Don, Kaç ya da Savaş!

Don, kaç ya da savaş. Yüz milyonlarca yıldır biriktirdiğimiz ata genlerimizin mirası.  Bedenimizin hayati tehlike karşısında hızlı karar alıp reaksiyon göstermesini sağlayan bir “savunma çağlayanı”. “insan da dâhil bütün hayvan türlerinin, stres veya ölüm korkusu gibi var oluşu tehdit edebilecek tehlikeli bir durumla karşılaştığında verdiği otomatik bir fizyolojik ve psikolojik savunma tepkisidir.” şeklinde tanımlanıyor Evrim Ağacı’nda. Tehlikeyi görüyor, anlıyor, kaçıyor, savaşıyor veya donakalıyoruz. Bazı Hollywood yapımı aksiyon filmlerinde ise üçünü birden yapıyoruz. Hayatta kalma reflekslerimiz ilk adaptif mutosyonlarımızdan itibaren bizi avcıdan, aslandan, okçudan, atom bombasından ve politikacılardan koruyor. Yaşıyoruz. Eğer doğru anda doğru tepkileri verebilirsek.

Rüyamda bir çita sürüsünden kaçıyordum. Çok sene geçti üzerinden, hala hatırlayabildiğime şaşırıyorum. Dünyanın en hızlı hayvanından insanın sınırlı adımlarıyla çaresizce koşarken, düşündüğüm tek kelime “durma” idi. Durursam av olacağım, avcı bir ailenin akşam yemeği olacağım. Hiçbir canlı hiç kimsenin ara öğünü olmak istemez. İnsan, hiç istemez. Ormanın ortasında bir kent dekoru gibi yollar aşıp futbol sahası gibi duran tellerle çevrili bir alandan dar bir koridora girdim. İçeriye hiç ışık sızmıyor, adımlarım karanlığın koynuna atılan çocuk yumrukları gibi sessiz yeryüzünden siliniyordu. Hislerim yolun sonuna geldiğimi, birazdan bir duvar, bir ağaç, bir dağ, bir engel çıkıp beni durduracağını söylüyordu. Ya kendini gerçekleştiren kehanet eseri ya da altıncı hissin tanımsız kuvveti, bilinmez, düşündüğüm gibi oldu. Çapraz tellerin göğe uzandığı, atlamamı imkansız kılan bir set koşuşumu durdurdu. Çita sürüsünün ayak sesleri enseme tokat gibi çarpıyordu. Bir tanesinin hemen ardımdan benden bir saniyelik uzakta fakat tam şu anda beni yakaladığını biliyordum. Gerçeklikle kopan bağlarım gerçeküstünün güvenli sığınağına gönderdi aklımı, metafizik açtı kollarını. Ben vejeteryanım diye düşünüyordum, beni yemesen de olur. Ben sizi yemiyorum. Sanki çitanın umurundaydı. Sanki çita benim et yiyip yememe kararımı merak ediyordu. Sanki bunun ayrımına varacak bilinci olsa, türümün türünü katleden tarihinin intikamını benden almak için beni yemeyecekti. Arkadaş olabiliriz, birkaç salisede aklımı meşgul eden cümleler, lütfen (çaresizlik), ben seni yemiyorum (rüşvet), allahım yardım et (otoriteye sığınma). Tüm bunlar rüya zamanında birkaç saniyede gerçekleşti, fakat yüzyıllardır yaşanıyor gibi yorgun düşmüş, çoktan tellere dönük yüzümü çitanın bulunduğu tarafa çevirmiştim. Artık kaçamayacağım o ana gelmiştim üstelik, çitanın nefesini yüzümde hissediyordum. Burnunun ileri geri hareket eden soluk verişleriyle beni kokladığını duyumsuyordum. Korkunun ecele faydası yok dedim, artık öleceğimden emin sadece merak içindeydim. Gözümü açtım, bir çitanın yüzünü hiç bu kadar yakından görmemiştim. Çok güzel, dedim. Çok güzelsin. Uyandım. Av olmadım. Hayatta kalma refleksim önce beni koşturdu, sonra donakalmamı sağladı ve yaşamak için savaştı; beni rüyadan uyandırdı.

Atalarımın hatıralarından bir kesit hafızamın gizli odalarında kafasını uzatmış da uykuma musallat olmuş gibi, senelerce beni avlayan çitanın yüzünü rüyalarımda aradım. Hala bulamadım. Bir gün karşılacağım. 

Hepimiz, her insan, tehlike anında benzer tepkiler veriyoruz. Bazılarımız sürüden ayrılıp yeni reaksiyonlar da buluyor; deprem sırasında yaralı çocukları hastaneden çıkarmaya çalışan hemşire, üzerine kapaklanarak bebeğinin hayatını kurtaran anne, kaçmak yerine insanına sarılan köpekler, kediler ve kuşlar. Bazılarımız memeli özelliklerinin bir tık önünden ilerliyor. Hayretle, izliyoruz. 

Aynıyız. Her birimiz biricik fakat aynı türden hayvanlarız. Tehlike anında ya donakalıyoruz, ya kaçıyoruz, ya savaşıyoruz; veyahut birkaçını, gerekirse hepsini aynı anda yapıp hayatta kalıyoruz. Önceliğimiz bu; hayatta kalmak. Her hayvanın birincil motivasyonu, yaşamını sürdürmektir. “Hipotalamus, hayatta kalma ile ilgili temel güdülerimizin regülasyonundan sorumludur. Bu güdüler arasında 4 S de bulunur: savaşmak, sıvışmak, semirmek ve… sikişmek.” (bkz: “4 F: fighting, fleeing, feeding, and ‘fucking’) ” 

Beklenen Büyük Marmara Depremi karşısında da ya donakalacak, ya kaçacak ya da savaşacağız. Tıpkı Büyük Güneydoğu Depremi’nde olduğu gibi. Eğer aynı reflekslerle benzer adımları atarsak, göz göre göre, bile isteye, sonu başından belli bir travmanın özneleri olacağız. Eğer çaresizliğin eli kolu bağlayıp karanlık çukurlarda umutsuz kabuslar doğuran hareketsizliği, üzerimizdeki ölü toprağına karışırsa, yok olacağız. Görüyor, biliyor ve korkuyorum. Her birimiz gibi, hayatta kalan, geriye kalan. Binlerce acının, korkunç yalnızlığın, enkaz altında kaybolan sonsuz ihtimaldeki yarınların ardından yaşama sorumluluğu yüklenmiş her insan, biz; yaşayacağız. Yaşamanın ağır geldiği, yaşamak istemediğimiz, yaşamaktan utandığımız her an biraz daha yaşamanın gerçekliğini hatırlayacağız. Kimimiz donakalacak sonsuz bir uykunun karabasanında, kimisi delirecek, kimimiz intihar edecek belki, kimimiz ölecek. Toplumsal bir travmanın ardından, hakkıyla yas tutamamanın acısı, adalet arayıp bulamamanın kaygısı, yoksulluk ve kimsesizlikle beraber, kaybolacağız. Eğer bugün, hemen şu an tehlike karşısında doğru reaksiyon göstermezsek, geride kalıp mahvolacağız. Her canlı, her hayvan, her hayatta kalan gibi ben de, hayatta kalma içgüdülerimle hareket ediyorum ve korkuyorum. Korkum bana kaç ya da savaş, diyor. Hangisini seçeceğimi çok iyi biliyorum.

Stres altında, baskı unsurlarının yönsüz saldırısına direnerek, çoğumuz uzaklığın işe yaramazlığı yanılgısına da düşerek, geride kalmanın hakkını vermeye, yardım etmeye çalışıyoruz. Bir yudum su yangına, bir lokma tuzsuz taştan çorbaya. Elimizi nereye atalım, ayaklarımız kime koşsun, nefesimiz kime derman olsun, bilemiyoruz, enkazın başında donakalıyoruz. Sorumsuzlukların, ihmallerin, denetimsizliklerin, kanun tanımazlıkların, aymazlıkların, yalanların, dolandırcılıkların, yağmanın, tek bırakılmanın, insanlık dışı tüm uygulamaların karşısında; öfkeleniyor, duygularımızı ilgililere ulaştıramıyor, zaten bağırıp çağırsak da kimse duymuyor, hep nasıl aynı oluyor, diyip kendi içimize çöküyoruz. Gel de yemek ye şimdi, bir gram uyku gelsin kabussuz. Utanmadan yükselt kombinin derecesini hadi, yemek tuzsuz olmuş diye söylen. İnsan olmanın korkunç getirilerinden empatik acının yükü altında, ezildikçe eziliyoruz. Siyaset yapmayın diyenler, gün bugün değil bırakın da acımızı yaşayalımcılar, devlet eliyle yalan söyleyen kurumlar, doğa intikamını alırcılar, onlar da orada yaşamasaymışçılar sanki el ele veriyor, gelip kafamıza balyoz gibi migren indiriyor. Kaç ya da savaş. Don ya da. Bekle. 

Depremin ilk saatlerinde; yani kritik kararların hayati sonuçlara neden olacağı, tüm kriz yönetimlerince bilinen o dakikalarda, yetkililer arama kurtarma ekiplerine ‘uyuyun’ komutunu veriyor. Zaten uyumasalar da ekipman üçüncü gün geliyor. Bürokratik yazı ve imza beklemekten, hazırsızlıktan, iş bilmezlikten, işin başına işin ehli adamlar getirmemekten, tatbikat yapmamaktan, değerlendirme raporlarını okumamaktan ve şok altında ani karar alma yetkinliğine sahip olmayanların sahaya bırakılmasından dolayı, kaynaklı, bu yüzden, gerekçeyle ve neden; binlerce insan ölüyor. Çoğunun ölüsü bile ailesine teslim edilemeden, kepçeyle kaldırılıp dağa taşa hafriyat diye dökülüyor. Soğuk kar kıyamet demeden, enkazında başında bekleyip , cenazemiz var ne yapıyorsunuz diye yalvarsa da kalanlar, bu sefer de salgın hastalık kabusu endişe veriyor. İnsanlık en zor kararlarını, en sert koşullar altında alıyor; kaç ya da savaş. Bugün donma!

İnsan milyonlarca yılın ardından, çitadan kaçıp, mamutu katledip, altınlar arayıp, gökdelenler diken insan, bugün yaşayan; ataları gibi, özünde aynı içgüdüyle ‘don, kaç ya da savaş’ arasından ani seçimler yapıyor. Yapıyoruz. Bugün binlerce öldük, her an milyonlarca ölebileceğimizi biliyoruz. Ya savaşacak ya savaşacağız, kaçsak da donsak da, savaşarak hayatta kalacağız. Biliyoruz. 

Bir Cevap Yazın

Ecem Engin sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin

Ecem Engin sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin