan teknolojilerin izinde, arıyor, tarıyor, cevapları DOSYA’ya ekliyoruz.
Henüz sessiz ama her an gürültü yapmaya hazır!
Sen de hazırsan, DOSYA‘yı açıyoruz.
Sen!
Yolculuğa hazır mısın? Yeni hikayeler için:
