Ben bir gözlemciyim. Hem de uluslararası bir gözlemci. Bulut geçti.

Böyle başlıyor Dört Köşeli Üçgen Beyoğlu Sineması’nın tanıdık sahnesinde. Mehmet Güreli birkaç sıra önümüzde oturuyor. Siyah beyaz akıyor sonra birbiri ardına sakin görüntüler. Dört Köşeli Üçgen zamansız ve mekansız bir film. Göz yormayan estetik planları ve sakin ışıklarıyla, bir gözlemcinin gözünden gördüklerini gösteriyor izleyiciye. Bana böyle bir cümle kurdurtan sevgili film ekibine kucak dolusu sevgi ile.
Bir Vasiyete Yanıt
2017’de gösterime giren filmin uyarlandığı kitap Dört Köşeli Üçgen Salah Birsel‘in tek romanı. Aynı zamanda Türk edebiyatındaki ilk felsefi roman olma özelliğini taşıyor. Arkasından gelen Tutunamayanlar’a -ve nicesine- ilham olan ilk karakter tutunamayan bir gözlemci kahramanımız. Okunacaklar listemde demlenen kitap da ‘ben bir gözlemciyim’ şeklinde başlıyor.
Filmi çekmek Mehmet Güreli’ye yazarı Salah Birsel tarafından bir nevi vasiyet edilmiş. Güreli henüz daha çocukken kitabı yazan Birsel, ileride romanın sinemaya uyarlamasını istemiş Güreli’den. Filmden sonraki söyleşide mikrofonu eline alır almaz Mehmet Güreli’den öğreniyoruz bu şahane detayı. Salah Birsel’deki vizyona hayran olmamak elde değil. Bulut geçti.

Dört Köşeli Üçgen adı gibi hiciv dolu bir yapıt. Bir tutunamayan gözlemcinin hikayesi; adını film boyunca öğrenmiyoruz. Gözlemci dördüncü duvarı yıkıp kameraya ve seyirciye bakarak konuşmayı seviyor. Güreli’nin bu tercihi gözlemci karakterinin personasıyla da birebir uyuşuyor. Genel akışta siyah beyaz olan görüntü yalnızca tek bir anda renkliye dönüyor. Gözlemcinin isimsizliği gibi, bu detay da epey hoşuma gidiyor. Hikaye gözlemek, izlenmek ve izlenmemek üzerine -tanıdık- sorular soruyor.
Gözlemlenme hakkı veya görünmezlik hakkı üzerine düşünmemiz için de elinden geleni yapan hadiseler izliyoruz ekranda. Ara ara yüzde acı bir tebessüm bırakan tatsız olaylar silsilesiyle film kapanıyor. Dört Köşeli Üçgen fiminin gerçekle uyumsuz İstanbul’undan Beyoğlu’nda mağaramıza, şimdiye dönüyoruz. Güreli alkışların ardından ”Pek gülünmedi ama kimse de çıkmadı. Bedava diye herhalde” diyerek beyaz perdedeki hicvi sürdürüyor.
Söyleşilerdeki Mikrofon Terörü
Edebiyattan sinemaya uyarlanan filmler gösteriliyor şubat ayında Beyoğlu Sineması’nda. İroniye bak ki Beyoğlu Sineması’nı yaşatmak için verdikleri çabanın hep yetersiz kaldığından bahsediyor Güreli. Görkem’le cebimizden para verdik en son diyor, yine de yetmedi. İBB’ye teşekkürler ediliyor, eyvallah Ekrem Başkan. Güreli dürüst davranıyor sonra; filmin keyfine en çok bu gösterimde vardığını söylüyor. Aradan beş yıl geçtikten sonra bazı şeyleri yeni anlamaya başladım. Hiç şaşırtıcı gelmiyor kulağa, zamanın görünmezi gösterir kıldığı bilinen bir gerçek nasılsa. Dört Köşeli Üçgen filminin senaryosunu beraber yazdığı Görkem Yeltan moderatörlüğünde konuyu dağıtmama çabasıyla geçen bir sohbet başlıyor.
Söyleşilerde gözlemlediğim -evet gözlemci gibi- ve beni oldukça rahatsız eden bir durum var. Sorusu olan cümlesiyle el kaldırıp eline mikrofon alan izleyici, soru sorana kadar dakikalarca görüş bildiriyor. Şöyle bir genel değerlendirme de değil, detaylandırarak, uzata uzata. Sonra soracaksa sorusu, bu bitmez değerlendirmenin sonuna iliştiriliyor. Fikirlerini paylaşmaya bu kadar hevesliysen yeni medya araçlarını kullanabilirsin -şu an benim yaptığım gibi- demek istiyorum. Tabi denmiyor. Dinliyoruz. Filmin ikincisini çekmenizi isterdim gibi, filmden hiçbir şey anlamadığı halde keyif almanın mutluluğunu yaşayan izleyiciyi dinliyoruz. Uzun uzun diğerlerini de. Benim de Dört Köşeli Üçgen filmiyle ilgili merak ettiğim bir konu var.
Uyuyan Gözlemci Tutunamayan
Dört Köşeli Üçgen, birçok açıdan Perec’in Uyuyan Adam‘ını anımsatıyor bana. Gözlemcinin odasında uyanır uyanmaz yaktığı sigaralar, duvardaki posterin duruşu, ayna detayı… Uyuyan Adam’dan esinlendiniz mi diye soruyorum, tüm ekibin eline sağlık dedikten hemen sonra. -çünkü kimsenin değerli vaktini narsistik bir hadsizlikle çalmak istemiyorum.- Georges Perec dimi diyor Mehmet Bey, ‘şimdi siz söyleyince aklıma geldi. Müthiş bir filmdir o da’. Hayır etkilenmemiş, bir başka soruya geçiliyor böylece. Geçen ay kitabını okuduğunu, aynı gözünde canlandırdığı gibi filmi izlediğini anlatmaya başlıyor mikrofonun yeni sahibi. Yönetmene ayıp olmasın diye görünmemeye çalışarak sessizce salondan çıkıyoruz biz de. Bulut geçti gözyaşları kaldı çimendee, diye başlıyorum artık ben de.

Dört Köşeli Üçgen kitabının yayınlanma tarihi 1961. Yani Birsel Georges Perec’in 1967 yılında yayınlanan Uyuyan Adam kitabından etkilenmiş olamaz. Hatta belki de Perec çekmiştir kolektif hafızadan Birsel’in gözlemcisini. -bilemeyiz- Birsel’den on yıl kadar sonra -1972’de- Oğuz Atay’ın gözlemcileri –tutunamayanlar adıyla- çıkıyor sahneye. 1960’lar, Lacan‘ın yılları, psikanaliz çoşuyor. Felsefenin doğurgan olduğu seneler üstelik. Teknoloji ile şekillen yeni görme biçimleri, düşünme pratiklerini de değiştiriyor. Birsel de Perec de elbette beslenmiştir bu ortamdan.
İnsanlığa yepyeni bir bakış açısı kazandıran fotoğraf altın çağını yaşıyor ne de olsa. Fotoğraf birçok anlamda insanlığı kökünden değiştiren şu şeytan icadı. İnsanın kendi yansımasını ayna dışında bir yüzeyde görmesiyle tüm işler değişiyor. Felsefede, edebiyatta, sinemada. Fotoğraf yalnızca yüzeyde gümüş bir yansıma mı? Bir anın sonsuza hapsedilmesi demek, zaman makinesi demek, belge demek, gören demek, görmek demek. Gözlemci için, kanıt demek.

Aynadan İçeri
İnsan ‘öz ben‘iyle Lacan’ın ayna evresi diye adlandırdığı dönemde karşılaşıyor. Bebeğin aynada gördüğü ben ile öteki arasındaki ayrımı ilk fark ettiği zamanlar, altıncı aydan sonra başlıyor. Kendi benliğimizi ötekinden ayırdığımız andan itibaren tek yaptığımız şey gözlemlemek. Öz benin dışında kalan tüm dünyayı ben penceresinden izlemek. Hepimiz birer gözlemciyiz. Fakat bazılarımız tutunamayan gözlemci. İşte Dört Köşeli Üçgen tutunamayan bir gözlemcinin hikayesine ayna tutuyor. Evet, kelime oyunu olsun diye.
Film MUBI’de var. İzlemek isteyenlere, puanım 7/10, tavsiye.
kendime not:
Ben de bir gözlemciyim. Kendimi bildim bileli, insanları, hayvanları, bulutları, eşyaları ve tüm şeyleri izliyor ve gözlüyorum. Gözlemcinin dediği gibi, kendi gözlemlerimden çıkarım yapma yanılgısına düştüğüm zamanlar oluyor. Büyük hüsran. Sıklıkla ayırdına varıyorum. Nafile. Gözlemenin ve sonuca varmanın tuzağına kolaylıkla düşülebildiği bir dönemden geçiyoruz çünkü. İnsanın insanı gözlediği, insanın gözlenmek istediği bu çağ. Panoptikon cezaevini sosyal medya adıyla yeniden inşa ediyoruz. İzlemek istediğimizden daha çok izlenmek istediğimiz, merkezinde aynadan fırlayan benliğimizin olduğu bu dünya bizi delirtiyor. Beni en azından, deliriyorum. Ben bu gördüklerimle ne yapacağım, dediğim şeylere maruz kalmamak için sınırlı görsel tüketmeye çalışıyorum. Mümkün mü? Sokaklara çıkıyorum sonra; kuşları izliyorum, kumrular elektrik kablolarında, balkonlarda ucuz deterjan kokan çamaşırlar, söz verilip de tutulmamış buluşmalar görüyorum, yokluk görüyorum başka yerde var olduğunu bildiğim, eskiler izliyorum, yenilere bulaşıyorum. Ben bir gözlemciyim. Uluslarası bir gözlemci.
Bulut geçti.
Panoptikon çağı üzerine yazacağım. Yakında.
Tesadüfler: filmin kapanış sahnesi Kartal Yuvası öykümün son sahnesinde hayal ettiğim mekanı izletti bana. Hem de yazarken duyduğum aynı seslerle. Bu da böyle bir anı.
SON YAZILAR
- insanım, insan olmaya geldim
- Post-modern Inanna ve Bedenin Yaradan İnşası *
- Gülçin Aksoy & Duvardaki Halı’nın Üstünde Kalanlar
- Daso Meine İçin Yazıyorum, Okursun
- Yengeç Kurdu Dolunayında Babannemle Buluşma
Sen!
Yolculuğa hazır mısın? Yeni hikayeler için:
